Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘LÂ’ Category

LÂ…

Türkiye’nin en büyük firmalarından birisinde çalışırken, bazen, İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan ve kendi çalıştığım yer olan Arge bölümünden, öteki yakadaki Genel Müdürlük binasına gitmek zorunda kalırdım. Kıyafet ve zaman kullanımı açısından nispeten esnek olan Arge bölümüne karşılık, orada takım elbise ve kravat ile bulunma zorunluluğu vardı. Bu durum bende kutuplardaki penguenler gibiymişiz hissi uyandırırdı. Bu yerde, hatasıyla sevabıyla, bütün sıcaklığıyla aradığım “insan” yoktu ve ortalık buz gibi sahtelik kokardı ve ortalıkta görünenlerin hepsi birbirine tıpa tıp benzerdi. Bir sürü erkek ve kadının hepsi de aynı şekilde ‘biz farklıyız’ havasında olan ama birbirinin tıpa tıp aynısı olan insanlar gibi gelirdi bana.

Çoğulculuk ve çeşitlilik iddialarının tersine Batı düşüncesi aslında tam da böyle bir ortam yaratıyor bence. Özellikle modernite, farklılığı önemsermiş gibi görünürken, bütün farklılıkları aynılık içinde eriten bir despotizme zemin hazırlar. Şirketler birbirlerinin tıpa tıp aynısı insanları makbul görürler. Okullarda bir prototip yetiştirilmek istenir. Toplumun her alanı sadece bir tip insanın – modern lâik insanın – tüm imkânlarıyla görünür olma hakkına sahip olduğu yerler haline gelmiştir.

Bu durumun bir rastlantı  değil, Batı düşüncesinin zorunlu bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Heidegger’in söylediği gibi, Batı düşüncesi “hakiki düşünceye” yetenekli bir düşünce değil. Bu düşünce, aklı düşüncenin tek imkânı olarak gördüğü için, aklın, sınırlayıcı, indirgeyici, dualiteler ve dikatomiler yaratıcı yanlışlarını görmekten aciz bir durum yaratıyor. Yani aklın, düşüncenin en azılı düşmanlarından olduğunu göremiyor. Yarattığı dikatomilerden birisini, diğerini indirgemek ve tanımlamak için bir iktidar aracı olarak kullanıyor.

Peki, İslam Tasavvufu bu aşamada bize ne tür bir imkân sağlar? Batı düşüncesinin, yatağında akmakta olan suyu, yatağından çıkarması sonucu, düşüncenin ve hayatın her alanını bozunuma uğrattığını görebiliriz. Bu yıkım, bir taraftan doğayı, diğer taraftan insanı yok etti. Bu durumun görünür hale gelmesi Batı düşüncesi içinde, özellikle Nietzsche sonrası dönemde ve 20.yy felsefeleri içinde büyük bir karşı çıkışa da zemin hazırladı. Bu karşı çıkışların ana amacı suyu yatağına döndürmek olarak görülebilir: Tefekkürü ve bu tefekkürün varlıkla ilişkisini unutmuş Batı düşüncesine unuttuklarını yeniden hatırlatmak!

Nietzsche, İkbal’in çok önemli tespitlerinde önümüze serdiği gibi, suyu yatağına döndürmek için ilk esaslı  karşı çıkışı ortaya koyandır. “Tanrı öldü” tespiti, felsefenin ve kilisenin tanrısının öldüğünün bir haberi olarak kocaman bir haykırışla “Lâ” demektir aslında. Bu karşı çıkışın büyüklüğünün altında bir gelenek ve esaslı bir tutunacak dal bulamayan Nietzsche “Lâ”nın arkasını getiremedi maalesef; ancak kendisinden sonraki Batılı düşünürlere suyun akması gereken mecrayı göstermiş oldu en azından!

“Lâ” bir kesiş, bir yok ediş demekti; asıl olana yol açmak için hayati önem taşıyan bir yok ediş! Husserl, Batı düşüncesi içinde “Lâ”dan sonrasını anlayabilmek yolunda büyük çaba gösterdi. “Epoche” kavramı, aslında “Lâ”nın sonrasını getirme çabasından başka bir şey değildir. Duygularımızla algıladığımız nesnelerin ötesinde bulunana ulaşmak çabası olarak “epoche”, olgular dünyasını paranteze almak demekti aslında. Elbette bu olgular dünyasını yok saymak demek değildi. Husserl’in amacı parantez dışında kalan bir varlık alanına ulaşmaktı. Kendi deyimiyle “psişik ben” den temelde ayrı olan “absolut ben”e ulaşmaktı amacı. Yani “biz kendisini bilelim bilmeyelim, kendisi olmadan hiçbir şeyin olamayacağı sarsılmaz, vazgeçilmez kendinde varlık” artık felsefenin ana amacı olmalıydı. Bir yöntem olarak epoche ve “reduction” suyu yatağına geri döndürmek isteyen bir filozofun çabaları olmanın çok ötesinde bir işaretin de görünür hale gelmesidir: Suyu yatağında tutmayı becermiş bir hikmet ve tefekkürün!

Mevlânâ’nın  (ve aslında bütün mutasavvıfların) kitaplarından çıkarılabilecek olan yöntem – seyr u sülûk – insanın, “sûret ya da mevhûm benlik”ten sıyrılıp “mânâ ya da ezelî benliğe” ulaşması amacını güder. Tefekkürün de, seyr u sülûk’un da amacı perdelerden sıyrılıp ezelî benliğe ulaşmaktır. Heidegger’in felsefi bir düşünmeye “tefekküre dayalı” düşünmenin yolunu açmak için uğraşması ve bunun ancak unutulmuş olanın geri kazanılması ile mümkün olabileceğini söylemesi, unutulmuş olanın ne olduğunu ve bunun nasıl geri kazanılabileceğini düşündürmelidir bizlere. Unutulmuş olan “Varlık”tır ve hatırlamaya, Nietzsche’nin “Lâ”sı ile başlayan Batı düşüncesi, “epoche” ile ve Heidegger’in “özlü düşünme” dediği tefekkür ile “Lâ”nın gerisini getirmek için kendi düşünce geleneğiyle kesin bir kopuş yaşayarak, hikmet ile bağ kurmaya başlamıştır. Derrida’nın “Dekonstrüksiyon: Muhtemelen Müslümanlar, bana, bunu 1000 yıldır bildiklerini söyleyeceklerdir” dediği şey de bu hikmettir aslında.

Batı  düşüncesinin, uzun bir amnezi halinden uyanmak üzereyken yaslandığı felsefi tefekkürün, çok daha orijinal ve derin bir şeklinin, arada bir içine pis sular karışsa da gürül gürül kendi yatağında akan İslam tefekkürü ile onun irfan ve ihsan boyutlarını tanımlayan Tasavvuf olduğunu söylersek abartmış olmayız sanıyorum. Zira İslam tefekkürü “Lâ”nın geri kalanı ile bağını, hiçbir zaman Batı düşüncesinde olduğu gibi kopartmadı. “Ölmeden önce ölmenin” hikmetini kavrayan ve bu hikmetin “Lâ”nın gerisini getirmek için elzem olduğunu bilen bir gelenektir işte bu tefekkür geleneği.

“Tanrı  öldü” sözü bu anlamda felsefi bir tanrının ölümünü bildirir ve suyu yatağına çekmek için bir ilk çaba mahiyetini kazanırken, “Lâ”nın gerisini getirmek için de bir giriş anlamını taşır. Tevhîdî bu tefekkür, hayata dikatomiler üzerinden bakmayı reddeder. Kötünün arızî, iyinin ezelî olduğunu bilir. Kötü insan olmadığını ama kötü amel olduğunu bildiği için, insana yönelik umudunu hep taze tutar. “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim” hadis-i kudsi’sinin işaret ettiği şekilde âlemin, öyle new age tarikatlerin sadece lafızlarda kalan anlayışlarında olduğu gibi değil, hakîkî ve “yukardan aşağıya bir rahmet olarak” gelen bir sevgi ile (Vedûd olan Hakk) ayakta durduğunu bilir. Rahmeti gazabını geçmiş Allah’ın “ahlakıyla ahlaklanmak” ne demektir bunu tefekkür eder. Kısacası “Lâ”nın gerisini getirir ve “Lâ ilâhe illallah” cümlesinin derin anlamını her daim yeniden yaşar.

Benim anladığım  İslamî tefekkür ve Tasavvuf, son tahlilde suyun yatağında tertemiz akması demektir. Suyu, yatağından uzaklaştırdığı için dünyayı ve insanı yok etmeye başlamış olan düşüncelere bundan daha iyi, bundan daha özgün ve bundan daha köklü bir panzehir olabilir mi?

http://www.derindusunce.org/

çok da güzel bir yorum yapılmış altına, kamil insan olmak için binlerce yol vardır, batılı diye çizdiğimiz bir genel prototip var, bu birey bilimsel söylemi her türlü söylemin üstünde görür, ama Victor Hügonun Jan Valjanı  da bize bu olgun insan tiplemesini çizer mesela.

sanırım bilimin ne olduğu kadar ne olmadığını da, aklın kapsadığı alan kadar sınırlarını da idrak etmeliyiz,,,

Reklamlar

Read Full Post »