Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Bunalım Kültü – Barış Acar’ Category

Bunalım Kültü

Prozac Toplumu ve Biyo-Politik Süreçler

“Polonius: … Neler okuyorsunuz efendimiz?
Hamlet: Kelimeler, kelimeler, kelimeler!”
[i]

“Stresli misiniz? Sabahleyin yataktan kalkmakta zorlanıyor musunuz? Bitmeyen bir halsizliğiniz mi var?”[ii]

“Bu yüzyılın başlarında 80’li yıllara oranla depresyon tedavisi görenlerin sayısının % 37 artmış. Felç, kalp enfarktüsü ve kemik erimesi buna bağlı olarak çoğalmış… Aşırı alkol tüketimi, şiddete eğimlilik… işgücü kayıpları, verimlilikteki düşüş…”[iii]

“Beyindeki metabolizmanın bozukluğu, seratonin seviyesinin yükseltilme gereksinimi, dopamin, noradrenalin vs. Ve hoş geldin prozac; “şişelenmiş günışığı”. Yeni “bir yaşam tarzı”…[iv]
“Bunalım” olgusuna yaklaşmanın, onu anlamaya çalışmanın, çözümler önermenin birden çok yolu var. Ancak biz, çözümlememizi, daha çok bunalımın kullanım biçimleri üzerine odaklaşarak yapacağız.

Toplumbilimin ve ruhbilimin yaklaşımlarıyla bunalım nedir? İlk bakacağımız yer orası olacak. Ancak bir de tersine çevirip, sıralamada bir değişiklik yaparak, “ruhbilimin ve toplumbilimin yaklaşımları nedir”i soracağız. Elbette bunların ötesini de. Sonuçta üzerinde duracağımız ise, tüm bu rasyonel iddiaların dışında sanatın gözünden görünenler olacak.

Toplumbilim-Ruhbilim Arasında:
Prozac Toplumu

Ahmet İnam, insanların üzerinde Demokles’in kılıcı gibi dolaştırılan bu ruh durumunu “çökkünlük” olarak tanımlıyor.

“Çöküveriyorlar. Çantalarında, ceplerinde çökkünlük ilaçları; yaşama, insanlara kızgın, küskün; bıkmış, usanmış yaşıyorlar.” “Çökkünlük, neredeyse, Türkiye’de aydın olmanın onsuz edilemez bir özelliği olmuş.” İnsanlar, “yılgın, umarsız, aldırmaz, değerlerden yoksun.”[v]
Modernitenin ilk sosyoloğu olarak nitelenen Georg Simmel’e bakarsak, çökkünlük, metropol yaşantısının doğal ve zorunlu bir sonucu. Kuramında daha çok para ekonomisi ve tüketim süreçleri üzerinde duran Simmel, metropolleşme ve bunalım konusuna birkaç farklı yönden yaklaşıyor.

İlk olarak, “şeylerin elde edilme tarzının mekanikliği” yüzünden bireyin sürekli yeni uyarılmalar peşinde koştuğunu, bunun sonucununsa “nesnel dünyanın ve insanların değersizleşmesi” olduğunu söylüyor.[vi]

İkinci olaraksa, farklı kullanım değeri olan şeylerin “çeşitliliği”nin salt değişim değeri olan bir nesneyle, yani “para”yla eşdeğer kılındığını ve böylece kişinin her şeyden bıkkınlık duyduğunu belirtiyor:

“Para…bütün nitelikleri ve tikellikleri şu soruya indirger: ‘Fiyatı ne?’”

Söz konusu “değer yitimi” ve “tektipleşme”, Antik Çağ’dan bu yana insanın peşinden koştuğu bir olgunun tersine çevrilmesini gösteriyor: Bireysellik. Moda kavramı bunun başat örneği. Farklı olmak için aynı olmayı seçen bir güruh insan. Postmodernizmin “Yeni Ortaçağ” söylemiyle ortaya çıkması boşuna değil. Simmel’e göre, metropol, bireysellik kaybını istemekten öte, buna şiddetle gereksinim duymaktadır. Metropolün eski tip değerlerle gidebileceği menzil tükenmiştir. Zihinsellikle duyusallık arasında uçurum açan metropol yaşamı, kişiyi zihinsel davranmaya itmektedir.

“Zihinsel açıdan gelişmiş bir kimse, gerçek bireyselliğin her türlüsüne karşı kayıtsızdır.”[vii]
Rasyonel aklın örgütlenme mantığı analitiktir. Analitik olandaysa çizgiler ya birbirini şiddetle keserler ya da sonsuza kadar paralel uzanırlar (İlk kent yapılarının ızgara planlı oluşunu mu anımsamalı?). Her iki yolda da, özgünlüğe, şaşırtıcı, sıradışı, denenmemiş olana yer yoktur. Oysa sürünün dışında konumlanma olan bireysellik ancak bu yollarla kurulabilir.
Camus’nün “İnsandan yanayım, çünkü düştüğünü gördüm.” sözleri acaba bu absürditeyi anlatıyor olabilir mi?

Metropol yaşantısı süren insanın bireylik özelliklerini yitirmesinin en çarpıcı örneği bağlam yoksunluğu ve giderek her türlü erekliliği reddeden kör entelektüalizmdir. Burada birey-toplum ilişkisi üzerine her tartışma, herhangi bir kavramsal temel yaratma girişimi şiddetle reddedilir. Uyuşturucu kültürü, metropol aklının bu kör çukurunda ortaya çıkar. Düşünürlerin drug-drugstore ilişkisi öne sürmesi boşuna değildir.[viii]

Rahim gibi etrafımızı saran yaşama katılamamayla başlayan bunalım durumu, ilk fırsatta kendini bir varoluş sorununa dönüştürür. Ancak Roquentinvari[ix] bir hiçlik bulgulamasıyla kendini kuşatan süreçleri yeniden kurgulamaya da girişmez. Mutsuzluktan başlayıp, umutsuzluğa, oradan da çözümsüzlüğe akan bir mecra içinde seyreder. Pek çok edebiyat yapıtıyla karşımıza dikilen “bunalım edebiyatı” ifadesi de, hakim pes etme durumuna ek olarak bir de bunun yüceltilmesini imlemez mi?[x]

Sylvia Plath üzerine yazısında Yusuf Eradam, sözünü ettiğimiz durumlara “yalnızlık fetişizmi” tanımını öneriyor. “Birbaşınalık”la yalnızlığın bile isteye birbirine karıştırıldığını, biri kastedilerek diğerinin yüceltildiğini ve böylece intihara meyilli/ zararsız (bu anlamda kurumsallaşmış) bireyler yaratıldığını söylüyor.[xi]

Prozac Toplumu ifadesi bu yüzden günümüz toplumunu açıklayan bir ifadedir. Kafası dumanlı, sakinleştirilmiş (uyuşturulmuş), mutluluk hormonları takviye edilmiş (şişirilmiş) bireylerden oluşmuş bir toplumdur bu. Körlük, evrensel bir geçerlilik kazanarak tüm topluma yayılmıştır.
Freud, 1930’larda, bu süreci, “kitlelerin yeniden sürü haline gelmeyi istediklerini” söyleyerek işaret ediyor. Türkçe iş lügatına yerleşmeye başlayan CEO’dan aşağı örgütlenişe bir göz atılırsa hem toplumumuza empoze edilen batılılığın ne durumda olduğu, hem de, hiçbir şekilde mecaza dayanmayan, gönüllü kölelik sisteminin nasıl işlediği görülebilecektir. Steigler söz konusu gelişmeleri, “insanın ölümü” olarak tanımlamaktadır. Ona göre, toplumsal yapılarda serbestlik ve esnekliğin yaşandığı iddia edilen çağımız, “bireyciliğin egemenliği olmaktan öte, genel bir bireysellik kaybı ve davranışların çoğunluğa uygun karakterinin egemenliği şeklinde ortaya çıkmaktadır.” Pazarlama teknikleriyle bir bütün olarak aynı şeyi arzu eder hale getirilmiş olan toplumdaki bireyler, sürü yaşamı sürmektedirler.
[xii]

Ruhbilim-Toplumbilim Arasında:
Bunalım Kültü

Ortaya çıkmış bulunan (çökkünlük) ve bir yandan da kendisine tapınılan (yalnızlık fetişizmi) bunalım kültü için pek çok ritüel mevcut. Her türden uyuşturucu (prozac), kariyer tutkusu (CEO), yoga (dudak boyası süren Buda), fetiş nesneleri (marka) bu ritüellerin başlıca nesneleri olmaya aday.

Bu noktada “bunalım”ı nasıl tanımladığınız önem kazanıyor. Çünkü tanıma göre hareket stratejiniz belirecek. Gideceğimiz yolda ya önümüz açılacak ya da tali yollardan eski otobana bir kez daha çıkılacak.

Nermi Uygur’un “Bunalımdan Yaşama Kültürü” isimli kitabında önerdiği tanım bu anlamda yaygın bir başlangıç noktasını oluşturuyor:

“Bunalım, önceki düzenin, kurulu düzenin birden gitmesi, alışılmış işlerliğin yokolması, öncekinin düpedüz bitmesi demektir.”[xiii] [Vurgular yazara ait.]

Uygur, bu çerçevede değişimin “büsbütünlüğü”, alışkanlıkların tepetaklak olması” üzerinde duruyor. Söz konusu tanım, bunalımı “değişim” olgusuyla açıklayarak kısa bir şaşkınlık anı yaşatıyor. Oysa bu, bunalım tanımının yalnızca bir yüzünü açığa çıkartıyor. İşin kötüsü, terimin tıpta, ekonomide ve ruhbilim alanlarındaki anlamlarını da tek bir çatı altında aynılaştırıyor. Oysa arz-talep dengesinin bozulmasını imleyen (“ekonomik kriz” tanımındaki) bunalımla (günümüzde daha çok “kriz” kullanılıyor bunun için), bireyin içine düştüğü çıkmazı imleyen bunalım (içinde daha çok kaosu barındıran “buhran” sözcüğü burada bir alternatif olabilir) aynı şey değil. Birbiriyle tümden ilgisiz olmasalar da, kavramın işlevsel değeri bizce önemli olduğundan, herhangi bir sadeleştirmeden kaçınılması şart.

Eğer yukarıdaki tanımı bireyin içine düştüğü “aykırılık” anlamında alacak olursak, Uygur’un çalışmasının ileri sayfalarında kendisinden kaçılmaması gerektiğini söylediği “değişim”, kaçınılmaz olarak talep edilir bir şey olmaktan çıkıyor. Kaldı ki, bu tanım kurumsal düzeyde ele alınacak olursa, “statüko”nun mutlak egemenliğinin onanmasına kadar da gidilebiliyor.
Bunalımın “yaşamı ören taşlar” olarak tanımlanmasını[xiv] ve yaşamın bunalım-kültür-bunalım döngüsü içerisinde ele alınmasını savlayan öneriyse[xv], ruhbilimden yola çıkan bir uslamlamayla toplumbilim yapıldığının göstergesi. Toplumsal gelişme fikriyle birlikte anılan ekonomik bir döngü burada bireysel düzeyde algılanmakta ve sonuçta çelişki psikiyatrik bir müdahale ya da (yogacılıkta olduğu gibi) ruha yönelik aydınlatıcı brifinglerle giderilebilir bir hale gelmekte. “Doğanın suyuna giderek yaşamak”[xvi] ya da nasıl olacağı hakkında hiçbir fikir yürütmeden “doğaya yabancılaşmamak” önerileri bu durumun kanıtı olarak gösterilebilir[xvii].
Bizim için bu olgu önemli; keza herhangi bir kavramın toplumsal temelden yoksun ele alınamayacağının göstergesi. Aksi takdirde “iyi yönetilen toplum”u bunalıma alternatif olarak görmeye başlarız.[xviii]

Bu yolla, devletin, statükoyu temsil eden tutumuyla, varolan bunalımı aşmasının nasıl beklendiği tartışılamaz. Örneğin hayatın anlamını sorgulayan bir devletin bulunup bulunamayacağı/ varolup olamayacağı uslamlaması göz ardı edilecektir.[xix] Böylece “değişimi evetlemek”[xx] ifadesinde ön plana çıkan kavram, evetlemek (bir başka deyişle kabullenmek), yani “normlaştırma” olacaktır.

Toplumbilimden ve Ruhbilimden Öte:
Biyo-Politik Süreçler

Bu normlaştırma sürecininse eninde sonunda psikiyatrik bir müdahaleyi gerekli kılacağı açıktır. Foulcault’nun, hapishanenin ve kliniğin doğuşu üzerine incelemeleri bunun örnekleriyle doludur. Psikiyatrik müdahaleyle başlayan kapatılma süreçlerinin gittikçe toplumun geneline yayılması büyük bir gözaltı toplumunun doğmasına yol açmıştır. Bu büyük kapatılmışlık ancak böyle bir ilkesel zemin üzerinden olanaklı olabilmektedir.
Bunalım, biyo-politikanın vazgeçilmez kült yerlerinden birisidir. Onun içinde ve onunla “yaşamın sürekli psikiyatrik denetim altında tutulması” olanaklıdır. Olabildiğince kişisel olduğu düşünülen, ama aslında tamamen kolektif yaşamın bir parçası olan “arzuların yönlendirilmesi”yle disiplin toplumundan biyo-politik topluma geçilmiştir. Simmel’in “moda felsefesi”, arzuların bu yönlendirilişini bütün açıklığıyla ele alır. Ancak sınıflı toplumlarda ortaya çıkan bir olgu olan moda, hem bir topluluğa ait olma hem de bireysel olma güdüsünü aynı anda yerine getirmektedir. Böylece bireysel farklılaşma çabaları kesin bir toplumsal itaat sonrasında mümkün olmaktadır.
[xxi]

Bu koşullar altında otoriter bir yönetime de, baskı aygıtlarının sürekliliğine de gerek kalmamıştır. Devletin küçültülmesi gerekliliği, bürokratik aygıtın hantallaşması süreçleri de bu ideolojik genleşmeyle ilişkilidir. Çünkü artık devletin yapmak için yola çıktığı şeyleri, onun adına ve daha da iyi bir biçimde başka bir şey yapmaktadır. İnanılmaz başarıysa, bunun bireyin kendi seçimi olarak gösterilebilmesidir. Televizyonun ideolojisi, bu anlamda en büyük güçlerden biri olarak, “yeniden üretimi kolay olan imgeler” sunarak toplumu yönlendirmektir.[xxii]
Althusser’in, klasik altyapı üstyapı ilişkilerini dumura uğratacak şekilde geliştiğine vurgu yaptığı “ideoloji” burada kendini gösterir. Devletin ya da devletin içine yerleştiği iktisadi çevrenin kontrolünde olan ideolojik aygıt, din, öğretim, aile, hukuk, siyasa, haberleşme, kültür gibi görünürde parçalanmış olan pek çok organı tek bir eldeymişçesine yönetir.[xxiii]
Bu anlamda biyo-politik toplum, iddia edildiğinin aksine, ideolojilerin sonunun geldiğinin değil, ne oranda güçlendiklerinin bir kanıtı olarak gösterilebilir. E. Shils’in belirttiği, bir düşünce sisteminin ideoloji olması için gerekli özelliklere bakılırsa[xxiv] medyanın tüm bunları bir bütünlük içinde ve olanca yoğunluğuyla nasıl elinde tuttuğu görülebilecektir. Marks’ın işaret ettiği anlamıyla “gölgeleri gerçek gibi değerlendirme”, “buğulu gözlükler arkasından dünyayı algılama” olarak ideoloji, işbölümü sürecinde ortaya çıkmıştır ve dünyayı ancak tek bir yönden görmeye yol açmıştır. Konumuz bağlamında, yani bunalımın tanımı ve işlevi anlamında, ideolojinin yerine bakacak olursak, karşımıza “yanlış bilinç” anlamındaki ideoloji çıkar, ki bu da mevcut düzenin değişmesini isteme-istememe sürecinde değerlendirilir. Yani sosyal değişmenin itici güçleri bir yana bırakılarak bu kavram düşünülemez.[xxv] Bu, burada sözü edilen yanlış bilinç anlamındaki ideolojinin egemen ideolojiyle aynı anlama geldiğini gösterir. Althusser’in ideolojik aygıtını da bu anlamda düşünmek gerekmektedir.

İdeolojik aygıtın baskısı altında, “görüntü (simulacre) toplumu haline giren birey”, “siyasi temsiliyet bunalımı, ekonomik bunalım, işsizlik, hizmetçi topluluğuna doğru gidişat”la, “kendi içine kapalı, kendi üzerine katlanmış” kılınmıştır. Birey, artık, “yaşayabilme bunalımı” içerisindedir.[xxvi] Kapitalizmin kendi meşruiyeti adına gereksinim duyduğu bunalımlı bireyler bu yolla yaratılmışlardır. Söz konusu bunalımlar, önerilen sağaltım yöntemleriyle birlikte, sistemin kendini, yegâne karşı koyucusu olan bilinçli insan etkinliğinden nasıl koruduğunun, statükonun bireyle çatışması sürecinden nasıl yara bere almadan çıktığının anlatımlarıdırlar.[xxvii]

Sanatçının Gördüğü:
Kant’ın Yanışı

Lars Von Trier, Idiots’tan Dancer in the Dark’a, filmlerinde batılı modern bireyin yukarıda anlatmaya çabaladığımız, biyo-politik körleşmesini işlemiştir.
Idiots’ta bir grup entelektüel, zeka özürlü taklidi yaparak topluma kafa tutar. Dancer in the Dark’ta, melodram havasında, körleşmeye karşı çıkılır. Ne var ki burada sözü edilen, gözünün önünde olup biteni cehaleti yüzünden görememe şeklinde bir körleşme değildir. Bahsi geçen, Elias Canetti’nin Körleşme romanında Kien tiplemesiyle karşımıza çıkan ve Kant’ın yanışıyla simgelenen, bilginin içinde ve bilgiyle gerçekleşen bir tip körleşmedir, kamaşmadır. Dancer in the Dark’ın baş kişisi olan Selma’nın, oğlunun gözlerini kurtarmak için gösterdiği çaba, oğlunu annesiz bırakma pahasına inatla sürer. Leader’in ifade ettiği gibi; Selma için “en değerli nesne, oğlunda konumlanmış, kendi varlığı dışındaki bakışıdır.”
[xxviii] Burada körlük bir yanı kaybetme anlamındadır.

Aslında, Antik Yunan’dan bu yana trajedinin peşinden koştuğu bir hybris[xxix] durumundan başka bir şey değildir karşılaştığımız. Brutus’ün trajedisinde görebileceğimiz ve iki yüksek değer arasında (Dostuna ihanet mi, topluma ihanet mi?) tercih yapma zorunluluğundan doğan “suçsuz suç” anlamına gelen hybris, değerler arasında bir hiyerarşiyi öngörür. “Başka türlü davranamama”, kahramanı iki değer arasında bir seçim yapmaya götürecektir. Bu da sonuçta bir değerin feda edilmesini, bir tarafın elenmesini, görmezden gelinmesini, ona körleşilmesini gerektirir.

Hollywood’un değerleri ve değer sanılanları (Bütün senaryolarda, sevgi, onur, dayanışma gibi değerlere, başarı ve hırs eşlik eder) kullanarak ve katharsise bulayarak sürekli anlattığı öykü budur. Georg Lukacs bunu “acele kahramanlık”la ifade etmiştir.[xxx] Acele kahraman, Antigone’yi hybrise sürükleyen, onun onca içini kemiren çelişkiyi (Toplumun yasası mı, ahlâk yasası mı?) görebilecek kavramlardan yoksundur. Açıkçası buna vakti de yoktur. Batılı modern birey, ister Idiots’ta olduğu gibi daha örgütlü ve bilinçli şekilde olsun, isterse Dancer in the Dark’ın Selma’sı gibi naif bir yerden olsun, Hollywood’un kurguladığı insan tipine uygun olarak, her yanı bilgiyle dolu olmasına karşın körleşmiş bireydir. Ne pozitivizmin denenmiş bilgisi, ne de kendini kollarına bırakabileceği Kantgil sezgi onu kurtarabilir. Bu yüzden “Körleşme” romanı, yayımlanışına dek, “Kant’ın Yanışı” başlığını taşımıştır. Binlerce hastayı barındıran bir akıl hastanesinin hemen karşısında kiralanmış bir öğrenci odasında yazılmış olan bu roman, parçalanmış bir dünya üzerine kurgulanmıştır. [xxxi] Körleşme, parçalanmış insanlığın yanılgılarından söz ederken, yazılma süreci Canetti’nin toplumla ve bu parçalanmayla ilgili görme yetisine dair ipuçları verir.

Kant burada bir parodidir. Filozof, değişmez bir temel bulmak amacıyla varlık’ı tinsel ve doğal varlık alanı olarak ikiye ayırmıştır. “Ancak aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maksime göre eylemde bulun!”[xxxii] Canetti’nin kitaplarının içinde yanmaya gönderdiği Kant, insan doğasına olumsuzlama anlamında vurgu yapan yazarın, istemenin yönlendirilmesi sürecine kötücül (bedhah) bakışının ürünüdür.

Buna karşın Canetti, günümüze dek uzanan insanın parçalanması sürecini çok iyi gözlemlemiştir. Körleşme’de “dünyasız bir kafa”dan “kafasız bir dünya”ya geçiş aşaması, yani Kant’ın yanışına gidecek nihai yolu açan süreç, “taşlaşma”dır[xxxiii] (Bunalım kültü işte bu taşlaşmayı şart koşar). Her yanı kitaplarla çevrili olan dünyasında körleşmiş olan ve bu yüzden “dünyayı ıskalayan” Kien, dünyaya ilk dokunuşundaki yanlış seçiminin sonuçlarından kurtulmak için taşlaşmayı dener. Belki hiçbir şey yapmadan, öylece durursa içinde olduğu durumun vahametinden kurtulabilecektir. Böylece saatlerce, günlerce, hiç kıpırdamadan, adeta bedeninden vazgeçerek, kaskatı durur. Sonuçta “taşlaşma”, hiçbir şeyi düzeltmediği gibi dünyasız kafanın da son edimi olacaktır. Taşlaşan birey sonunda kendinden de kovulur ve kafasız bir dünyanın içinde kaybolur.

Modernitenin başlangıcından çıkıp gelen Hamlet’in bir türlü tozlanmayan sesi, statükoyla eli kolu bağlanmış bir adamın sesidir. Sylvia Plath’in intiharla düğümlenen sesi, atfettiği değerlerin arasından bir türlü sıyrılıp çıkamayan Selma’nın sesi, Kien’in sesi, hepsi de “kelimeler”i okurlar. Bitip tükenmek bilmeyen bir okuma sürecidir bu.
Bunalım kültü, kişiyi ereğini bir türlü bulamadığı bir çembere hapseder. Kişinin görmesi gereken ilk nokta, kendi olabilmesinin koşulunun ötekinin varlığıyla düğümlendiğidir. Taşlaşan birey ötekini göremediği için yalnızdır, dokunamadığı için taşlaşmıştır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Read Full Post »