Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mart 2011

fEELOZOF,,,

 

——————-                                 photo by başak,,,

Read Full Post »

İnsan dürtülen bir varlık. Nerelerinden? Bedeninden öncelikle, somatik dürtü, bedenimizden gelen, türümüzün tüm bireylerine özgü harekete geçirici, kımıldatıcı güdü. Thumotik dürtü, duygularımızdan kaynaklanıyor. Neotik dürtü düşüncelerimizden. Oikotik dürtü ise çevremizdenden geliyor. Dürtüler sağanağı altında yaşıyoruz.

Dürtülere, kımıldatıcılar da diyebiliriz; harekete geçiriyor bizi. Batı dillerinde, Instinkt ya da Instinct, Trieb, Drive, bu hareket ettirici özelliği gösteriyor. Almancada Trieb’den üretilen Getriebe, harekete, canlılığa dikkatimizi çekiyor. Yaşamın çekirdeğinde devingenlik (dinamizm) var, dürtülerle kıpırdayan bir canlılık yaşanıyor.

Dürtü, bir canlılığa, tazeliğe, yenilenmeye işaret ediyor. Yenilenmenin olduğu yerde elbette Nietzsche var. Dürtü, genellikle, genellikle, somatik boyutuyla sınırlı görüldüğü için, kör dürtü olarak anlaşılır. Doğadan gelen, kendimizin katkıda bulunamadığı, bizi tutsak alan, sürükleyen güç. Akıl ise, egemen olduğumuz, bilinçli olarak yaşadığımız gücümüzdür. Akıl ışık, aydınlık, dürtüler ise kördür. Dürtülerin eline düşmüş insan sürüklenir durur. (Alamancada Treibeis: yüzen buz, Treibmine, serseri mayın!) Akıl, dürtüleri düzene sokar, dengeler, yerli yerine yerleştirir. Platon’dan beri Akıl Egemen bakışı kabaca böyle özetleyebiliriz.

Aklın aydınlatıcı yorumunu başaran insan, aklın ışığını yeterince taşıyamadı. Nietzsche’nin akla olan isyanı, daha doğrusu, insan, akıl anlayışını, yaşamın devingenliğine yakışır biçimde yorumlayamamış, akıl, karşıtı olan bir kavrama, dürtülerin karanlığına sürüklenmiştir. Hegel’de tarih olmuş, tahrip edici ideolojilerin sömürdüğü, dürtülerin maskarası durumuna düşmüştür. Kör dürtüleriyle gücü ele geçirmek, kendi dünya görüşlerini haklı kılmak isteyenler, bilimi, onunla birlikte, akla uygunluğu (rationality) kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmişlerdir. Postmodernist çıkış, akıl yorumlarının foyasını meydana çıkardı.

Akıl, bir Referenz olarak, yorumlanan olarak anlamını yitirmedi. Yorumları çoğaldı, zaman zaman karma karışık bir görünüm gösterdi. (Tıpkı, tarihte Venüs gezegenine, “sabah yıldızı”, “akşam yıldızı” gibi iki ayrı mana (sense) verilişi gibi! Aklın yorumları (senses) aklı ortadan kaldırmadı, aklın ortadan kaldırılması ancak akılla gerçekleştirilebilir. Bu yorumuyla kendi başına akıl, orada; olup biteni seyrediyor olsa gerek.

Nietzsche’nin feryadı, kendi yorumunu, tek doğru akıl yorumu sanan; yorum olduğunu “sanmak” bir yana, gerçeğin olup bitenin kendisi olarak gören anlayışa karşıydı. Nihilismus, bu açıdan gerekliydi: Egemen anlayışları kökünden sarsıp, yaşayana, canlılığa, devinene, dürtülerle can bulana geri dönmek. Dürtünün, Almancadaki “yetiştirme” çağrışımına dikkat edilsin: Büyüme, güçlenme, can bulma dürtüyle gerçekleşiyor. Dürtülere açık olmalı insan, yaşama açık olmalı: Yaşama giden yollara kavramlarla, yıpranmış bakış açılarıyla, inanç düzenleriyle, kendini yaşamın canlılığından koparmış, şen olmayan bilim yorumlarıyla engeller konmuş, duvarlar örülmüştür. Tek bir dürtü insanı ele geçirmiş, diğer dürtüleri ortadan kaldırmıştır. Bu dürtüler diktatörlüğüne karşı savaş başlatıp, dürtüler anarşisi yaratarak, diktatörlüğü yıkmalıdır.

Nietzsche’nin dürtüsünün türkçedeki uygun karşılığı içgüdüdür. Güdü’yü “motif”in karşılığı olarak alırsak, latincedeki movere, hareket ettirmek, kımıldatmak fiilinden “dürtü”deki hareketi yakalayabiliriz. Güdü, harekete geçirmenin yanında teşvik etmek, yönlendirmek anlamlarını da içerir. Yönlendirmek içten gelir, bundan dolayı içgüdüdür, Nietzsche’nin anlatmak istediği türkçede. Dışarıdan buyurulan, dayatılan değildir. Bir kendiliğindenlikdir. İçimizden geldiği gibi olandır. Bize özgüdür. İçgüdü, somatik, bedensel kaynaktan gelebildiği gibi, yazımın başında andığım diğer üç alandanda harekete geçebilir. “Dürtmez” yalnızca, “sevk eder”, yönlendirir, içtendir. İki anlamıyla da: İçimizde olan, bizim olan, içselleştirdiğimiz, özümsediğimizdir; içimize sindirdiğimizdir. Dışarıdan üzerimize yama gibi yapıştırılmış değildir. Samimidir, kendini maskelerle ortaya koymaz.

Oysa çağın bilgisi, kavramları “içtenlikten” “içten” yoksundurlar. Ezberci, papağan olmuştur insan. İçinde bilgisi yoktur; bilgi kalıplar, biçimler olarak “dışarıdan”, “kutulardan”, dayatılan eğitim düzenlerinin kör işleyişinden gelmektedir.Nietzsche’nin feryadı budur: Bilgiyi Dürtüsel Kılalım! Bilgiyi dürtüsel kılmak, bilginin benliğimizin bir parçası olması demektir. Yalnız bilgimizi değil, eylemlerimizi de dürtüsel kılabiliriz. Deha dürtüye dayanır. Mutluluk yetkin eylem, dürtüden gelendir: İçten gelen, içten olduğu gibi gelen; yalnız bedensel, duygusal, düşünsel anlamıyla içten değil, yaşamdan gelendir. İç-güdü, (eski dilde sevk-i tabii, garize, insiyak) has olandır, otantik olandır.

Nietzsche, insan sağlığına yakışan bilgi ve eylemin ardındadır. Ben böylesi bir tavırla yapılan bilgi ve aklın yapısını inceleme çabalarına sırasıyla Epistemiatri, Nousiatri, Bilgi Sağlığı, Akıl Sağlığı çalışmaları diyorum. İlk Epistemiatrist Sokrates’ti. (Belki ölürken Asklepios’a bir horoz borçlu olduğunu söylemesi, bu bilgideki sağlığa gösterdiği titizliktendi!) Çağın kokuşan bilgisi, kokuşan değerleri, bilgi ve akıl sağlığımızı bozuyordu. Üstün İnsan bu sağlığa erişmiş insandı: Dürtülerinin önü açıktı. Dürtülerinin zenginliği içinde, sanki bir dürtüler cumhuriyetiiçinde yaşıyordu. Doya doya insan olmak, dürtüler zenginliğini, içgüdüler zenginliğine dönüştürebilmek, bu zenginliği bir ahenk, dinamik uyum içinde, çelişkiler, niş çıkışlar, umutlar, umutsuzluklar, beklentiler ve düşkırıklıkları içinde yaşayabilmek demekti.

Sağlıklı bilgi, içlenmiş, içimizin olmuş, yaşamın içinde, onunla devinen, dönüşen, canlanan, eskiyen, yenilenen, çöken, doruğa çıkan: Yüreği yaşamla atan bilgidir. “Yaşam” burada gizemli bir “kavram” değil, bir gizemli kılma amacı da yok yaşamı: Düşüncenin yaşama uzak düşmesi, yabancılaşması, hastalanması önlenmek isteniyor. Dürtülerden uzak düşünce, hastadır: Kavramlar hastahanesinin karanlık odalarından, kültürün tümüne hastalık yayar: Kültür, doğadan uzaklaşır, yalancı kültür olur; sahteci kültür. İnsan, Homo Mendax’a, yalan söyleyen insana dönüşür.

Dürtülerin çoğulluğu, tek bir dürtünün insanı ele geçirip yozlaştırmasını önleyecek; yaşam, zenginliğini dürtülerin zenginliği ile sağlayacaktır; dürtüler birbiriyle savaşacak, bu savaşın uyumu, canlı, ateş gibi insanı ortaya çıkaracaktır. İnsan, içinin içinde yanan ateşte, yaşamdaki ateşte, geleceğin belirsiz alacakaranlığına dürtülerinin dansıyla yürüyecektir. (Elbette ateşi yakıp, dürtülerine dans edebilecekleri “trajik” şöleni hazırlayabilirse!)

İnsan hala bilgisini dürtüye dönüştüremedi. Teknolojiyi içselleştiremedi. Gönlü ile bilgisi arasındaki uçurumu nasıl kapatabileceğini o denli denemesine karşın, hala öğrenmiş görünmüyor.

Ahmet İnam

(Nietzsche – Kavramada Yeni Bir Yol’a ÖNSÖZ)

 

Read Full Post »

“Sözcük, çıldırtıcı özün duru şaşkınlığı… ”
Giuseppe Ungaretti

(şeytan havvanın kulağına , havvanın ademin kulağına fısıldadığını fısıldamıştı: elma! Bütün hikaye böyle başlar,,,

 

Read Full Post »

Atam…

ahhh atatürk!!! sen benim geçmişime dair yaşadığım nadir pişmanlıklardan da birisin,,,

bir arkadaşım çok hoşlandığım bir hatunu da olaya dahil ederek beni bir eve götürdü,  gözlerimiz birbirini almış satmış, evde bir kuytuya çekilicez, iş buna kalmış, evine gittiğimiz herif çatlağın teki, çıtak derlerdi, entel görünümlü dantellerden, lemanda hicvedilirdi, at kuyruklu koflar, (ben de at kuyruğu dolaştım, ama ben atları seviyorum lan) yanında bir arkadaşı var, politiğim tabi o zaman, radikalim de, herif tuttu kemalizme bir güzelleme çekti, sol jargonda ise kemalizm, karma-yapısı yüzünden yeterince sol bulunmaz, tepeden inme modernliğiyle birlikte eleştirilirdi, halbuki şöyle biraz ortadan baksan herifçi baba gibi modernist bir devrimciydi,,,

ahh! atatürk! ben sevdiceği sana laf sokuşturucam diye sattım, sevdicek de güzel bir yanıt verdi, nişanda verdiği hediyeleri geri aldı,,, ben kaçtımmm dedi, çıktı gitti, ondan daha güzel gözlü bir kız görmedim,,, şimdi amerikada ve çok tatlı bir çocukla beraber, yakışmış bee,,,

eve bir tane poster geldi atatürklü, artık ne nedir uyanmış bir tip olarak anneme, herifçi kıyak herifti dedim, özgürlük nedir yaşadım,

kuzenlerin arasında da, arkadaşların arasında da en özgür sendin, hala da sensin dedi annem,,,

ohh beee!!!

benden hiç bir beklentisi olmayan bir insanın, yansız ve yönsüz gözlemi, kişisel hikayemi genelde kıskanırlar (ahlak ve düzen dışıdır), ama roma imparatorluğu tacımı annem taktı kafama işte;

özgürüm, valla bak! keyfim de yerinde, ama bozmaya çalışıyolar, mesela babam şimdi geldi, arkadaşların emekli olacak dedi, küfürü bastı, emekli mi, kıyak emeklilik geçmişte kaldı baba, bense gelecekteyim; en kıyak emeklilik, hehehe,,,

bir sonraki aşkımda paranın da mına koyucam, anlatıyorum, anlamıyor, dünyayı dolaşmak istiyorum, ben bir şey istediğim zaman, o şeyin en iyisini istiyorum, daha fazlasını değil,,,

ebesinin amı kadar zıklandığıma göre (hey dostum bak fareye yanaş, bu sanal alemin neresine dokunsan tık sesi gelir, ama burada, (yanaş fareye korkma) duydun mu, bunu duyamıyosan buradan uza, ciddi söylüyorum, burası vasat bir ruhu zehirler)

hah, beni merak eden bi ton insan olmalı, bunu şuradan biliyorum, bir gün koluma girdim, gel lan sana bi şey göstericem dedim, bu blogu gösterdim, kim hazırlamış lan bunu dedi ben, ben bile merak ettim,,,

çocukken büyüyünce ne olacaksın sorusuna, peygamber olucam demiştim, zavallı çağımız, herkes köpek gibi buna muhtaç, ve bekledikleri ise bir kurtarıcı, canım benim, vision up, ben sana neo-mesihi söyleyeyim, sana bir kurtarıcı gerekmiyor, sana bir aracı gerekiyor, yapman gereken de çok basit, kulağını kalbine dayıyorsun ve evet diyorsun: HAYATIN KALBİ ATIYOR!!!

ergenlik (ne yazık ki, pek çok insanın ergenken ruhu katlediliyor, yüzyıllardır övülen şey, ergenin damarlarında hissettiği hayatla boyveren asiliğinin bastırılması, ne acınası bir durum, ne kadar cesetsen, o kadar makbulsun)

onbeş yaşımda walkmenle ve led zeppelinle tanıştım, lise 1deydim, kolejdeydim, hemen sahte rapor işine girdim, limit 20’dir, raporla yetmiş, nisanda yetmişe vurmuş olurdum, nisanla mayısı okulda geçirdiğim için de kahır bela okurdum, notlarda hiç bir zaman problem olmadı, lise 2de ilk dönem dokuz tane kırık geldi, bi gece evde konken partisi vardı, büyük bi enişte var, fil kafalı bi herif, eski kaymakam,  eşşek zeki, gece boyunca benle dalga geçti, yıl sonunda bi tane bile gelmicek dedim, onaltı yaşındaydım ve parasına oynanan konken daha zevkliydi, tabiki yıl sonunda bi tane bile gelmedi,,,

ben serseriliği seviyorum, serserilikle özgürlük arasında bir bağ kurmuşum kafamda, her türlü ücretli işi bu özgürlüğe saldırı olarak algılıyorum, serserilik derken, bende de fil kadar bir kafa var, sokaklar kesmedi beni, entellektüel serseriliğe sardırdım, marxistleri, ahlaki adalet ilkelerini falan seviyordum, ama pek çoğu şunu algılamaktan çok uzaktı, marx marxist değildi,,,

az okurum, seçerim, 2001 yılında elime aldığım kitabı unutamıyorum, postyapısalcı anarşizmin siyaset felsefesi, güzel, kesinlikle harbiden güzel bir kitap, ama o gün şu da dank etti bana, artık entellektüellerle avamlar; olması gerektiği gibi, lordlar kamarası ve avamlar kamarası olarak ayrılmıştı,  ben bir entellektüel olarak aya çıkar ve oradan dünyayı tanımlayabilirim, durumu nasıl anlatsam, bir dedem var, gazete okur, eğitimlidir vs. vs. bir gün ona bahsedeyim dedim, ne anlayacak bakalım, dede artık söylem analizi yapıyorlar, hayır dede ben uzaylı değilim, hiçbir seçimde oy vermedim, hiçbir seçimde de vermeyeceğim,,,

hımmmm…

bi şartla, oyum bir milyon oy sayılırsa veririm,,,

not: yeni gençliğin apolitik salaklığından umutluyum,,, politik olarak sığ bir milliyetçiliğin ötesine geçilemiyordu seksen darbesinden beri,,, solsa kendini yıkmayı beceremediği için kendini yeniden inşa edemedi,,, DANCE!!!!

not2: ismimden mütevellit, kök olaylarına girdim, şemslere, mevlanalara, kastım lan resmen, yaradandan ötürü yaradılanı sevmek, bu kesinlikle bir sanrı ve hayat-dışı bir patoloji, bir keresinde televizyonda bir kadın görmüştüm, çocuğu öldürülmüştü ve katillere merhamet akıtan bir sevgi sergiliyordu, anladınız mı patolojiyi,,,

piç niçe, herifi kıskanıyorum, sevdiğim, sıkı yazan bir çocuk bir yazımı kıskandı, kıskançlık bir motordur, niçe ve wagnerin (iki kankanın) birbirlerinden acı çektiklerini biliyor musunuz, ama bunu hasetle karıştırmayın, haset o değerli şeyi elde edemeyeceğini bilen kişinin o değerli şeyi yoketme çabasıdır, kıskançlık ise o değerli şeye kavuşma arzusunu körükler, siz hiç batmayan bir zoka gördünüz mü, eğer bir oyuncu değilsen, bir seyirciysen, oyuna bulaşma, sadece takdir et, eğer bir oyuncuysan gel beraber oynayalım,,,

götlek niçe (hiç merak etmeyin, kemikleri dansediyo, bu hakaretlerle), dün yine avcumun içine pimini çekip bıraktı el bombasını, ecco homoyu ancak beş-altı sayfa okuyabiliyorum, biraz daha okursam kitap beni yutacak dikkatim dağılacak, avcumu gevşeteceğim, ve sonrası, bum!

kendinde iyi diyor, nedir lan kendinde iyi,,, ou ye!!!

martavalları parçalamış, ilginçtir, kendinde kötüden bahsedilmez, flashback, saplantılı aşkım, iyiymiş derdi, beş yıl dilime pelesenk oldu, bir iyilik hülyasıyla kendimi avutmaya çalışıp durdum, gerçekten de iyi biriydi ama gerçek şuydu, beni sikmişti, kendinde iyi değildi, hahaha!

yine aşk üzerine düşünceler, zehirler, zemberekler, sevgilide kendin olmak, kemale ermiş bir sevgi diyorlar üstelik buna, kendini başka bir şeyin içinde yoketmek,,, vaaaavvvv, artistik,

patolojik aşkı biliyorum, niçe de, mevlana da, mecnun da biliyordu,,,

bu yokoluşun faili vuslat arzusudur, niçe bunun “arzu” olmasıyla yüzleşmiş biridir, mevlana vuslatını ölüme yüklemiştir, bir ton afyonla beraber, mecnun “arzu”sunun yıkımı karşısında kritik noktayı geçmiş, leylayla bile düzelemeyecek bir kroniktir,

bin yıl önce yaşasaydım, mevlana gibi afyonu çeker başımı eğerdim, yüz yıl önce yaşasaydım, niçe gibi törelliği alaşağı ederdim (not: zerdüşt, o persli, büyük düelloda doğru aktörleri karşı karşıya getirmişti, iyi ve kötü, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmış ve bir doğulu tavrıyla, iyiyi ve kötüyü tanrısal yasa olarak sunmuştu, niçenin zerdüştü de, iyi ve kötüyle ilgilenir, ancak gözü açılmıştır artık, tanrının da törelliğin de, hayatın anadamarını, dynsos ateşini söndürdüğünü ilan etmiş ve özelde hristiyan ahlakı, genelde ise zayıfların ahlakı, yeryüzünü kaplamış bu iyilik kisvesinin, en büyük kötülük olduğu insanın yüzüne bir tokat gibi vurulmuştur), mecnunluk ise akla zarar, hadi insan iki kadeh alır, bi şişe devirir, hadi iki büyük devirdi diyelim, bir damacana içilir mi, diyorum ya beş yıl aşk, altıyıl nefret hissettim,,,

neyse, o sevgilide yokeden hastalıktan kurtuldum, bu zaten olmalıydı, o iyiymiş derdi, benim sözcüğüm ise: güzel!!!

hangisi daha üstün sizce, onda mı kalmalıydım, yoksa kendim mi olmalıydım,,,

siz tanrıları tanımazsınız, gerçek bir tanrı iyi değil, haindir,,,

bu arada bir dostumun kızıyla (dört yaşında) yarım saat aşk yaşadık, babası kıskançlıktan kudurdu, şöyle yarım ağız evlilik olayını gözlemlemeye çalışıyorum, herifçi f. olmasa evlenmezdim diyor, bi başka kankam tarrağı tutmuş durumda, hatun pis mülkiyet yapmış, bebe de var, sorunu saptadım sanırım, evliliğin özel hayatı gasbetmesi, kardeş kıvamında olanın avukat bir eşi var, yedi yıl önce olsa kesinlikle onun gibi bir hatunla evlenirdim, hatun da feminizm üzerine bir kütüphane var, üç yıl anlatsa anca biter, o zamanlar feministtim de, hani kıytırık şeyler düşünmüyordum, hele eşitliği hiç düşünmüyordum, altlık-üstlük ilişkisi değil tabiki, ama elmayla armut, kadınların yeteneksiz olduğunu ya da ev işine hapsedilmesi gerektiğini tabi ki düşünmüyorum, ama gelinen noktada kadına dayatılan erkekleşmek, tüm modern ve postmodern külliyata rağmen, klasik takıldığım bir nokta var, kesinlikle istisna barındırmakla beraber, kadınlığın kritik noktası anneliktir, niçe doğru saptamış, erkek kadın için çocuk sahibi olması için bir aracıdır, eski aşk, rüyasında ikizlerimiz olduğunu görmüştü, bir kaç kişiden daha duydum böyle rüya, olay net yani, ilk gençliklerinde çizik olan pek çok kadın da annelikle sağaldılar, bir kaç tanesini, uzun zaman üzerine görmüştüm, şaşırmıştım,,,

işte atam, senin istikbalinin bir evladı dile geldi, hadi yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim, tutkulu adamdın vesselam,,,

tutkuyu iki kere test ettim, müthiş bir şey, bilgisayarın kasasını bile taşıyamayacak bir durumdan, iki saat kesintisiz zıplamaya zıplattı beni, ilgimi çeken bir şey daha vardı, tanrılar okulunda, fazla yemek yediğimizden bahsedilir, tutku içindeyken, kesinlikle çok az yiyordum ve enerjim normalin üç katıydı, bilmem, fotosentez yapıyor heralde bünye, o kadar felsefe, edebiyat, politika, zart zurt okudum, dallar ve budaklar eyvallah, ama benim hayatımda en üst yere yerleştirdiğim şey tutku, yemin ederim sihirli bir şey, osho tutkuyu küçümser, bence yanlış yaklaşıyor, her duygunun bir zirvesi bir de yoz hali vardır, tutku duyguların güneşi, yoz hali ise ihtiras,,,

hımmm,,,

bakın şöyle bitireyim, bir psikiyatriste gidersiniz, yanınızda bir yakınınız bulunur, psikiyatrist önce sizi sizden dinler, sonra da yakınınıza sorar, insanın iç-temsiliyle, dış temsili farklıdır, neyse, travmatik mevzular, iç-temsili çarpıtırlar, böyle zamanlar için yedeklediğim bir dış temsil var, tanıdığım pek çok insandan duydum, sen tutkulu bir insansın, çok acı da çekmiş bir insanım ve bana bu acıyı çektiren şey zirve, son günlerde kendimi o kadar iyi hissediyorum ki, o zirve yaklaşıyor, seziyorum,,,

beni kimler okuyor bilmiyorum, kendimden de doğrudan bahsetmeyi pek sevmem, playliste eklediğim fatboy slimler çalarken bunlar aktı, beynimde birikmiş, ya birine söz edecektim, ya buraya saz edecektim,,,

hamiş: adamın birine; kim olduğunla, ne olduğunla, konfüçyusla ilgilenmiyorum, sana özel bir şekilde dokundum, bu alınabilecek en zirvedeki şeydir, kendini çukurlara, girdaplara atma, yani salaksın biliyorum : ) , bari o kadar salak olma, dersini almışsındır,

I am a dangerous person too (bunu çevirtirsin birine))

geçen iletini gördüm, üzüldüm biraz, o kadar bile üzme beni, sanala bulaşmıyorum şu ara, sevgime (en nadide bencilliğime) karşı bencillik yapılmasından nefret ediyorum, ama seni affettim, bak tanıdığım en ahlaksız (!) kadın yaptığına ahlaksızlık değil başka bir şey dedi, bu blogda ahlaksızlık üzerine kurulmuş bir yer, ahlak üzerine değil, gerçek üzerine, neyse acın inatçı olursa beni ara!!!, elimden bir şey gelirse yapmaya çalışırım,,,

Read Full Post »

You’ve come a long way, baby…

kanka içince sapıtıyo, sarhoş oluyo, sarhoş kadınları da seviyorum, bir şey keşfettim, erkekler sarhoş olunca öpücem moduna giriyolar, demek bastırdıkları bu, kadınlar sarhoş olunca beni öpsene moduna giriyolar, neyse, ben alkol kullanamıyorum, ama ona kafam uysun diye yüksek dozda uyuşturucu kullandım, sonuç iyiydi, zıpladık, hem deeee, benim musikilerle,,,

ve playliste geliyooooorrrrr,,,

bakınız dünya efendi, geriliyorsunuz, bu albüm doksanlarda çıktı, ikibinlerde bu albümü aşacak albüm çıkaramadınız, topunuzun ağzına sıçiim, single diyosanız, onu ben de yapıyorum,,,

ankara: ankarayı seviyorum,,,

genel olarak istanbul daha yırtıktır, daha gözükaradır, bu yönünü severim, yine genel olarak, ankarada dostluk daha gelişmiştir, ankara metropol ve mekanlar, istanbul megapol ve mekansızlık, e ne diyeyim, çiçek için saksı gerek,,,

Read Full Post »

Belki de Stendal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: “Tanrının tek özürü var olmayışıdır”…

Ben de bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı…?

Şu da var ki, hiç kimse bir şeyden, kitaplarda giriyor bunun içine, zaten bildiğinden çoğunu çıkarıp alamaz. Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse onu duyacak kulak da yoktur bizde. Aşırı bir örnek verelim: Bir kitap düşünün ki, baştanbaşa yeni yaşantılardan söz açıyor, sık sık olsun, seyrek olsun, fırsatı çıkmayacak yaşantılardan, bu bir dizi yepyeni yaşantı için yepyeni bir dildir; bu durumda kimse bir şey duyamaz; şu işitme yanılgısı da birlikte gelir: Bir şey duyulmayan yerde bir şey yoktur da…

f. nietzsche

ben Tanrı metaforunu kullanmayı severim- tüm gerçek tanrısızlar gibi-, benim için tanrı, hidrojendir, bana öyle geliyor ki, Tanrı hidrojeni yarattı, bir müddet bekledi ve gaza, toza bakarak, ne yarattığının bile farkında olmadan, çekip gitti, bazen beklemek gerekir, bazen,,,

gel bakalım niçe efendi, sen de karşılaştığım bir şey, benim de aklımı kurcalıyor, hiç bir şey için çaba harcamadım diyorsun, bunları bana tesadüfler sundu, benim gerçek hayatım da, bu blog da, tamamen tesadüfler üzerine kurulu, ve ikisi de amaçlanmış bir hedeften, anlatamadım, şöyle söyleyeyim, tüm olanaklara sahip olup da hedefi vurmaya kalksaydım, en iyi ihtimalle onu, onbiri yakalardım, tesadüfler ise onikiden vurdu,,,

bedeni sunmanın hazzı, bir kadından duyduğum en gizemli cümle, ben sadece işittim, bunu ancak başka bir kadın duyabilir,,,

Read Full Post »

massive attackten iki parça ekledim,,,

protection albümlerini tavsiye ederim, ful dolu bir albümdür,

manidardır da, korunmak demektir,,,

bu albümün bir remixini yaptılar, bilmiyorum, bir atraksiyon mu, bana değil gibi geliyor, ilk albüm, tüm korunma çabası bir virgül, ve belki de bu bir noktaydı,,,

protection is no-protection, when you are ready,,,

Read Full Post »

Older Posts »