Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Parrhesiastes (Mehmet Ali Aybar) – Yıldırım Türker’ Category

 

 

 

 

 

Yıldırım Türker / Parrhesiastes

 

 Mehmet Ali Aybar, Foucault’nun tanımıyla, dürüstlüğünün kanıtı cesareti olan bir hakikat anlatıcısı; Yunan felsefesinin adlandırmasıyla bir parrhesiastes’di.
Şimdi, yüzüncü yaşgününü kutlamaya hazırlanırken Aybar’ın hayatımıza kattıklarını da kutlayalım istiyorum.

Amerika’nın Vietnam’daki savaş suçlarını sorgulamak için kurulan Russel Mahkemesi’nin başkanlığını yapmış, Vietnam’da Direniş’in efsanevi komutanı Nguyen Vo Giap’a, tanık olduğu yakışıksız bir olay üstüne “Şunu bir kere daha anladım ki insan sosyalizm için değil, sosyalizm insan içindir” demekten çekinmemişti.

Bende savaşın resmi, Vietnamlı Napalm kurbanı bebeklerdir.

1967 yılı olmalı. Hülyalı bir çocuğum. Anababam elimden tutup kalabalık bir toplantıya götürmüştü. Mehmet Ali Aybar, gözlemci olarak gitmiş olduğu Vietnam’dan dönmüş, tanıklığını anlatıyordu. Dev bir slayt makinesinde de Amerika’nın o topraklarda uyguladığı vahşetin fotograflarını gösteriyordu. Kaçışan insanlar, yaralı, ölü bebekler. Nâzım’ın Hiroşima üstüne yazdığı ‘Çocuklar öldürülmesin/Şeker de yiyebilsinler’ dizeleriyle birlikte yurt edindi bende savaşın dehşeti.

Savaşın, dünyanın hızına ayak uyduramayanların, yüzyıllar boyunca üstünde tepinilmiş insanların, kalabalık yapanların, kirli, çirkin, siyah olanların, işsiz, az beslenen, cahil olanların nüfusunu kontrol edebilmek için arada başvurulan bir temizlik harekâtı olduğu bilgisini de ilk Aybar’dan edindim.

Öncelikle duruşundan, olağanüstü güzel ve güçlü varlığından, konuşmasından nasıl etkilendiğimi hatırlıyorum. Çocuk kalbim bana, hiç yalan söylemeyen, hayata güvendiğim kadar güvenebileceğim bir adamı işaret ediyordu.
Aybar, benim belki de ilk kahramanımdı.

Bütün hakikat anlatıcıları-doğruyu söyleyenler gibi hayatı hapishaneler, ihanete uğramalar, gönül sürgünleriyle geçti.

‘Zincirli Hürriyet’ dergisini yayımladığı için, Cumhurbaşkanı’nı kızdırdığı için yıllarca hapis yattı.

Kuzeni Nâzım Hikmet gibi beyzadeydi. Ama o da dünyayı emekten yana okuyordu.

Hakikat bu ya, yoldaşlarını da kıyasıya eleştiriyordu.

Daha 50’lerde Sovyet rejiminin açmazlarını görmüştü. En canalıcı soru onunkiydi: “Kruşçef raporunda şu yolsuzluk oldu, yalan davalarla liderler tasfiye edildi diye, Stalin hakkında ağır suçlamalar yapılıyordu. Bizi tatmin etmedi. Olayları biliyorduk ama nedenlere ilişkin açıklamalar doyurucu değildi. Netice itibarıyla her şey Stalin’in karakteriyle açıklanıyordu. Ceberut bir adam, acımasız bir diktatör falan gibi. Sosyalizmi kurmak için devrim yapmış bir parti örgütü halka hiç dayanmıyor mu?”

1968 yılında, Türkiye İşçi Partisi Başkanı’yken, Sovyetler’in Çekoslavakya’yı işgaline karşı çıkışı sonrasında en yakın yoldaşları tarafından yalnız bırakıldı. Türk sosyalistleri henüz Sovyetleri eleştirmeye hazır değildi. TİP’den istifa etti. Artık 15-16 Haziran direnişi nedeniyle yargılanan DİSK’in avukatlığını üstlenecek; siyasi yaşamına da 1975 yılında kurduğu Sosyalist Devrim Partisi ile devam edecekti.

Savunduğu ‘İnsan İçin Sosyalizm’ ve ‘Güleryüzlü Sosyalizm’ kimilerince gülünçtü.

Onlar, Aybar’ın ‘Marksizmde Örgüt Sorunu’ kitabını da okuyup tartışmadı.
Leninist dikey örgütlenme biçiminin, sosyalizmin sonu olacağını biliyordu. Yatay örgütlenme modeli önerisi üstüne çalıştı.

Bir sosyalist olarak kendisini daha da yalnızlaştıracak Lenin eleştirisinden vazgeçmedi. Nasılsa hakikatten başka kimseye borcu yoktu. Hemen hemen herkesten önce gördü sosyalist örgütlenmenin nerede tıkandığını. ‘Neden Sosyalizm?’i yazdı.

Mehmet Ali Aybar’ı, bu çocukluğumun kahramanı, yetişkinliğimin yol göstericilerinden birini nasıl hatırlamak istiyorum? Kızı Güllü küçükken ona sık sık Alponse Daudet’nin ‘Mösyö Seguin’in Keçisi’ öyküsünü okuyup her seferinde onunla birlikte ağlayan adam olarak.

81 yaşında, yüzünde en incelikli gülümsemeyle cezaevlerinde açlık grevi yapanlarla dayanışmak için açlık grevine girdiği haliyle. Mitinglerdeki coşkulu hatipliğiyle.

Mehmet Ali Aybar’ı benim için bu bahçede ağırlamak çok zor. Kızı Güllü,
o öldüğünde yazmış olduğu yazıda şöyle diyordu: “Çok zor, çünkü ben babam hayattayken bile ona olan sevgimi, hayranlığımı, düşkünlüğümü, içimin nasıl titrediğini tam olarak belli edemedim. Şimdi bu kısacık zamanda nasıl yazıya dökebilirim, bilemiyorum.”

Galiba ona borcu olan hepimiz için geçerli bu zorluk.

YILDIRIM TÜRKER

kronik muhaliften alınmıştır…

 

 

Michel Foucault 1983 güz döneminde Kaliforniya Üniversitesi’nde verdiği
‘Söylem ve Hakikat’ başlıklı seminerinde batı felsefesinde eleştirel tutumun soyağacını çıkarırken sıklıkla başvurur parrhesia kavramına. Kavramsal tanıma göre parrhesia egemen karşısında ‘öteki’nin her türlü riski göze alarak konuşmasıdır. Parrhesiastes ise bu riski göze alarak parrhesia yı kullanan insana karşılık gelmektedir. Foucault’nun penceresinden tanımlarsak parrhesiastes , aklının dibindeki her şeyi söyleyen, kendini afişe eden ve bu sayede yüreğinin ve zihninin en dipsiz kuyularını dahi başkalarına açabilen kişiyi tanımlamaktadır. (Osman Elbek)

Read Full Post »