Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mayıs 2009

Bulon…

1242492213971220

 

Bulon… (uçmayanı hafif, ama uçanı daha hafif)

 

İnsan bulmayı buldu, ama gizlemeyi de,

İnsan bulmayı buldu, ama kaybetmeyi de,

İnsan bulmayı buldu, o kadar buldu ki bulunamayacak şeyler olduğunu buldu,

———————————————————————————————-

 lub suresi (ayet 96-103-ilk doksanbeş ayet aynı şeyi tekrar etmektedir- elmayı yeme!)

Bul bil olacaktır-

ya da bulunanlar bilinir ancak,,,

ya da bulduklarını yitirirsen bildiklerini yitirirsin,,,

yanlış bir şey bulduysan aldığın yere bırak,,,

karanlığından çıkardıysan, ya bir mum yak, ya da karanlığa göm onu,,,

aydınlığından çıkardıysan, paylaş, çoğalsın,,,

ah adem, onu ısırdın,  sen bir parça ben oldun, artık ayışığının sarısıyla, karı maviye boyayabilirsin,,,

ey adem dünyan senin tercihlerin, cennet ve cehennem kaderin olacak…

 

———————————————————————————————- 

Bul bakalım—

Suyun kaldırma kuvveti mi vardır, suyun üstünde yüzen şeyin batmama kuvveti mi,,,

Deniz mi yüzer, yoksa balık mı,,,

Tavuk mu tavuktan çıkar, yumurta mı yumurtadan,,,

İkinciyi geçen neden ikinci olur, belki o sırada birinciyi de geçmiştir, hatta yarış bitmemiş ve sonuncu bir atak yapmış o birinci olmuştur, bul bakalım,,,

 

E=mc2 ya, c2 ışık hızının karesidir, sonuçta bir sabittir, E=m (Enerji=kütle) bunu bul bakalım,

 

Kuantum dediğimiz şeyin felsefesi şudur, bir şey hem vardır hem yoktur, 1=0 dır, ışık bir tanecik olarak iki delikten aynı anda geçebilmektedir,,, bunu bulacağınızı sanmayın, bunun içinde kendinizi yitirin bence,,,

 

Var mısın, yok musun bunu bul bakalım…

 

(muhtemelen atomlar soyut takılıyorlar,,,)

 

bu fotoğrafın altına niye bunu yazdım bilmiyorum, aklım orda mı kaldı, burda mı bul bakalım,,,

 

 

 

 

Read Full Post »

AĞIR SÖZ

 

Söz, zamanın boynuna asılı anahtar. Ağır ve hantal… Kendi ağırlığını zamana taşıtıyor utanmadan. Zaman, dilsiz yarası varoluşun; Akmaz, kokmaz, yanmaz, yapışmaz, yok olmaz… Söz kendini tekrarlar her yeni dirimle birlikte iz bırakmak için evrene. Zaman bilir; izdüşümü yoktur düşsüz ömürlerin. Zaman bilir; kavimlerin izdüşümü hayalleridir… Zaman bilir; düş gücü cesaret gerektirir. Bata çıka yol alırken patikasında evrimin, dil çıkaracaksın geçmişe! Ve döndürürken başını bugüne, derin bir nefes alacaksın yarınından. Kalbini çıkart kafesinden avuçlarınla. Boşver sınamayı kendini, ağlama ardından ölen hücrelerinin. Evrimsin sen milyonlarca senenin metamorfozu avuçlarında ki kalbin. Bak ne tuhaf, kalbinin atışını yazamıyorum. Hangi harfleri birleştirmeli, ne yapmalı ne etmeli? Bak! kalbinin kokusunu yazamıyorum. Görüyormusun dil nasılda ağır? Söz nasıl da zamanın boynuna asılı hantal bir anahtar?
olsun;
Kalbim benim tek şiirim…

Pınar Nurhan
23.05.08

 

Read Full Post »

242786546

 

Çiftlik Evi
 
Herkes hayatını kendi gerçekleri ve gerekçeleri çerçevesinde yaşıyor. Bunu inkar etmek, kendine ve çevrene hiçbir artı değer kazandıramayacağı gibi; herhangi bir değişime de yol açmıyor. Yalnızca kavga ediyorsun. Mücadelen, elde edeceğinle doğru orantılı olmayabilir. Kendini çoğu zaman başkalarını aldatmaya çalışırken kandırıyorsun. Beklemek sabır işidir ve bunu bilmiyor olmak aptal işidir. O nedenle beklemeyi sevmeyen orta zekalı biri olarak kısmi döküntülerle savaş halindeyim. Sonuçları kestirmek haylı zor. İddia, at yarışları, fallar, camda bekleyen umutsuz ev kadını, bir sınav, bir mülakat, bir eş, bir dost, iki arkadaş ve permatik? Neren acıyorsa oradan haz alıyorsun. Karşılaştığın handikapları lehine çevirme işi insan evladında basit bir savunma mekanizması olsa gerek. Köpeğe bak! Ne kadar ciddi! Tavşan! Sorumluluklarının bilincinde! İnsana en gelişmiş canlı diyenler, iki katlı yağlı ip eşliğinde rakı içip, düşünmeli yeniden ve zor! PRATİK ZEKALI BİRİ(nasıl bir şeyse?) ile KOLAYA KAÇAN DİĞERİ (biraz da fantaya kaç diye bir espri yapılmıştı) nerede buluşurlar?
Akıl vermekle yükümlü meslek mensupları kafayı ezogelin çorba kıvamına sokmaktan keyf alırlar. Sebebi sadist bir ruh hali değil, alışkanlık neticesidir. Sosyologların da mına koyim.
19 Mayıs Salı-sevgilimi terkettim-Gençlik Bayramı-Ver coşkuyu Atam!!!
——————–

 

sENEM

 

Sana iyi ki ve dolu dolu neden aşık olduğumu biliyorum, ama o aşk gözlerimde kalsın istiyorum. Sana dokunursam, seni bırakamam, mazohist bir ruh hali değil, alışkanlık neticesidir.

 

kÖKSAL

 

(herkes isminin başharfini büyük harfle yazıyor ve bununla adam olunur sanıyor))

Read Full Post »

1242932416452251

 

bilinç zıplaması…

yazmakara, yaz makara, yazma kara, yazmak ara, ara ara aramalı mı, mor dağlarda turuncu tavşanlar zıplatsam, ya devrim böyle başlarsa, turuncu tavşanlar zıpladı, militanlar zıpladı, gerillalar zıpladı, aktivistler zıpladı, dedeler ve çocuklar, nineler ve çiçekler en önce zıpladı, nasıl anlatsam, düz değildi, ters de; anti zıpladı, eskiden kıpkızıldı da, artık hafiften kızıldı sanki, turuncu da değildi ya, su rengi tavşanlar mıydı, sular zıpladı, sulardan karaya zıpladı, zenci bir çocuk bulutlara zıpladı, yağmur muydu zıplayan, o kış zıplayan bir kar mı yağmıştı ve buna kimse inanmamışmıydı, yoksa bu olmamışmıydı da herkes buna mı inanmıştı, bir karıncanın düşünde bütün filler aynı anda zıpladı, çekirge bir, iki, iki, bir, bir, iki, böyle sonsuz zıpladı, yek dedi, dü dedi ta farsa zıpladı, kravatlı bir tanesi (takmamıştı onu, giymişti, yine de sıkıyordu boğazını) ordan marsa zıpladı, bir kalp başka bir kalbe, Van Gogh desen aya zıpladı, sarı, sarı sarı zıpladı, sarı tavşanlardan mı yayılmıştı bu, 300 yıl önce ki bir kadırga bugüne zıpladı, içindeki şişe denize zıpladı, şişedeki yazı yarına zıpladı,,,

tarihsiz bir tarihte (bingo! bildiniz; zamansız bir zamandı) bir yerlerde de okudum;  ‘tavşanlardı evet tavşanlardı,  üçgen rengi tavşanlar’,

… 

bugünlerden bir dünde iki evet bir hayır kavuklar zıpladı, 

 şimdisiz bir şimdide kendini idam eden bir meczup son arzusunda tavşan gibi zıpladı,

son cümlede gelecek kendine zıpladı,,,

eflatun tavşanlar dedi bazıları, bir tanesi tek ayak üzerinde iyi zıpladı, mesafe dile geldi; dünyaydı tavşandan zıplayan, tavşandı dünyadan zıplayan,,, hepten hiçe zıpladı, aynaya doğru zıpladı, aynaya bir sihir zıpladı, akiste hiçten hepe zıpladı, bakmayın ben eflatun görüyorum da onu diyorum, gördüğümü söylüyorum, onlar limon mavisi gözlü keçi yeşili tavşanlar der… bir tanesi amuda kalkıp zıpladı, ide dedi, en yalancı gerçek, en gerçekçi yalandır, izafiyet dediğin mutlak bir kraldır, tavşan dediğin de okyanusa susayandır,,, uzun ve hoş, birbuçuk santim loş bir sessizlik zıpladı,,,

 boz tavşanlar, yap-boz tavşanlar başlatmıştı bunu, yıldızlar bile zıpladı, biranın yanındaki leblebiler, mezartaşları bile, anayasalar, fare kapanı bile, sütyen fırfırları ve akasya dikeni bile, ama bir çocuktan aldım müjdeyi, tüm yarımlar zıpladı, tüm çeyrekler hatta, zikzaklar ve yamuklar bile,,, düşler ve düşüşler bile,,, yüreğim zıpladı, aklım zıpladı, tam zıpladı, tastamam zıpladı,,,

(yazmakara sen de zıpla…)

 (mazka raya!-om-amin-om- s.o.s;do es, la es, mi es, öyle bir zıpladı ki gören uçtu sanırdı…)

 k e—

Read Full Post »

SÖZÜN SİMYASI

 

İşte. Çılgınlıklarımdan birinin öyküsü.

 

Nice zamandır, tüm doğal görünümleri edinmekle övünüyor ve gülünç buluyordum çağdaş resimle çağdaş şiirin ünlülerini.

 

Saçma sapan resimleri, kapı aynalıkları, dekorları, çadır tiyatrolarındaki resimli perdeleri, tabelaları, şiirin ünlülerini seviyordum. Kilise Latincesini, çalakalem yazılmış aşk betiklerini, eskilere değin romanları, peri masallarını, çocukken okunan küçük betikleri, eski operaları, aptalca nakaratları ve basit halleriyle, seviyordum eski türden yazını.

***

 

Haçlı seferlerine çıkmak, bilinmedik yeni ülkeler bulmak, yenilgiyle sonuçlanan din savaşlarını yeniden açmak, alışılmış düzeni değiştirmek, ulusların, kıtaların yerlerini değiştirmek geçiyordu düşümden: Tüm büyülere inanıyordum.

 

Rengini buldum sesli harflerin! – A kara, Ö ak, İ kırmızı, O mavi, Ü yeşil. Her sessiz harfin biçimini ve devinimini yeni bir düzene koydum, ve harfler arasındaki içgüdüsel ses uyumlarıyla bir gün bütün duyularca benimsenebilecek şiirsel bir söz bulmakla övündüm. Çeviriyi şimdilik bu işe katmıyordum. (*) İşe incelemeyle başladım. Sessizliği, geceleri inceliyor, sözle anlatılamayan şeyleri saptıyordum. Saptıyordum hayal alemlerini.

 

***

 

Uzak, köylü kızlardan, kuşlardan, sürülerden

 

Çökmüş ne içiyordum bu çalının dibinde?

 

Fındık fidanlarıyla nasıl da donanmış, gör,

 

Ilık, yeşil bir öğlen sonrasının sisinde.

 

 

Bu körpe, genç Oise”da ne içebilirdim ben,

 

– Dal sessiz, gök bulutlu, çiçek yok çimenlerde! –

 

Kulübemden uzakta, usulca, mataramdan

 

Ne içeceğim? Biraz terleten altın likör.

 

 

Şaşı gözleri gibi bir han tabelasının

 

Dalmıştım. – Fırtına kapladı göğü. Akşamla

 

Kayboldu erden kumlarda suyu ağaçların,

 

Tanrı yeli buzlar atıyordu bataklığa;

 

İçemiyor, – bakıp ağlıyordum altına.

 

***

 

İlkyaz, sabahın dördü, sürüyor

 

Yatakta aşkın derin uykusu

 

Koruda kutlu akşamın kokusu

 

Buğulanıp duruyor

 

Dülgerler, şurda, şu büyük yerde

 

– Üzerlerinde sadece gömlek –

 

Hesperus Kızlarının güneşinde

 

Çalışmaya başlamış bak.

 

 

Köpükten çöllerinde, usulca

 

Tavan kaplaması hazırlıyorlar

 

Ki kent orada

 

Yapay gökleri boyayacak

 

 

Bir Babil kralının uyrukları

 

Bunlar, Venüs, bu büyülü işçiler

 

Bırak biraz taçlı Aşıklarını

 

Sevini bunlara da ver.

 

 

Ey Çobanların Ecesi!

 

İçki sun, bak seni gözlüyorlar,

 

Akıt dudaklarına bengisu

 

Öğlen denizini özlüyorlar.

 

***

 

Söz simyamda şiirsel eskiliğin haylice yeri vardı.

 

Yalın sanrıya alıştım: Düpedüz, fabrika yerine cami, meleklerce yapılmış bir tamburlar okulu, gökyüzü yollarında atlı arabalar, gölün dibinde salon; canavarlar, gizemler görüyordum; bir güldürü oyunu adı dehşetler saçıyordu önümde.

 

Sonra büyülü kuşkuculuğumu sözcüklerin sanrısıyla açıkladım! Usumun dağınıklığını kutsal bularak bitirdim. Başıboştum, ağır bir sayrılık ateşiyle yüz yüzeydim: İmreniyordum hayvanların mutluluğuna, vaftizsiz ölen çocukların masumluğunu simgeleyen tırtıllara, erdenlik uykusu, köstebeklere!

 

Gittikçe hırçınlaşıyordum. Hoşça kal diyordum dünyaya romanslarda:

 

 

EN YÜKSEK

 

KULENİN ŞARKISI

 

 

Gelsin, o günler gelsin,

 

Yürekler sevdalansın.

 

 

Sabrederek bekledim

 

Unutulmaz o yıllar.

 

Göklere çekip gitti

 

Korkular ve acılar.

 

Oldu kara bir yara

 

Susuzluk damarımda.

 

 

Gelsin o günler gelsin,

 

Yürekler sevdalansın.

 

 

Kirli pis sineklerin

 

Yaban uğultusunda

 

Günnükle, karamukla

 

Serpilip çiçeklenmiş

 

Ve unutulup gitmiş

 

Bir çayır gibi tıpkı.

 

 

Gelsin o günler, gelsin

 

Yürekler sevdalansın.

 

Sevdim çölü, kavrulmuş bahçeleri, solgun yüzlü dükkanları, ılıtılmış içkileri. Pis kokulu dar sokaklarda başıboş dolaşıyordum, ve kapalı gözlerle, sunuyordum kendimi, ateş tanrısı güneşe.

 

“General, yıkık tabyalarında eski bir top kalmışsa, topa tut bizi kuru keseklerle. Görkemli mağazaların camekanlarında! Salonlarda! Tozunu yedir kente. Paslandır olukları. Kızgın yakut tozlarıyla doldur kadınların süslenme odalarını…”

 

Oy! Hanın ayakyolunda kafayı bulmuş, hodana tutkun sinek, erittiği bir güneş ışığının!

 

***

 

AÇLIK

 

 

İştahımız var diyelim

 

Hep taş toprak mı yiyelim.

 

Soframda her zaman hava,

 

Demir, kömür, ve de kaya!

 

 

Dönün açlıklarım, kemirin

 

Seslerin çimenini,

 

Kahkaha çiçeklerinin

 

Emin şen şakrak zehrini.

 

 

Yiyin, kırık çakıl bunlar,

 

Bunlar kilise taşları,

 

Eski tufanların çakılı şunlar,

 

Gri vadilere saçılmış somunlar.

 

***

 

Yemiş tavukları, yapraklar altında

 

Tükürüyor güzelim telekleri,

 

Tükürüyor ve haykırıyordu kurt:

 

Ben de perişanım tıpkı kurt gibi.

 

 

Yeşillikler, meyveler

 

Devşirilip toplanmayı bekliyor;

 

Ama çitler üstündeki örümcek

 

Yalnızca mor menekşeleri yiyor.

 

 

Süleyman”ın sunaklarında ben de

 

Uzanıp uyusam! kaynasam n”olur!

 

Koşuyor damlalar pasın üstünde

 

Cadron”a karışıyor.

 

 

Ve sonra, ey mutluluk, ey us, gökyüzünden laciverdi ayırdım, çünkü lacivert karaya girer, ve yaşadım katkısız ışığın altın kıvılcımını. Seve seve, soytarı ve olabildiğince şaşkın bir kalıba giriyordum.

 

***

 

Bulundu yeni baştan!

 

Ne? Sonsuz olan

 

Denizdir karışan

 

Güneşe.

 

 

Gönlüne kulak ver

 

Sonsuz ruhum sen

 

Yalnız geceye ve

 

Ateşli güne rağmen.

 

 

Seçim meçimmiş,

 

Dayanışma falan!..

 

Boş ver bunları

 

Haydi havalan…

 

 

Yok orda umut

 

Kurtuluş bir tek;

 

Bekle bilimi,

 

Ceza gelecek.

 

 

Yarını unutunuz

 

Atlastan korlar.

 

Görev olmalı

 

Bütün arzunuz.

 

 

Bulundu yeni baştan!

 

Ne? – Sonsuz olan.

 

Denizdir karışan

 

Güneşe.

 

***

 

Masalsı bir operaya döndüm: Her varlığın bir mutluluk yazgısı var, bunu gördüm: Eylem yaşam değil de, kimi gücü, bir öfkeyi har vurup harman savurma biçimi. Aktöre güçsüz beynin ürünü.

 

Her yaratıkta, varlığını o yaratığa borçlu birçok başka yaşamalar var gibi geldi bana. Bu bey ne yaptığını bilmiyor: Bir melek. Şu aile enik sürüsü. Çoklarının önünde, öteki yaşamlarından birinin bir anıyla konuştum yüksek sesle. – Bir domuzu böylece sever oldum.

 

Delilikten – tutsaklanmış delilikten – doğan her tür yanılgıları yaşadım. Hepsini sayabilirim tek tek, anahtar bende.

 

Sağlığım tehlikeye düştü. Yılgı bastırıyordu. Günlerce uyuyup kaldım, uyandığımda kendimi yeniden en berbat düşler içinde buluyordum. Sonum gelmişti, güçsüzdüm, tehlikelerle dolu bir yolda, dünyanın bir ucuna, karanlığın ve kasırgaların yurdu Kimmerler ülkesinin o sınır boylarına sürükleniyordum.

 

Bir yerlere gitmem, beynime üşüşen büyüleri oyalamam gerekti. Denizde, sanki bu kirden beni o arıtmak zorundaymış gibi bel bağladığım, sevdiğim denizde, görüyordum kalkıp yükselişini o avutucu haçın. Kargınmıştım bir yol ebemkuşağınca. Mutluluk alınyazımdı, pişmanlıklarımsa, kurdumdu: Güç ve güzellik uğruna feda edilemeyecek kadar büyük bir yaşamım var.

 

Mutluluk! Ölesiye tatlı dişiyle, uyarıyordu beni horoz öterken, – ad matutinum, Christus venit okunurken, – en karanlık kentlerde.

 

***

 

Ey mevsimler, şatolar!

 

Hatasız hangi ruh var!

 

 

İnceledim uzun uzun

 

Büyüsünü mutluluğun.

 

 

Selam ona, sesi her an

 

Gelir Galya horozundan.

 

 

Bu büyü, ruhu, bedeni

 

Aldı, güçsüz koydu beni.

 

 

Ey mevsimler, şatolar!

 

 

Ah, kurtuluş vakti ancak

 

Ölüm saati olacak!

 

 

Ey mevsimler, şatolar!

 

***

 

Geçti bunlar. Güzelliği selamlamayı biliyorum şimdi.

Arthur RIMBAUD

 

Read Full Post »

DÖNÜŞÜR MÜ KELEBEK UÇAN BALIĞA?

 

Dönüşür mü kelebek uçan balığa yabancı bir ülkeye giderse eğer?

 

Öyleyse doğru değil yani, Tanrı’nın ayda yaşadığı?

 

Menekşelerin mavi gözyaşlarından kokusunu hangi renk barındırır?

 

Bir günde kaç hafta vardır ve bir ayda kaç sene?

 

Pablo Neruda

Çeviren: İsmail Aksoy

‘Sorular Kitabı’ndan…

http://akcayca.blogspot.com/

Read Full Post »

1
 
kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup
bunu kendine üç kere söyledi
onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
ben, yani yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
daha hiç çağrılmadım
biri olsun “yakup!” diye seslenmedi hiç
yakup!
diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
sonra bir güzel yıkanayım da…
ben size demedim mi…
 
evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
sanki böyle niye ben oradan geliyorum
telaşlı, aç gözlü kurbağalara
bakmaktan
bilmiyorum
bilmiyorum, bilmiyorum
ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup
bazen karıştırıyorum…
 
bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
onlar işte hep boyuna koşuyordu
birileri çıkıyordu ordan burdan
 
hiç çıkmamak halinde ve olgun
birileri çıkıyordu
geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
bir pencerenin sokağa doğru içinde
bu uyum korkunçtur yakup!
yakubun olması korkunçluğudur bu
dünyanın insana doğru içinde
yakup, yakup!
burdayım, yani ben… evet, geliyorum
lambayı söndürmesinler, geliyorum
siz bütün lambaları yakın, evet
ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup
bazen karıştırıyorum…
ve kendine bilinmeyenler yaratan yakubum ben, iyi ya
durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
bir ölünün günü boyayan renginde
çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
kayalardan dondurmalar sorduğum
ben, yani yakup, yakubun hiç çağrılmamış şekli
kim bilir ne diyordum
 
(kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
bir baykuş tarafından
ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
ben ne oluyordum…)
 
bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
bunu yakup söyledi
dedi ki, çünkü herkes yakubu yaşıyordu, bense
çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
kızgın kağıtların üstüne
ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
ölüyordu ve bir de
bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
kendimi koruyordum
bunu bana yakup söyledi
öyle bir yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
kimsenin sözünü bile etmediği bir yakup
ben
bunu hep biliyorum
bunu hep biliyorum ve işte
özgürüm, cezasız duruyorum…
 
2
 
kurbağalara bakmaktan geliyorum
dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi
telaşlı, açgözlü kurbağalara
bakmaktan geliyorum. ben sanki yusuf
ve yusuf değil
her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
ve durmuyorum… ben işte yakup
yok artık karıştırmıyorum…
 
taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
eski taş merdivenleri… yanımdan bir sürü adam
geçti ve kolayca gittiler
müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
yanan güneşin altında
onlar ki… onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
ve sordum
yakup daha başka nasıl bir yakup olsun
ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
yakup ve onlar nasıl olsunlar. işte ben taş merdivenleri
kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
durmadan kendimle karıştırıyordum
kimse beni tutup çıkarmıyordu
vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
yoruldum! bunu sanki biri söyledi
yakubun biri
ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
kendime bir isim düşünerek
birden ki bir isim düşünerek kendime. hayır bu kimse değil
ancak gelebildim
 
aşağıda bir luna park kımıldıyordu. ah kurbağalara bakmam gecikecek
luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
bu uyum korkunçtur yakup
bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
ve sen ki böyle tanımlanırsan yakup
yakuup!
bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
gene bir yakup olmalı bu, yakup
kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
adam içinden bağırdıkça dünya
ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
kan kalp
kırmızı top
yakıcı dönüşümler çıkaran
belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
öyle değil mi yakup
hemen hemen öyleydi, yakup bunu söyledi
iyi ki söyledi. ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
o benim ayaklarımı.. taşlardan
bir kurtarabilsem
saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
bir zamansızlığın yakuba doğru içinde
saat on yediyi ve yirmi biri
gösteriyordu ki, ben nerdeydim
her saniyedeki ve işte her saniyedeki
ben, yani yakubun o dağılgan şekli
nerdeydim.
 
bilmem ki. bir avukat benim ellerimi tuttu. gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
kim bilir bir çağın neresinden burada. anlaşılması
yoktu ki. kendine özgü bir duruşu
yoktu ki. pek güçlü kolları vardı yalnız
ne diyordum, ben işte yakup
çekiverdi beni taş hamurun içinden
pek öyle gürültüyle değil
bir başka yapışkanlığın içine
çekiverdi beni
göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
onu ben çok iyi görüyordum. ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
araya
giriyordu
engelliyordu bizi
ter içindeydik. ellerimden çekiyordu. ter içindeydik
beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi ben’i
ter içindeydik
terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
biz yakup
biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
kurbağalara geldik.
 
3
 
kurbağalara bakmaktan geliyorum
dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi
masalarda oturmuşlardı. ben oradan geliyorum
yazı makineleri, kağıt sesleri
ben oradan geliyorum.
 
önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
sonra bir yer bulup oturdum. hadi bir sigara içeyim dedim
olmaz, dedi mubaşir kılıklı kurbağanın biri
belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
olmaz ki, yakup!
peki yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
herkesin durduğu bir yere gittim. ben yakup
ya onlar kimdi
aralarına aldılar beni. artık ben hiçbir şey göremiyordum
biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekce bir yere oturmuş
onu ben duyuyordum
duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
ve “yakup” sesini ancak anlıyordum. yakubun ötesinde
birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
olmalıyım
ben, yani yakup
dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
diye düşündüm ya ben
ben, yani yakup
bütün gücümle bunu bağırdım
ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
daha başka yerlerime de baktılar
sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
ben, yakup, beni hiç kimse çağırmadı
sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. şimdi
hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
bağırdım, bağırdım, bağırdım
tanrının ayak izleri!
tanrının ayak izleri!
 
4
 
kurbağalara bakmaktan geliyorum. ben yakup
bunu yakup söyledi
yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
bir kırlangıç onu kirletmese
ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
onları hiç sevmem
ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
odamın düşünülmesi halinde bile
kimseler yoktur
biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
ve biraz da çarşılar
ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
bitmesin
çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
kirli ve eski
bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
intiharlara doğru büyüyen içinde
ben, yani yakup
kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
açgözlü, mor kurbağalara
akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
bir bardak da süt içeceğim. sonra
bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
ben
gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış yakup
uyumak istiyorum.
 
ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde
…”
edip cansever
——————–

Read Full Post »

Older Posts »