Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Tanrı Hepimizi Dualardan Korusun! – Muharrem Yıldırım’ Category

Tanrı Hepimizi Dualardan Korusun!
Muharrem YILDIRIM

Nazilerin Polonya’yı işgaliyle başlayan, elli milyondan fazla ölü, milyonlarca yaralı ve yakılmış, yıkılmış kentler yaratan İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1 Eylül (1939) “Dünya Barış Günü” olarak kutlanıyor. Şimdilerde de Bush, günün birinde “Dünya Dua Günü” ilan edilmesini umduğunu söylemiş. Eşi ile birlikte sürekli dua ediyorlarmış ve özellikle 11 Eylül sonrasında Tanrı’ya döndüklerini belirterek: “Biz de dua ettik ve bununla kuvvet bulduk” demiş. Bu dualar sonucu ‘bulunan kuvvet’lerin nice ülke insanlarını dua edemez hallere getirmesi bir ayrıntıdır! Yani kimi ülkelerde kimi insanların sürekli tüketilmesi, büyüklüğünü hayal bile edemediğimiz evrende bir toz zerresince duran dünyanın ‘ayrıntı’ oluşu gibidir. ‘Ayrıntılaştırmak’ tüketir.

Ayrıntılaştırdığımızda,
mesela,
anne-baba bir anda
kesip biçtiğimiz zamanda
üç yüz altmış beşte bir oluverir
ve sevgili, doğum ve ölüm günlere dilimlenir.
Her dilim aslını tüketir.
Çünkü istisna dediğimizin kendisi de bir kaidedir…

Günler tüketilir. Haftalar, aylar, yıllar tüketilir, ama kimi ülkelerde hiçbir şey değişmez. Bahar ağacında direnen bir sonbahar yaprağı gibidir tarihleri. Ha düştü ha düşecek dersiniz, ama ne düşerler ne de bahar yapraklarıyla kucaklaşabilirler. Kan birikmiş mor bir yara gibidir renkleri; bedeninden bağımsız kılınmış, yapayalnız mor bir yara. (Ki bu yaralara bıçak değmiştir ve bıçak değmiş bir yara artık aynı yara değildir. O, çeliğin buz gibiliği ile tanışmış bir başka yaradır şimdi. Yaradan toprağa düşen ve yeryüzü ile tanışan kan ile birlikte ne o yeryüzü artık aynı yeryüzüdür ne de kan. Kanda dolaşan, toprağın, çeliğin, yaranın ve kanın toplamına eşittir artık. Yani atoma ulaştığımız anda, o artık aynı atom değildir. Elimiz bulaşmıştır, atom da elimize. Demek artık içinde denizaltı dolaşan denizler kirlenmiştir. Çünkü o denizatlıların merakı keşif için değildi, sinsice sokulup hem denizi hem karayı vurdular ve bunu sende de bende de olan aynı dil, aynı mantık ve aynı matematik ile yaptılar. Sorumluluğumuz var. Hepimizin sorumluluğu var…)

Dünyanın evrende bir toz zerresince duruşunu düşünmekle bu yaraya odaklanmak arasında fark yoktur. Her ikisi de bahar çiçeklerinin çoğulluğunda köklerimizin tutunduğu toprağı bırakıp yürek ortası çöllerimizin kumlarını deşe deşe yalnızlığı keşfetmek gibidir. Sıcak su dolu küvetten kışın orta yerine, yani dünya savaşları ganimetlerinden ‘dünya için savaş’ nimetlerine kar tanelerince düşmek ve adlarımıza önceden planlanmış yaşamlardan, kendimiz için bir tabak aşa karıncalarca üşüşmek gibidir.

Bu yarayı düşünmek,

yüzyıllardır değişmeyen kimi ülkelerde
tarih filmleri de çekilebilsin diye
dövüşmek gibidir…

Elli milyondan fazla ölü, milyonlarca yaralı, yakılmış yıkılmış kentleriyle yüreğinden yaralanmış ve kan birikmiş yaraları mor mor kabuk bağlamış dünya için insan aklının yaratabileceği en keskin ironi: Barış Günü!

Ne oldu da zehir zehir savaş günlerinin adı ‘barış’ oldu? Bunun bir bir temenni olduğunu varsaysak bile o günlerin çok çok öncesinden bugüne savaşsız tek günü var mı yeryüzünün? Şimdi “Barış!” çığlıklarının içeriği bile savaş çağrısına dönüştürülmedi mi? Öyleyse ‘temenni’ dediğimiz şey de hep kendi tersini yaratan yanılsamalarımız mı ve ürettikleri her kelime ile bizleri mi tüketiyorlar? Örneğin ‘fahişe’yi ve kelimesini yaratan pezevenk aynı zamanda ‘sevgi’ kavramını da mı yaratmış oluyor? Şimdi gidip ‘fahişe’ denilene “Sevgi nedir?” desek suratımızın ortasına gelecek tükürüğünü hangi pezevenk temizleyebilecek?..

Bir tek kelimeye milyarlarca insanın sığdırılmışlığı bir sızıdır ve her vicdan sızımız, milyarlarca insanın ortak sızılarını örtme görevi üstlenir. Yani sızı, sızı olmaktan çıkar ve içi boş bir duygu üretilmişliğini işaretler. Bu üretim nedeniyle olmalı, artık ölüm bizden uzaksa ölüm, acı bizden uzaksa acı ve zulüm bizden uzaksa zulüm değildir ve aynı nedenle olmalı, sevginin anlamını bir ‘fahişe’ye sormaya cesaret edemeyiz, pezevenge ulaşmak daha kolaydır. Demek istiyorum ki bir kral ve dalkavukları ile aynı saraydaki filozof arasındaki farklar neler olabilir?..

Soruyu yaratan ben değilim. Bu nedenle yanıt aramaktan daha çok ilgili sarayın içine girip dalkavukların gösterisini kralın yanında izleyen filozofun yüzüne bakmak istiyorum…

Kral, dalkavuklar ve filozof. Ben sadece filozofun yüzüne bakıyorum. Çatık kaşlar altındaki kısık keskin gözleri delip geçiyor zamanın bütün evrelerini. Parmakları arasına sıkışmış dalgın sakalından kelimeler düşüyor yere. Tek tek ve özenle topluyor ve avuçları arasından saygıyla üflüyor kralın tahtına doğru. Aynı özen ve aynı saygıyla havada kapıyor onları kral ve altın tozlu bir çorbadan yudumlar taşıyan bir gümüş kaşık gibi yerleştiriyor parmaklarının ucundan diline. Artık her bir kelime bir adak, her adak bir kurban, her kurban bir bayrama dönüşebilir. Kralın kendisi de bir kurban olsa bile…

Ne demek istediğimi ben de bilmiyorum. Muhtemelen her kelimenin oluşumunda bir kral, bir dalkavuk ve bir de filozof var demek istiyorum ve her kelime hem adayan hem de kurban. Bayram samanlık seyran falan ve feşmekan. Ölüm, kıyım, yıkım, zulüm falan ve feşmekan. Vatan, millet, Sakarya, devlet, hukuk ve vergi sistemi falan ve feşmekan…

Bir tek kelimeye milyarlarca insan sığdırmak. Yani önce atoma dönüştürüp sonra patlatmak ve bunu sürekli yapmak…

Neyi anlatmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyorum. Örneğin ‘katharsis’e ruhumuzun yıkıcı tutkularından arınması denmeseydi bir başkasında gördüğüm yıkıcı tutkuların bende oluşmasına engel olabilir miydim?

Sanırım bu soruda ilgilendiğim daha çok şu: “Ruh”, “yıkıcı tutku” ve “arınmak”, hepsi birden bir tek kelimeye sıkıştırılabilir mi?

1. Bu tür sıkıştırmalar ile bizler de kendimizi aynı mengeneye sıkıştırmış olmuyor muyuz?
2. Bu tür atomize etmelerle bizzat kendimizi patlamaya hazırlamış olmuyor muyuz?
3. Yani “yıkıcı tutku” denilenin bizzat kendisini kendi ellerimizle yaratmış olmuyor muyuz?
4. Kısacası her kelime anlatmak istediğinin tam tersini yaratmış olmuyor mu?

Örneğin ‘devrim’? İnsanın yaşamla bağını koparan ne tür bir değişim olmuşsa “Bu bir devrim!” nidalarıyla sunulmuş. Tarım devrimi denmiş üreten köleleşmiş. Sanayi devrimi denmiş yine aynı. Her ülke zenginliklerine el koymak isteyen bu el koyuşun adına ‘devrim’ deyip geçmiş ve kabul ettirmiş. Oysa devrim, yaşamdan gelip yaşama gidebilmesinin önündeki bütün engelleri kesintisiz olarak ve kendi iç dinamiğiyle parçalayabilecek niteliğe ulaştırılabildiğinde devrimdir. Bu, hareketi ve değişimi, yani yaşamı ve yaşamın kesintisizliğinden bize yansıyan her daim devrim bilincini anlatır. Yaşamla arasındaki göbek bağını kesebilecek bütün oluşumlara karşı her daim konsantrasyondadır. Çünkü yaşamda kesinti yoktur. Bu, aynı zamanda tarihte kesinti olamayacağını da vurgular. Nedeni ne olursa olsun sürekliliğin kesintiye uğratılması yaşama ihanettir. Daim kılınamayan yerde ne yaşamdan ne devrimden söz edilebilir.

Yaşam, hep bildiğini okuyor. Yaşam alanına inmek istiyorsak, bildiklerimizi okumak zorunluluğumuz var. Bilmediklerimiz üzerine spekülatif sözler üretmek, bilgiyi özünden bozar. Merak ettiklerimizi bilmek yönünde attığımız adımlar kendi yalınlığında değil de ürettiğimiz sözler temelinde olduğunda, ulaştığımız bilgi değil, söz dünyasında yaratmış olduğumuzun kendisidir. Bu nedenle ulaştığımızın bilgi olduğuna çok kolay ikna ederiz kendimizi. Daha doğrusu ikna olup olmamak gibi bir derdimiz de olmaz, peşin peşin kabul eder geçeriz. Bu, aynı zamanda, sorgulama yeteneklerimizi nasıl körelttiğimizi de anlatır…

Yaşamak ile okumak arasında çok yakın bir bağ kuruyorum. Elmayı okumak isteyen, onu yaşamak zorundadır. Ağacını her mevsimde görmek, dokunmak, yapraklı yapraksız hallerini gözlemlemek, meyvesini hamdan ermişliğine izlemek ve nihayet yemek. Alınan tat ile birlikte yeni bir okuma süreci vs…

Aksi her durum, kafeste beş ıslak maymunun yanına gönderilen beş kuru maymun davranışlarını özetler. Günümüz dünyasındaki hallerimiz, söz temelinde getirildiğimiz beş kuru maymun halleridir…

Nazilerin Polonya’yı işgaliyle başlayan, elli milyondan fazla ölü, milyonlarca yaralı ve yakılmış, yıkılmış kentler yaratan İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1 Eylül (1939) “Dünya Barış Günü” olarak kutlanıyor.

Günün birinde “Dünya Dua Günü” ilan edilmesini umanlar var. Tanrı hepimizi dualardan korusun!..

Duaya içerili istek;

1. Dua edeni ortadan ikiye böler; birisi kendisi, diğeri hiçbir zaman kendisinde olamayacak olan kendisi.
2. Kendisini zorunlu olarak dua edenden uzaklaştırır.
3. Beklentiye, hayale, “bilinçaltı”na dönüşür.

…ve bunlar bilinir. Yani dua edilmesini isteyen ise beklentileri kendisinde yoğunlaştırıp, iki kişilik bile olsa, bir ‘toplumsal bilinç’ oluşturur; dilediği gibi kullanabileceği bir ‘toplumsal bilinç’. Böylece iki ayrı “duacı” oluşur:

1. Dua eden.
2. Dua edenlerin çokluğu ve daimliği için dua eden!

xyz.felsefeekibi

Read Full Post »