Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Eylül 2009

hermetic birds…

Hermetic_birds

Reklamlar

Read Full Post »

Eğer şimdi durursak her şey paramparça olabilir/ Çünkü işin aslı şu an durursak/ Düşeceğiz

Peçetenin üstüne fırçanın en ince ucuyla bir noktalık boya bıraktım. Yayıldı. Büyüdü. Genişledi. Aceleyle peçetenin kenarlarını kıvırdım. Üflemeye başladım. Kurudu. Sigaramı yaktım. Nefes… Biraz daha. Peçeteye dokundum. Kupkuru. Sigaradan aşağı dudak büken külü kenarları kıvrık peçetenin ortasına döktüm.

İşte benim felaket tablom da bu!

Hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini sandığım her an, zihnimde en büyük yeri kaplar. Duygu yoğunluğundan terbiye edilmiş tüm hücrelerimi zihnime akıtırım o vakit. Ve bu elime geçen en zehirli şeydir. Çünkü zehir, terbiye eder. Çünkü çok sevgili anneniz bile elinizi bir kez olsun kızgın sobaya değdirmenizi izleyecektir. Benim zehrime gelince: belleğim. Piyanonun başında duyduğu tüm sonatları katleden bir çocuğa kızan müzik öğretmeni gibi duran belleğim. Geçmiş sürekli peşinden gelecek. Kimsenin seni senden daha iyi tanımadığını söyleyecek önce. Hangi yolda , nerede ve nasıl düşeceğini uzun uzun anlatacak sana. Katlettiğin şarkılara gelince… Eğer onları katletmeyi sürdürseydin, belki de çağının en yaratıcı müzisyeni sen olacaktın. Her neyse… Dedim ya benim en büyük zehrim belleğim. Durup durup uyarıyor beni.” Dokunma , yanarsın” diye. Dediğini dinliyorum. Dokunmuyorum da yanmıyorum da. Sobanın bir kışı bitirdiğini aklıma bile getirmeden odayı terk ediyorum.

Benim en güçlü zehrim: belleğim.

Eğer şimdi dokunursak her şey dağılabilir/ Çünkü işin aslı şimdi dokunursak/ Yakalanacağız

– Neyden korkuyorsun? Yakalanmaktan mı?
– Hayır dokunacak bir şeyimizin kalmamasından.

Avcumun ortasına iki ceviz bırakıp gitmişti. Kahverengi, dolgun, sert çizgili iki ceviz.Görünürde pek farkları yoktu.Birincisini kırıp mideme indirdikten sonra ötekini kırmaya çalıştım. Daha sertti. Mermerden yapılmış sarı kültablasını alıp birkaç kez daha vurdum. Parmağım incindi. Sorun da değildi. Kırıldı sonunda.

Çürük.

– Belliydi böyle olacağı zaten. Herhalde hikâyenin bu yanını çok uğraştığın şeyler bazen iyi sonuç vermez diye uydurdun.

– Hayır. Bazen bazı insanlar kendilerini korumak adına öyle bir kabuk örtünüyor ki kendilerini kendi içlerinde çürütmekten başka da bir işe yaramıyor bu. Ve sen de bunlardan biriysen eğer sözüm sana: buradaki bir cevizin sert kabuğunu kırmakla uğraşırken, ki içi dolu değildi, ötekilerin de ham vakti geçmiş bulundu. Oysa sen bir elmayı bile elini kesmeden soyamadın.

– Çünkü yediğim elmaları soyan da var dilimleyen de.

– O senin elman değil. İkram.

– Onun da değil ama. Kim kendisine ait olan bir şeyi başkasına verir ki?

– Cevizi kırmakla vakit geçiren bir insan sahip olduğu en büyük şeyi o cevize vermiştir artık. Zamanını.
Eğer şimdi konuşursak herkes duyabilir/ Çünkü işin aslı şimdi konuşursak/ Haykıracağız

Sabaha karşı bir vakit… Yastığım başımın altından aniden çekilmiş. Gördüğüm rüya yarıda kalmış.

– Bunun adı hayalkırıklığı.
– Değil. “Hayal” ve “Hayat” arasında ince bir çizgi var, bir daha bakarsan. Birbirine çok yakın gibi dursa da ilkinde sadece hissedersin, ötekinde yaşarsın. Yastığınıysa uyanman için çektim başının altından.
– Ya hiçbirini gerçekleştiremezsem dibe batarsam yani? Bir iz bırakamazsam dünyada?
– Dibe batmak mı? Bir taş dibe batarken yüzeyde çember halinde izler bırakır. Bundan taşın haberi olmaz o ayrı.

Yatağımdan kalktım. Yastığımın altında ceviz kabukları…

Sinem Sal

Read Full Post »

Yalnızlığına kaç dostum ve oraya, sert ve sağlam bir havanın estiği yere. SENİN YAZGIN SİNEK KOVMAK DEĞİLDİR.

Read Full Post »

Kaçış…

İnsan bir ceylan gibi kendinden kaçar ve bir çita gibi her zaman onu kovalar…

Read Full Post »

My way…

“I faced it all and I stood tall;
And did it my way.”
(Hepsiyle yüzleştim ve dimdik durdum
Ve bunu kendi usulümle yaptım)
– Frank Sinatra / “My Way”

Read Full Post »

“Adam (İstanbul), Kadın (xx)
ve Sıkılmış Bir Soru İşareti”

“SEN ÇÖZÜLDÜKÇE BULAŞANSIN!”

Adam
ellerine baktı
serçe parmağından bir kadın kustu

kadın
içtiği şarabı yağmur belleyip 
bulutlara küfretti
kullandığı dil bilinmiyor…

adam
adamlığını uyuz bir kedi mırıltısı sandı

kadın
öküz görmüş kanguruyu aşk sandı
çeyiz sandığını yele verdi
tufan eşliğinde

adam
hadım bir oğlana su döktü
siyah balgam tükürdü
adına aşk dedi

kadın
kalemi kovdu ülkesinden
d-ar-ağacına kar yağdı 

adam
ses(n)sizlik topladı d-ar-ağacından
koyacak yer bulamadı
yar yanağından gayrı…

kadın
sanki en son günüymüş gibi
sarıldı sevdiğine
sakındı onu
kendi yüzünden bile…

adam
sanki hiç gitmeyecekmiş gibi
geliyordu…

kadın
sanki hiç bitmeyecekmiş gibi
dinliyordu…

adam
sokak lambasının ışıltısında
arıyordu sevdiğini…

kadın
sevdiğinin ışıltısıyla
arıyordu kendini…

adam
sustukça neyin içine
sığmıyordu,
konuştukça neyin dışında
kalıyordu?

kadın
harflerin, ruhuna sinmiş
kokusu yüzünden,
susuyordu…

adam
bu şehrin nesi oluyordu?
ve bu şehir neden
kuş kokuyordu?!

kadın
o! şehrin parmak izi miydi?
bu yüzden mi yakalanıyordu yoksa
her işlenen suçta!

adam
nedeni bilinmeyen bir gün ortasında
o ilk “merhaba”daki çocukluğuna sığınıp
saklambaçta sakladığı çocuklarını
saatlerce bulamadı…

kadın
özrü bilinmeyen bir gün ortasında
o ilk “seviyorum”daki heyecanla
saklambaçta sakladığı çocukluğunu
saatlerce bulamadı…

zamansızlık içinde sıkışmış ve içine sıkıntı basmış bir soru işareti
– “adam”ın ya da “kadın”nın neresinde kendine bir yer bulabilir? bilinmiyor…
mevsim “adam”ı, “kadın”a gitmeye çağırıyor.
“kadın”, “adam”ı mevsimine çağırıyor.
“dış”ardaki insanlar düşündürüyor onları…

– insanı “dış”laştıran ne? biliniyor…
çürümüş suretlerin yorgunluğu yoruyor onları.
yorulmak mı yoğunlaştırıyor yoksa onları?
sürüklendikleri bir hayat değil istedikleri
sürünmek istedikleri, baharın kokusu sadece
bir de y-ar yaraları
söz bittiğinde başlıyor o derin bilmece
sıcaktan titremek gibi yaz ortasında
tam ortasından denize dokunmak gibi
su suskunluğu yaşanan
“kullandıkları”; şimdiye kadar yazılmamış, bilinmeyen bir dil
bilinmeyenden korkulduğu gibi, bilinmeyeni yaşayandan da korkuluyor bu memlekette!
gece sorulan soruların cevapları, bir diğer geceyi hazırlıyor kendi içlerinde
sabah sadece güneşi sevindiriyor bu saatlerde

– sorular cevaplara acıkıyor, karın ağrısı açlıktan mı geliyor? bilinmiyor…
şiir bir tebessüm edasıyla düşüyor yar-yüzüne
gökyüzünün kokusunu taşıyor harflerinde
şiir bir çığlık gibi duruyor gecede
yaralayıcı sessizliğe karşı alınan bir siper misali

– şiir; ilk sözlerinden mi oluşuyor çocukların? bilinmiyor…
yıldızını yadırgayan gece gibi duruyorlar bu mevsimin içinde
“adam” ve “kadın”
çıkılmamış yokuşların eşiğinde yorgun atlar gibi soluyorlar

– yokuşlar yorulmaz mı ki çıkıla çıkıla? bilinmiyor…
bir çiçek soluklanamadan soluyor ya, bahçenin birinde
iflah olmaz artık hiçbir bahar bundan böyle!!!
gözlerini bir düşün eşiğinde düşürmüş “adam”
biliyor ki gözle görülmez hiç bir düş ve düş-meden görülmez hiçbir gerçek!
düş!
“gerçeğin” peşinden koştukları için mi yakalayamıyorlar insanlar “gerçek” olanı?
şehir kokan adımları mı ürkütüyor gerçeğin o ceylan edasını?
için için yanan insanın acele‘si olur mu “gerçeğin” yolunda?!
acıları dillerinden “aşağı”ya inmeyen kişiler var etrafında
“adam” ile “kadın”nın
acıların büyüklüğünden mi boğazlarında kalıyor geceler?

– hecesiz ağrılar nasıl solunur? bilinmiyor…
“dil çıplak kaldığında yazı ısıtır bizi, yazamadığımızda içimiz neden üşür be adam” diyor “kadın” bir suskunlık sonrası…
konuşmak yetmiyor felaketi anlamaya ve de anlatmaya
felaketin de bir özrü var aslında tüm yaşananların ardında
susmak ne de uzak duruyor “dış”ardaki yaşamlara…

– “kendi”ne bakışla hangi insan kör olabilir? bilinmiyor…
dillerde o hep bildik sözcükler
suskunluğa işlemiş yaranın, yankısı başka olur insanda

– aynaya çizilen suret ayna kırıklarına karışır mı? bilinmiyor…
ölümlü konuşmak, ölümle konuşmak ve ölüme konuşmak
salt bedene ait olan şeylerin tükenmesi diye okunduğunda “ölüm”; birden anlaşılır oluyor
“dış”ardakiler, aslında tükenecek olanla tüketiyorlar “kendi”lerini
sağdan sola, yukardan aşağıya “batak” olan bu bilmece
“ben çözmek istemiyorum seni sen çözüldükçe bulaşansın!”
ölüm nedir? ölmeden kim, nasıl bilebilir?
bilinebilirse eğer o zaman yaşam; ölümün karşıtı değildir!

– yaşamın anlamı asıl “ölüm” yaşandığında mı bulunabilir? biliniyor mu?

(http://www.mavimelek.com/)

Read Full Post »

Yok…

Tuhaf bir korku duyuyorum geçmişten gelen, bedensiz ve bir o kadar canlı, nedensiz bir korku bu, tüm nedenlerin hiçliğinde yuvalanıp gizlenen ve geceleri varlığımı tehdit eden. Kehanet gerçekleşiyor, tüm korkuların kaynağı bedenimde bir solucan misali kıvrılarak ilerliyor. O, ruhumu çağırıyor, nefes aldığım her saniye oyalandığı zamana kızıp giderek artan bir bunaltı yaratıyor. Duyuyorum, hissediyorum, varlığını kanıtladığı görünümleri yok sayamam. Bu aslında ince bir çizgi fakat ben kör oldum. Umut edecek bir son ya da beklemeye değecek bir gelecek yok. Ben çoktan öldüm, ben bir kenara yığılmış çürümeyi bekleyen milyonlarca cesetten biriyim yalnızca. Onlarla birlikte öldüm, onlarla birlikte yaşama şansımı yitirdim.

O, zamansızlığın gezgini. Ruhum reenkarne olamayacak kadar toy fakat bir yanım insanın varlığı kadar eski. O, zamansızlıkla birlikte var oldu ve ben beraberinde götüreceği ruhlardan yalnızca biriyim. Bu acı, bu acı onun bana yüklediği zamansızlıkla ilişkili, ruhun zamansızlığıyla. O çağırıyor, o mutluluk vaatlerinden uzak yalın gerçeğe çağırıyor. Zaten hiç var olmaması gerekeni dönüştürmeye, ateşe…

http://rezzzidu.blogspot.com/

Read Full Post »

Older Posts »