Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Haziran 2009

izlemek için:

http://fatihpinar.com/m_tarlabasi2009.asp

Reklamlar

Read Full Post »

Cumartesi annesinin bakamadığımız siması

 

 

[Yorum – Yıldız Ramazanoğlu]

 

 

Fotoğraflar albümlerden çıkarılmış, büyütülüp şeffaf plastikle kaplanmıştı. Galatasaray Lisesi’nin önünde oturan yakınlarının elinde bize doğru çevrilmişti, yıllarca görmeyen, duymayan, susan ve sorumluluktan kaçan bizler, başımızı çevirip bir bakarız belki diye.

 

Önümüzden hiç bakmadan yürüyüp gidenler, pencerelerden istihzayla seyredenler, gülüşenler…

 

Ateş annelerin, babaların, kardeşlerin, amcaların, dedelerin yüreğine düştü elbette. Kaybedilen kocasının, oğlunun her gün bir köşeden çıkıp geleceği, kapıyı çalacağı umuduyla genç kadınların saçları ağarmış, babalar, ağabeyler dede olmuştu. Bu kötülükleri yapanlara gerekli tepki gösterilse bundan sonra böyle sapkınlıklara yönelecek olanların da durup düşünmeleri, kaygılanmaları, belki özeleştiri yapıp insanlık yoluna adım atmaları sağlanmış olacaktı. İnsanların keyfi olarak alınıp kaybedilmeleri sadece Türkiye’de yaşanmadı. Dünyada iç ve dış kalmadı artık. Acılar ortak ve çözümler de maşeri vicdanın sesinin gür çıkmasına bağlı.

 

Yetmişli yıllarda Arjantin cuntası, muhalifleri ya da hoşuna gitmeyen insanları alıp götürüyor ve hiçbir haber alınamıyordu. O büyük baskı ortamında başkent Buenos Aires’in ünlü meydanı Mayo’da her perşembe ‘Plazo del Mayo Büyükanneleri’ adıyla toplanan kadınlar ve kayıp yakınları her türlü zorluğa baskıya ve tehdide göğüs gererek çocuklarını ve eşlerini aramış, çoğuna da ulaşmayı başarmışlardı.

‘Cumartesi Anneleri’nin de bu mücadeleden etkilendikleri söyleniyor. Cumartesi Anneleri her cumartesi saat on ikide Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanıp sayıları binlerce olan yakınlarını arıyorlar. 27 Mayıs 1995’te başlayan bu arayış, baskılar yüzünden 200. haftada 13 Mart 1999’da sonlandırılmıştı. 7 Şubat 2009 itibarıyla tekrar toplanmaya başladı anneler, akıllarından bir an bile çıkmamıştı evlatları. Destek vermek için gittiğimde hiçbir şey konuşamamış, sadece sağanak halinde yağan yağmurda ıslanmıştım onlarla. Sonra anladım ki ıslanmasınlar diye resimleri toplayıp büyük bir poşete koymaya çalışan genç kız, babası evden alınıp götürüldüğünde küçücük bir kızmış ve hâlâ bekliyor babasını. Her açılan kuyudan haber bekliyorlar. Burada mezarı belli olan, akıbeti ortaya çıkarılan, bayramda baş ucuna gidip dua okuma, ağlama şansı olan kayıp yakınları şanslı addediliyor.

Seyhan on iki yaşındayken Dargeçit’in Ulaş köyündeki evinden babasının, annesinin, kardeşlerinin gözleri önünde bir baskınla alınıp götürülmüş, gidiş o gidiş. Ağabeyi Kadri Doğan, ‘Ne yapar ki on iki yaşında bir çocuk, ne yapabilir ki?’ diyor hâlâ hayret ve acı içinde.

Bu bölgede Türkler, Kürtler, Araplar, Acemler ve 72 millet yüz yıllardır belli bir ahenk ve kardeşlik içinde yaşadı. İnsanların dar bir kalıp içine sokulması, tek tipleştirilmesi uğruna başladı bütün zulümler. Haksız tutuklamalar, cezaevinde insanların hayatını karartma, işkenceler hatta sorgusuz infazlar yaşandı. Fakat kayıpların yakınlarına yaşatılan acı, umutla acı haber arasındaki o ince çizgide yıllarca bekletilmek nasıl da benzersiz bir zulümdür. Ne kadar empati yapmaya çalışsak da yaşayan bilir.

 

Bir anne ya da baba için evladının kaybolması dünyanın en büyük acısı. Fakat burada haklarını aradığımız insanlar kaybolmadı, maalesef gündelik yaşamları içinde evlerinden yürüdükleri yoldan, okuldan, işinden, gücünden alınıp bir baskı biçimi olarak kaybedildiler. Baskı ve şiddetin vicdanlarda en çok yara açan yöntemlerinden biri olsa gerek “insan kaybetme” politikası. Farklı siyasi ve etnik kimliklere mensup insanların yanı sıra adli nedenlerle alınan insanlar da gözaltında kaybedildi bu ülkede. Akıbetlerini öğrenmek isteyen yakınları tehdit edildi.

 

Cunta ya da faşist bir yönetim bile olsa bir hukuku olmalı, buna uymalıdır. Bu yaşananlarda hiçbir insani ilke ve hukuk yok. “Devlet bazen rutinin dışına çıkar, bazı sorunlar hukukla çözülmez” denilerek bu vahşi uygulamalar gerçekleştirildi. Birtakım yetkililer, siyasi çevreler ve toplum sessiz kalarak yapılanlara göz yumdular. Bugün bu ülkede kızlar annesini öldürüyor, komşular birbirine kastetmeyi düşünebiliyorsa bunun en başta gelen nedeni ülkeyi zehirleyen, insani havayı kirleten, adaletsizliğin, kötülüğün sıvı gibi yayılmasının yolunu açan ağır hak ihlalleridir. Faili meçhuller, gözaltında kayıplar ve sorgusuz sualsiz alıp götürmeler… Annelerin saçları ağarıp babaların beli bükülürken hiçbir şey olmuyormuş gibi normal hayatımıza devam edip bu vahşete, duyarsızlığımızla suç ortaklığı yapmamız. Aslında kaybedilen kardeşlerimizle birlikte biz de karanlığa gömüldük, kaybettik içimizdeki cevheri. Öldük onlarla beraber farkına varmadan. Yapanlar da öldü bunu göremeseler de, içleri karardı. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Öldürdüler bir yanımızla hepimizi. Bu kayıp meselesi Türkiye’nin dibe vurduğu yerdir. Bir an önce kayıpların bulunması, faillerinin yakalanıp hesap vermesi lazım. Yerler ve gökler adaletle ayakta durur çünkü. Sağlam bir adalet duygusu olmadan, her bir insan teki ötekiyle eşit ve güven içinde olmadan bir ülkenin, bir milletin önü açılamaz. Kayıp annelerinden Kadriye Ceylan konuşurken Galatasaray’da kızgın güneşin altında oturuyorduk yan yana. Biricik evladı Tolga Baykal Ceylan, Kırklareli’ne bağlı bir belde olan İğneada’ya tatile gitmiş, bilinmeyen bir nedenle kaldığı çadırdan 10 Ağustos 2004’te savcılık gözaltına almış ve bir daha haber alamamış yavrusundan.

 

İşletme mezunu, dokunsanız kırılacak kadar ince, genç bir kadındı. Belli ki içi paramparça. Tek evladına bir hiç muamelesi yapılmış. Çok emek vermiş, nice güçlüklere göğüs germişti onu okutmak için. Yüzümüze bakmadan, ‘Her gün her an ölüyorum, her gün her an çürüyorum, her gün her an ah! ediyorum.’ derken ürperdim iliklerime kadar. Önce kalp krizi geçirmiş, şimdi de lösemiye yakalanmış. ‘Gelecek Anneler Günü’ne çıkmam ben’ derken ona verecek bir teselli bulamadım. Sadece oğlu ne için alındı, ne için kaybedildi, akıbeti nedir bunu bilmek istiyordu, başka bir ilacı yoktu. ‘Bir suç işlemişse neden normal yoldan tutuklanıp yargılanmadı? Hiçbir insan bunu hak etmez, hiçbir dinde hiçbir yasada bu olmaz.’ derken sesi zor çıkıyordu ciğerlerinden.

O fısıltıyla ah! derken, iki harften oluşan bu nida, ağırlığıyla hepimizi ezecek güçteydi.

YILDIZ RAMAZANOĞLU

 

 

Read Full Post »

Etki…

bir kadın arkadaşım bana bir kadın fotoğrafı yolladı, ben de ona bir erkek fotoğrafı…

Monica-Bellucci_Wallpaper[1]

near perfect…

dalgın_

Read Full Post »

Alınyazısı…

b589892f5f365db3b722ef4f1245ec2b

Read Full Post »

-Daha kaç kez ıskalayacağız hayatı olric?


-Oklarımız bitene kadar efendimiz.

 

 —————————————-

 

-Olric, bana edilgen bir kelime söyler misin?

 

-Emin misiniz?

 

-Evet Olric. Hem de en yakıcı olanını söyle!

 

-Silinmek efendimiz. Yeterince edilgen mi?

 

-Fazlasıyla edilgen…

 

 

———————————

 

 

-Düşünmek sizin haddiniz değil efendimiz, düşünmeyiniz…

 

-Ama ünlü filozof Descar…

 

-O Descartes efendimiz, siz filozof değilsiniz. O düşündükçe var olabilir, sizse ancak yok olursunuz.

————————–

Ayşe Şahin – altı numara

Read Full Post »

GÜNAHKAR

 

Ve günahkar harf gelip koynuma girdi.

 

 

Diyeceklerim boğazımda düğümdü. Zordu. Terk edilmiş bir duygu artığıydım ve demek istediğim çok şey vardı. Tek bir günah her şeyi çözebilirdi. Günahkar bir harf her şeyin intikamını alabilirdi. Ona sıcaklığı ve yasakları vaad etmeliydim. Onu ikna etmeliydim, uykuma ortak etmeliydim. İçim dinmek bilmeyen bir işkence manzumesiydi. Mutsuzdum! Parmak uçlarımda bir günaha ihtiyaç duydum.

 

Ve kelam, gelip önce dilimden girdi içeri. Islak, yapışkan, çığırtkan. Affedilmesi güç, acısı haz verici, unutması kolay, intikamı sivri.

 

Gitmesini ben mi istemiştim? Canımı yakıyordu. Öyleyse neden özledim. Neden istedim. Ben onu hiçbir zaman sevmedim. Cesaret. Hayır, bende yok. Bir önemi yok bir önemi yok. Gitti. Gitsin. Umrumda değil. Sadece birazcık intikam benim istediğim. Tek bir sözcükle kesmek onun şah damarını. Ömrü boyunca kanatmak. Sokağa atılmış bir ağlayış artığıydım. Hep boşa aktım. Boşa aktım.

 

Ve cümle, derimin altından sızdı. Tırnak diplerimden başladı, saçımın tellerine, bileklerime, kirpiklerime ince bir sızı bıraktı. Kayıp durdu bedenimde bir ez cümle. İntikam, bir şehvet anı gibi gözlerimi kapattığım yerde. Bir harf diyorum, bir cümle!

 

Söyleyeceklerim yarım kalmamalı. Hepten gitmelisin, arkanda bıraktığın ince, uzun, esmer lekeyi de kuşlara yem etmelisin, kimse bulamamalı seni. Bulunmamalısın. Toprağın altına sızmalısın. Kanımdan boşanıp… Kendi kansızlığına bulaşıp… Beni artık rahat bırakmalısın.

 

Ve harf. En son nefesimden çıkıp havaya karıştı. Tüm günahından, kininden ve intikamından boşluğa bir kelam bir cümle bir ses artığı bıraktı: Geride “kal” diyen suskun bir bakış “kal”dı…

Deniz Depe

 (http://altinumara.blogspot.com/)

Read Full Post »

GetAttachment

eşeklerle uğraşacağına çocuklarla uğraşan bir ülkede yaşayınca, fıkralar da karıştı, hadi hep beraber anıralım: parayı veren düdüğü çalar, ister düz düz çalar, ister ters ters…

-zafere teşekkürler

Read Full Post »

Older Posts »