Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Sen Çözüldükçe Bulaşansın – Abdülkadir Öztürk’ Category

“Adam (İstanbul), Kadın (xx)
ve Sıkılmış Bir Soru İşareti”

“SEN ÇÖZÜLDÜKÇE BULAŞANSIN!”

Adam
ellerine baktı
serçe parmağından bir kadın kustu

kadın
içtiği şarabı yağmur belleyip 
bulutlara küfretti
kullandığı dil bilinmiyor…

adam
adamlığını uyuz bir kedi mırıltısı sandı

kadın
öküz görmüş kanguruyu aşk sandı
çeyiz sandığını yele verdi
tufan eşliğinde

adam
hadım bir oğlana su döktü
siyah balgam tükürdü
adına aşk dedi

kadın
kalemi kovdu ülkesinden
d-ar-ağacına kar yağdı 

adam
ses(n)sizlik topladı d-ar-ağacından
koyacak yer bulamadı
yar yanağından gayrı…

kadın
sanki en son günüymüş gibi
sarıldı sevdiğine
sakındı onu
kendi yüzünden bile…

adam
sanki hiç gitmeyecekmiş gibi
geliyordu…

kadın
sanki hiç bitmeyecekmiş gibi
dinliyordu…

adam
sokak lambasının ışıltısında
arıyordu sevdiğini…

kadın
sevdiğinin ışıltısıyla
arıyordu kendini…

adam
sustukça neyin içine
sığmıyordu,
konuştukça neyin dışında
kalıyordu?

kadın
harflerin, ruhuna sinmiş
kokusu yüzünden,
susuyordu…

adam
bu şehrin nesi oluyordu?
ve bu şehir neden
kuş kokuyordu?!

kadın
o! şehrin parmak izi miydi?
bu yüzden mi yakalanıyordu yoksa
her işlenen suçta!

adam
nedeni bilinmeyen bir gün ortasında
o ilk “merhaba”daki çocukluğuna sığınıp
saklambaçta sakladığı çocuklarını
saatlerce bulamadı…

kadın
özrü bilinmeyen bir gün ortasında
o ilk “seviyorum”daki heyecanla
saklambaçta sakladığı çocukluğunu
saatlerce bulamadı…

zamansızlık içinde sıkışmış ve içine sıkıntı basmış bir soru işareti
– “adam”ın ya da “kadın”nın neresinde kendine bir yer bulabilir? bilinmiyor…
mevsim “adam”ı, “kadın”a gitmeye çağırıyor.
“kadın”, “adam”ı mevsimine çağırıyor.
“dış”ardaki insanlar düşündürüyor onları…

– insanı “dış”laştıran ne? biliniyor…
çürümüş suretlerin yorgunluğu yoruyor onları.
yorulmak mı yoğunlaştırıyor yoksa onları?
sürüklendikleri bir hayat değil istedikleri
sürünmek istedikleri, baharın kokusu sadece
bir de y-ar yaraları
söz bittiğinde başlıyor o derin bilmece
sıcaktan titremek gibi yaz ortasında
tam ortasından denize dokunmak gibi
su suskunluğu yaşanan
“kullandıkları”; şimdiye kadar yazılmamış, bilinmeyen bir dil
bilinmeyenden korkulduğu gibi, bilinmeyeni yaşayandan da korkuluyor bu memlekette!
gece sorulan soruların cevapları, bir diğer geceyi hazırlıyor kendi içlerinde
sabah sadece güneşi sevindiriyor bu saatlerde

– sorular cevaplara acıkıyor, karın ağrısı açlıktan mı geliyor? bilinmiyor…
şiir bir tebessüm edasıyla düşüyor yar-yüzüne
gökyüzünün kokusunu taşıyor harflerinde
şiir bir çığlık gibi duruyor gecede
yaralayıcı sessizliğe karşı alınan bir siper misali

– şiir; ilk sözlerinden mi oluşuyor çocukların? bilinmiyor…
yıldızını yadırgayan gece gibi duruyorlar bu mevsimin içinde
“adam” ve “kadın”
çıkılmamış yokuşların eşiğinde yorgun atlar gibi soluyorlar

– yokuşlar yorulmaz mı ki çıkıla çıkıla? bilinmiyor…
bir çiçek soluklanamadan soluyor ya, bahçenin birinde
iflah olmaz artık hiçbir bahar bundan böyle!!!
gözlerini bir düşün eşiğinde düşürmüş “adam”
biliyor ki gözle görülmez hiç bir düş ve düş-meden görülmez hiçbir gerçek!
düş!
“gerçeğin” peşinden koştukları için mi yakalayamıyorlar insanlar “gerçek” olanı?
şehir kokan adımları mı ürkütüyor gerçeğin o ceylan edasını?
için için yanan insanın acele‘si olur mu “gerçeğin” yolunda?!
acıları dillerinden “aşağı”ya inmeyen kişiler var etrafında
“adam” ile “kadın”nın
acıların büyüklüğünden mi boğazlarında kalıyor geceler?

– hecesiz ağrılar nasıl solunur? bilinmiyor…
“dil çıplak kaldığında yazı ısıtır bizi, yazamadığımızda içimiz neden üşür be adam” diyor “kadın” bir suskunlık sonrası…
konuşmak yetmiyor felaketi anlamaya ve de anlatmaya
felaketin de bir özrü var aslında tüm yaşananların ardında
susmak ne de uzak duruyor “dış”ardaki yaşamlara…

– “kendi”ne bakışla hangi insan kör olabilir? bilinmiyor…
dillerde o hep bildik sözcükler
suskunluğa işlemiş yaranın, yankısı başka olur insanda

– aynaya çizilen suret ayna kırıklarına karışır mı? bilinmiyor…
ölümlü konuşmak, ölümle konuşmak ve ölüme konuşmak
salt bedene ait olan şeylerin tükenmesi diye okunduğunda “ölüm”; birden anlaşılır oluyor
“dış”ardakiler, aslında tükenecek olanla tüketiyorlar “kendi”lerini
sağdan sola, yukardan aşağıya “batak” olan bu bilmece
“ben çözmek istemiyorum seni sen çözüldükçe bulaşansın!”
ölüm nedir? ölmeden kim, nasıl bilebilir?
bilinebilirse eğer o zaman yaşam; ölümün karşıtı değildir!

– yaşamın anlamı asıl “ölüm” yaşandığında mı bulunabilir? biliniyor mu?

(http://www.mavimelek.com/)

Reklamlar

Read Full Post »