Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Nisan 2010

Biri vardı. Herşeyi sonsuzca idealize eder ama bunun için hiçbirşey yapmazdı. En sonunda kötü düştü, bakireliğini ve ikiyüzlü ahlakını sıcak yuvasında biat ederek birine sattı, çünkü çok korkaktı.

Biri vardı. İlk başlarda sessiz,yalnız ve acı dolu gibiydi. Şimdiyse çoğu zaman geçmiş hiç yaşanmamış gibi yapıyor, işleri yolunda gidince küstahlaşıyor gitmeyince sinsice geçmişe sığınıyordu.

Biri vardı. Narsist, kibirli ve entelektüel bir zorbaydı. Sonunda küçük bir kızın boynuna doladığı yularla ve türlü oyunlarla hayatı alt üst oldu.

Biri vardı. Haddinden fazla yalan söylerdi. Otuzüç yaşında tüm yalanları patır patır döküldü, bu yalanlar dökülmeden önce çoktan mahvolmuştu.

Biri vardı. Rol istemedi. Bir ara kendini ölüme yakın hissetti. İçe açık dışa kapalı, dışa kapalı içe açık zamanları oldu. Mola sancıları, durak noktaları, oidipal kitlenmeler, suçluluklar ne denirse densin o bir rol istemezken; yaşam zamanla gerekli rolü biçti.Güzel yanıp çabuk sönmüştü, çünkü hiç denememişti. Şimdi, içindeki köprülerin üstünden kalabalık pişmanlık ordularını karşıdan karşıya geçirmekle meşgul.(ses tonu sezinlemelerim)

Her yeni gün olduğunda birilerini bir yerlerde başka birileriyle başbaşa bırakıyorum. Herkesi birbirine teslim ediyorum. Yüzümdeki duygusal keskinlik yüzünden ve biraz da kimse bilmesin diye en zayıf yönlerimi, sürekli “güven” duyuluyorum. Kimseye doğru düzgün birşey anlatmadığımdan herkesin biriktirdiklerini ben üstleniyorum.

Bekleme nedenim, geçen zamanla nelerle nelerin bağlarını kuvvetlendireceğini görmek isteyişimdi.

Herşeyi, duygusal ya da mantıksal bir çerçeveye oturtmak gibi eski çocukluk alışkanlıklarımı da bırakmıştım artık.

İçinde aramak, dışında aramak, bedenlerde aramak,doğada aramak,sözcüklerde aramak,sesi kesildiğinde sustuğunda ölüyor insan .

Bir güç istiyoruz hepimiz.

Biz yola çıktığımızda dört kişiydik ve hepimiz ayrı ayrı yerlerde yenildik. Birimiz erken öldü,ikimiz ciddi yaralı ve hala nefes alıyor, diğeriyse zaten ve “gerçekten” hiç yokmuş.

Bazı şeyler sadece rastlantısaldı!

sadece rastlantısal…

http://anlasilamamak.blogspot.com/

Read Full Post »

“gönlümle baş başa düşündüm demin;
artık bir sihirsiz nefes gibisin.
şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
akisleri sönen bir ses gibisin.

mâziye karışıp sevda yeminim,
bir anda unuttum seni, eminim
kalbimde kalbine yok bile kinim
bence artık sen de herkes gibisin

gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
onlardan kalbime sevda geçmiyor
ben yordum ruhumu biraz da sen yor
çünkü bence şimdi herkes gibisin

yolunu beklerken daha dün gece
kaçıyorum bugün senden gizlice
kalbime baktım da işte iyice
anladım ki sen de herkes gibisin

büsbütün unuttum seni eminim
maziye karıştı şimdi yeminim
kalbimde senin için yok bile kinim
bence sen de şimdi herkes gibisin

Read Full Post »

Sisifos bir gün tanrılardan cezasına bir süre ara verilmesini ister. Tanrılar bu isteğini yerine getirip ona bir hafta izin verirler. Sisifos taşını sırtına yükler ve geçmişi, şimdisi ve geleceğine dair sorularını cevaplamak üzere Delfi’nin yolunu tutar.

Sisifos’un geleceğini ve ayrıca onun “geleceğini” çoktan bilen Delfi Kahini onu kapıda karşılar. Ve daha sonra celse başlar…

Sisifos: Ey Kahin!
Neden başkalarının duyduğu sesler Müzlerin gülüşlerinden örülü,
Cennete yürüdükleri yollara neden altın tozları serpili,
Ve benimkiler neden dikenli ve çamurlu?

Karlı yamaçlarda boy veren bir kardelenim,
Neden böyle benim kaderim?

Kahin: Bir soru sorulduğunda cevap çoktan verilmiştir,
Aradığın şey cevapta değil, soruyu anlamakta gizlidir.

Sisifos: Birisinin gün doğumunda orman dediği yerde,
ben çiğ damlalarından yansıyan ışık hüzmelerini görüyorum…

Sağır kulaklara düşmeyen kıpırtılarını kalbin, konuşmalarda,
yalanı ve doğruyu ele veren itirafını duyuyorum…

Sanki burdayım, ama burdan değilim,
Yürüsem de sanki karanlık bir çöldeyim…
Evrene bakışımı dosdoğru anlatamayan dilimin,
Etrafımda yarattığı hayalet denizi ile çevriliyim…

Kahin: Yıldızları karanlık gece değil mi parlatan?
Uzak ve dingin ruhları kırılır mı hiç yalnızlıktan?
Maskelerin takıldığı ışıltılı şehirler azaltır sayılarını ama,
Engin göklerde onlar her zaman fazladır birden, ikiden, ondan…

Sisifos: Peki şimdi ne yapacağım?
Sırtımda yaşamın yükü bu taş, hep o bildik tepeyi arşınlayan şu ayaklarım,
Yalnızlık, aynılık, anlaşılamamışlık ve tüm bunların üstüne farklılığım,
Hades’in cehenneminden beter bu mahkumiyetten nasıl kurtulacağım?

Kahin: Ey Mutlu Sisifos!

Nasıl ki güneş vurduğunda açılır Apollon Tapınağı’nın kapıları,
Işık girsin diye kenara çekilen perdeler gibi kurtulacaksın dertlerden,

Genç bir kısrak gibi zincirlenemez iraden,
Seni ilk defa kendi tepen yerine buraya getiren,
Cevaplar soruda çoktan verilmiştir, bakış aynada çoktan yansımıştır,
Tüm evrenini yeniden,
Aldığın taşla inşa edeceksin
YERDEN!…
Tüm evrenini yeniden,
Attığın taşla inşa edeceksin
YOKTAN!

Sisifos taşını yeniden sırtına yüklenir ve cezasını çekmek üzere yola koyulur. Artık yüzünde bir gülümseme vardır; mutludur… :)

Read Full Post »

“Yine de özlüyordum onu. Geri gelen arzunun ve nefretin dehşetiyle ürpererek. İnsan ancak sahip olamadığını ve kaybettiğini bu kadar özleyebilir.

Beklediğim değil, beklemekti beni yaşatan. Ferda bir bekleme öznesiydi. Beklemenin olağanüstü büyüsüne bağlanmıştım ben asıl. Geceler tatlı bir bekleyiş hüznüydü. Perperişan bekleme nöbetiydi. Kağıtlara dökülen kahır dolu cümlelerin havai fişekler gibi patladığı görkemli bir koma töreniydi. Gün ışığının kaypaklık ve iyimserliğine, doğanın akıl çelici işaretlerine ve ansızın uç verecek küçük sevinçlere kapılıp beklemekten caymayayım diye gün ortasında bile “gece” yazıyordum sayfa başlarına.
Sabaha karşı yatıyor, sessizliğimin içinde sürüp giden şiddeti açığa vuran rüyalar görüyordum. Ne kadar korkunçsa o kadar doğal geliyordu bana gördüklerim. Ne kadar ateşliyse o kadar soğuk. Ne kadar inanılmazsa o kadar inandırıcı ve tuhaflığı ölçüsünde gerçek.
Ruhumu hafifletse de dayanıksızdı bu rüyalar. Gecenin dünyasına, karanlığa aittiler ve gün ışığında solmaya mahkumdular.”

Read Full Post »

Yedi Benlik

Halil Cibran
 

Gecenin en sessiz saatinde yan dalmışken yedi benliğim birlikte oturup fısıltıyla tartışmaya başladılar:

İlk Benlik: Bütün bu yıllar boyunca burada bu delinin içinde günlerle onun acısını yenileyip gecelerle kederini tekrar oluşturmak dışında hiçbir şey yapmadan oturdum; artık bu yükü daha fazla taşıyamayacağım ve baş kaldırıyorum.

İkinci Benlik: Sen benden daha şanslısın kardeşim, çünkü bana bu delinin neşeli benliği olmak düştü. Onun kahkahalarıyla güler, mutlu saatlerinde şarkı söylerim ve üç kanatlı ayaklarla dans eder gibi onun parlak düşünceleriyle dans ederim. Güçsüz varlığım karşısında baş kaldırabilmeyi isterdim.

Üçüncü Benlik: Ya bana, vahşi tutkuların ve hayali arzuların alevleriyle yanan sevgiyle kurtulan benliğe ne demeli? Bu deliye baş kaldırması gereken sevgi hastası benim.

Dördüncü Benlik: Hepinizin içinde en mutsuzu benim, çünkü bana iğrenç bir kin ve yıkıcı bir nefret dışında hiçbir şey verilmedi. Bu deliye hizmet etmeye baş kaldırması gereken benim, Cehennem’in karanlık mağaralarında doğmuş olup fırtınaya benzeyen benlik.

Beşinci Benlik: Yo, o benim, düşünen benlik, tuhaf benlik, aç ve susuz benlik, bilinmeyen ve henüz yaratılmamış şeylerin arasında dinlenmeksizin gezinen benlik; baş kaldırması gereken sizler değilsiniz, benim.

Altıncı Benlik: Ve ben, çalışan benlik, zavallı işçi, sabırlı elleri ve arzulu gözleriyle görüntülerden günleri yaratan ve şekilsiz maddelere yeni ve ölümsüz şekiller veren ben bu yorulmaz deliye baş kaldırması gereken sadece benim.

Yedinci Benlik: Hepiniz bu adama baş kaldırmaktan ne kadar uzaksınız, çünkü her birinizin işlerini yapması için önceden belirlenmiş bir yazgısı var. Ah, oysa ben kendi yazgısı olan sizin gibi miyim? Benim hiçbir şeyim yok, ben hiçbir şey yapmayan, siz hayatı tekrar şekillendirirken sessizlikte oturan, hiçbir zaman hiçbir yerde olmayan benliğim. Baş kaldırması gereken siz misiniz, yoksa ben miyim, komşular?

Yedinci benlik bunları söylediğinde diğer altısı ona acıyarak baktılar, artık başka hiçbir şey söylemediler; ve gece daha koyulaşırken birbiri ardından yeni ve mutlu bir boyun eğmeyle uykuya teslim oldular.

Fakat yedinci benlik her şeyin ardındaki hiçliğe bakarak gözlemeyi sürdürdü.

Read Full Post »

Zakkum

-Bu bitkiyi yiyen,
ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir-
sağ elinde seni İstanbul’a götüren tren bileti
sol elinde sabaha kadar kestiğin dört kirpik
üçüncü elinde
senden sonra içeceğim
kilometreceler tütün
tonlarca alkol
yüz binlerce yalnızlık

yani sen demesen de ben anladım
gözlerinden okuduğum acıyla
şimdiye kadar ok…umadığım kitapları da anladım
Romeo,Shakespeare’i öldürmeli
Romeo,Shakespeare’i öldürsün!

kan tükürüyorum girdim her meclise
oksijen bile bana dokunuyor artık
ciğerlerim bölünüp her gece
yetmiş bir afrika çıkıyor içimden
aklımda sen aklını yitirinceye kadar
aç kalıyor afrikalı siyah çocuklar
Romeo,Shakespeare’i öldürmeli
Romeo,Shakespeare’i öldürsün

adını duyan gün
nüfus kağıdını gören devlet memuru
ve anlamlı şarkılar
hala insan mı diyor sana?
bu yalan!bu yanlış!
bir milim bile acımıyorum artık gözyaşına
Romeo,Shakespeare’i öldürmeli
Romeo,Shakespeare’i öldürsün!

kalbini seccadelerin üstüne koyup
dua ediyor musun?
yoksa Baba’nı aldattığın odalarda
Allah’ın telefon numarasını mı buldun?
daha yoksa
dünyaya yeni bir din inmesini gerektirecek kadar
büyük mü acın?
bu yalan!bu yanlış!
bir cehennem kadar dehşetli olsun
benden sonra yaşayacağın yalnızlık
Romeo,Shakespeare’i öldürmeli
Romeo,Shakespeare’i öldürsün!

traş olmam,sokağa çıkmam,alışırım
insan olmaktan vazgeçer,buna alışırım
her yıl
aralık ayında
birkaç kez intihar eder,alışırım
bu gemiyi,onu yüzdüren denizle birlikte
kıyamete batırır,alışırım
Romeo,Shakespeare’i öldürmeli
Romeo,Shakespeare’i öldürsün!

içimde ölü bir zakkum var
o zakkumun içinde
uzun uzun ölü yatan
biri erkek,diğeri kız, iki çocuk
haramdır sana verilen sevda
kanını inkar eden kalpler gibi
bu harama alışırım
Romeo,Shakespeare’i öldürmeli
Romeo,Shakespeare’i öldürsün!
19-N-10
Cehennem

Jan Ender CAN

Read Full Post »

öуLe çσк кi özLємLєяiм :
Yaklaşıyor sonbahar
Ölümün adı dokunuyor dudak uçlarıma
Yeşil bir sis
Karanlığımı bölüyor
Ve bir ses;
“hadi öl!” diyor
Alnıma düşen çizgilerin
Parantez içlerine mahsur kalıyor hayat
Asfalt çizgilerinde kayıplığım artıyor

Sokaklar büyüyor adımlarımda
Gidilmeyen tüm şehirler “sen” oluyor
“ben” yabancı bir çığlık kalıyor düşlerine
Varlığıma bir sıfat biçilmiyor derinlerinde
Dilimden düşen son yalanım!
satır aralarımda bulunmazsın.

Kaç kalan olmanın paydasında yazıyor ki adım?

Verilmiş sözlerden inciler dizerken bileklerime

İnandığım tüm sözcükleri

Unutulmuş cümlelerin içine sığdırdı “her kimse”

//…

Şimdi ise
Sularımda yağmalanırken ateş

Devrik bir cümle oluyorum

Yalan-yanlış sevdiğim tüm masallara…

Read Full Post »

Older Posts »