Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Cioran’ Category

Cioran…

“Hiçbir şey kendi ilkel temeline, kökenlerinin çağrısına direnme zorunluluğu kadar mutsuz kılmaz kişiyi. Tebessüme indirgenmiş, kibarlığa ve ikiyüzlülüğe koşulmuş, rakibini sözden başka bir yolla yok edemeyen, ister istemez iftiraya yönelen ve o görünmez hançerle, bir tek kelime marifetiyle, harekete geçmeden öldürmek zorunda kaldığı için mutsuz olan o medenileşmiş kişinin ıstırapları bundan kaynaklanır.”

Kırılganlığımızı bize hatırlatan, belirli bir derdin bir anda ortaya çıkıvermesi değildir: Zamanın bağrından aforoz edilmemizin elikulağındalığını bize gösterecek olan, daha muğlak, ama daha şaşırtıcı uyarılar durur önümüzde. Tiksintinin, bizi dünyadan fizyolojik olarak ayıran o hissin yaklaşması, içgüdülerimizin sağlamlığının ya da bağlandığımız şeylerin dayanıklılığının ne kadar tahrip edilmeye açık olduklarını ortaya çıkarır. Sağlıklıyken, tenimiz evrensel nabzın yankısı hizmetini görür ve kanımız onun ritmini yeniden üretir; potansiyel bir cehennem gibi bizi gözleyen ve aniden ele geçiren tiksinti içinde ise, bir yalnızlık garabetleri bilimi tarafından tasavvur edilmiş bir canavar kadar tecrit edilmiş durumdayız.

Canlılığın kritik noktası –bir mücadele olan- hastalık değil, her şeyi dışlayan ve arzuların taze hatalar doğurma kuvvetini ellerinden alan o belirsiz dehşettir. Duyular hülasalarını yitirir, damarlar kurur ve uzuvlar artık kendilerini işlevlerinden ayıran aralığı algılayamaz. Her şey yavanlaşır: yiyecekler de düşler de. Maddede rahiya, rüyalarda da bilmece yoktur artık; gastronomi de metafizik de iştahsızlığımıza eşit derecede kurban olurlar. Saatler boyunca, başka saatleri bekleriz; zamandan artık kaçamayan anları, bizi yeniden sağlığın vasatlığına… ve tehlikelerinin unutuluşuna sokacak anları bekleriz…

Mekânın doymak bilmezliği ve geleceğe yönelik bilinçdışı bir açgözlülük olan sağlık, olduğu haliyle hayatın düzeyinin ne kadar yüzeysel ve organik dengenin içsel derinlikle ne kadar bağdaşmaz olduğunu gösterir bize.

Ruh, kanatlanması sırasında, lekelenmiş işlevlerimize dayanır: Boşluğun uzuvlarımız içinde genleşmesi ölçüsünde havalanır. İçimizde sadece özgül bir biçimde kendimiz olmamamıza yol açan şeyler sağlıklıdır: tiksintilerimizdir bizi bireyleştiren; hüzünlerimizdir bize bir isim veren; kayıplarımızdır benliğimize malik olmamızı sağlayan. Sadece başarısızlıklarımızın tutarıyla kendimiz oluruz.

Sadece erotik yaradılışta olanlar kendilerini sıkıntıya kaptırır; aşkta peşinen hayal kırıklığına uğramışlardır.

Bitip giden bir aşk öylesine zengin felsefi bir sınavdır ki bir berberi Sokrates’in dengi yapar.

Sevme sanatı mı? Bir vampir mizacı ile dağ lalesinin ketumluğunu birleştirebilmek.

Istırap arayışında, acıya canla başla sarılmada, şehitle rekabete girebilecek pek kimse yoktur, kıskançtan başka…Oysa biri göklere çıkarılır, öteki alay konusu yapılır.

Bir yosma için canına kıyan kişi, dünyayı altüst eden kahramandan daha bütün ve daha derin bir tecrübe yaşar.

Beynini hissetmek: Hem düşünce, hem de cinsel güç için uğursuz bir olay.

Alnını iki göğüs arasına gömmek, iki Ölüm kıtasının arasına…

Her arzunun içinde bir keşişle bir kasap tepişir.

Şairlikle başlayıp, jinekologlukla bitirmek! Bütün şartlar arasında en az imrenilir olan, aşıklığınkidir.

Cinsellik: vücutların parça parça olması, cerrahi ve küller, bir aziz eskisinin hayvanlığı, gülünç ve unutulmaz bir çöküşün parıltısı…

Paniklerde olduğu gibi şehvette de kökenlerimizle yeniden bütünleşiriz; haksız yere sürülmüş olan şempanze nihayet zafere ulaşır-bir haykırmalığına.

Aşkın saygınlığı, bir anlık salyadan sonra ayakta kalan külyutmaz sevgiye dayanır.

Bir ruhun aşk isabet ettiğinde fıkırdak kızlar gibi davranma tehlikesi, her şeyi ne kadar görüp geçirmişse o kadar fazladır.

Anatomiyle vecdin karışımı, çözülmezliğin ululaşması, hayal kırıklığı oburluğunun ideal gıdası olan Aşk, bizi zaferin kenar mahallerine götürür..

Yine de daima severiz; ve bu “yine de “, içinde bir sonsuzu barındırır.

Her derin tecrübe fizyoloji terimleriyle dile gelir.

“Bir varlığın hatasını derinlemesine anlayacak, ona maksat ve teşebbüslerinin boşunalığını gösterecek güçteyizdir; fakat içgüdüleri kadar kaşarlanmış, önyargıları kadar eski bir fanatizmi gizleyerek, zamana canla başla sarılmasına nasıl engel olmalı? İçimizde, yakışıksız bir inanç ve kesinlikler yığını taşırız – kuşku götürmez bir hazine gibi. Bundan kurtulmayı ya da bunları altetmeyi başaran kimse bile, – kendi zihin açıklığının çölünde- hala fanatik kalır: Kendinin, kendi varoluşunun fanatiğidir; bütün saplantılarını kurutmuştur, bu saplantıların kabuklarından çıktıkları zemin dışında; bütün sabit noktalarını kaybetmiştir, bağlı oldukları sabitlik dışında. Hayatın ilahiyatınkilerden daha değişmez dogmaları vardır; çünkü her varoluş, cinnetin ya da imanın zırvalarının bile dudağını uçuklatan şaşmazlıklar içinde demir atmıştır… Şüphelerine aşık olan kuşkucunun bile, kuşkuculuğun fanatiği olduğu ortaya çıkar. İnsan, tam anlamıyla dogmatik varlıktır; dogmaları onları dile getiremediği, bilmediği ve takip ettiği ölçüde derindir.”

Kant’ta artık hiçbir insanî zayıflığı, hüznün hiçbir hakikî vurgusunu göremez hale geldiğim an felsefeden yüz çevirdim; Kant’ta ve bütün filozoflarda… Müzikle, mistik pratiklerle ve şiirle karşılaştırıldığında, felsefî faaliyet, sadece utangaçlarla ılımlıların gözünde itibarı olan şaibeli bir derinlikle ve azalmış bir canlılıkla ilgilidir. Hem zaten felsefe -gayri şahsî endişe, kansız fikirlere sığınma- hayatın baştan çıkarıcı taşkınlığından kaçanların yoludur. Hemen hemen bütün filozofların sonu iyi olmuştur; İşte felsefeye karşı baş gerekçe. Sokrates’in sonu bile hiç trajik değildir: Bir yanlış anlamadır; bir pedagogun sonudur- ve eğer Nietzsche deliliğe gömüldüyse, şair ve mütefekkir olaraktır bu: Akıl yürütmelerinin değil, vecdlerinin kefaretini ödemiştir.

Read Full Post »