Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘politika’ Category

Atakan 1

Şerefe!

— —

Ahmet Atakan Ölümsüzdür!
Saat 19.00’da Taksim’deyiz.

Doğrudan Eylem#

Saat 20:00 de Alsancak Sevinç Pastanesi önünde buluşuyoruz. İzmir Ahmet için sokağa…

Anarşi#

Bugün saat 20.00’de 100. Yıl Migros önünde buluşulacaktır. 100. Yıl insiyatifi.

direnodtü#

AKP faşizmi Ahmet Atakan’ı aramızdan aldı. Ahmet Atakan için sokağa çıkıyoruz….

Saat 20:00 Ankara

Toplanma Noktaları

Kızılay – Güvenpark

Mamak – Tuzluçayır Meydanı
Dikmen – Ziraat Bankası Önü
Batıkent – Batıkent Meydanı
Keçiören – Yunus Emre Direniş Parkı
Seyranbağları – Özgürlük Parkı
Yüzüncüyıl – Migros Önü
Eryaman – 3.Etap Kavşağı
Anıtpark Forumu – 19.30 – milli kütüphane

ahmetiçinyürüyoruz#

Eskişehir

Eskişehir halkı 18.00′da Espark önünde buluşacak.

Antalya

Aydın Kanza Parkı’nda saat 19.00’da toplanılacak Cumhuriyet Meydanı’na yürünecek.

Adana

Adana Küçüksaat 5 Ocak Meydanı’nda saat 19.00’da toplanılacak. Eylemi Adana Halkların Demokratik Kongresi, İnsan Hakları Derneği, KESK Adana Şubeler Platformu, Disk Adana Bölge, Adana Tabip Odası, Halkevleri, ÖDP, Çağdaş Hukukçular Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği düzenliyor.

Mersin

19.00′da Barış Meydanı’nda bir araya gelinecek.

Tarsus

Tarsus halkı 18.00′da Özgürlük (Yarenlik) Meydanı’nda bir araya geliyor.

Bursa

Bursalılar saat 19.00′da Setbaşı Mahfel önünden Heykel’e yürüyecek.

Kocaeli

Kocaelililer Cumhuriyet Parkı’nda saat 19.00′da buluşacak.

Gebze

19.30′da Gebze Çamlık Parkı’nda bir araya gelinecek.

Çanakkale

Çanakkale halkı saat 18.00′da Özgürlük Parkı’nda buluşup İskele Meydanı’na yürüyecek. Saat 19.00′da İskele Meydanı’nda olunacak.

Bolu

Bolu Halkevi, saat 18.00′da Kardelen Meydanı’ndan AKP önüne yürüyecek.

Zonguldak

Zonguldaklılar saat 18.00′da Madenci Anıtı önünde buluşacak.

Bartın

Bartın’da da saat 19.00′da eski belediye önünde olacak.

Samsun

Samsun muhalefeti, 19.00′da Öğretmenevi önünden Çiftlik Caddesi’ndeki Akbank önüne yürüyecek. Samsun’da yarın (11 Eylül) da Atakum Amfi Tiyatro’dan Atakum AKP’ye bir yürüyüş yapılacak.

Trabzon

Trabzon Halkevi 17.30′da Meydan Park’ta basın açıklaması yapacak.

Manisa/Akhisar

Halk saat 18.00′da Tahir Ün Caddesi’ndeki Hedef Dershanesi önünde bir araya gelerek Hükümet Konağı’na yürüyecek.

Aydın/Didim

Aydın Didim’de saat 18.00′da Eğitim Sen binasında bir basın açıklaması yapılacak.

Çorum

Çorum halkı Özdoğanlar önünde saat 20.00′da buluşacak.

Antep

Antep halkı, 17.00′da Yeşilsu Parkı’nda buluşacak

Afyon

Afyonlular, 20.00′da Anıt Park’ta bir araya gelecek

Uşak

Saat 19.00 Tiritoğlu Parkı.

Balıkesir

Saat 18.00 TTM önü

Bandırma

Saat 19.00 Cumhuriyet Meydanı

sendika.org#

Read Full Post »

Resist…

square-600x400

Read Full Post »

Emile Henry…

“Siz Şikago’da bizi asabilirsiniz, Almanya’da boynumuzu vurdurabilirsiniz, Jerez’de işkenceyle öldürebilirsiniz,Barcelona’da kurşuna dizer, Montbrison ve Paris’te giyotine gönderebilirsiniz, fakat Anarşiyi asla yok edemezsiniz! Onun kökleri çok derindedir. Anarşi parçalara ayrılan çürümüş bir toplumun bağrından fışkırıyor. Anarşi yerleşik düzene karşı şiddeli bir tepkidir. O otoriteye karşı gelişen tüm eşitlikçi ve liberter düşleri temsil ediyor. Anarşi her yerdedir; ki bu onu yenilmez kılıyor. Ve Anarşi sizin sonunuz olacak!”

Émile, öldürülen devrimci bir yoldaşının intikamını almak için kimsenin ölmediği bir bombalı eylemle bir hükümet binasını tahrip eden Auguste Vaillant’ın idam edilmesi üzerine büyük bir öfkeye kapıldı.
Cáfe Terminus’u bombalamasının nedeni, bu mekanı burjuvazinin bir temsili olarak görmesiydi. Bombayı yerleştirirken olabildiğince çok sayıda burjuvanın ölmesini amaçlıyordu. Eylemleri nedeniyle mahkemeye çıkarıldığında, neden boşu boşuna birçok masum insanın zarar görmesine yol açtığı sorulunca, mahkemeye şöyle yanıt verdi, “..masum burjuva yoktur.”
Émile Henry 21 Mayıs 1894 günü Paris’te giyotinle başı kesilerek idam edildi.

Read Full Post »

Canlar

Read Full Post »

Zoka… Sandık… Sanduka…

Hepimize, AKP’nin ideolojik aygıtı “liberaller” tarafından bir “batı demokrasisi” ve “vesayet rejimi” zokası yedirildiğinden batı kapitalizminde de ordunun sistemin ve rejimin vasisi olduğunu göremiyoruz. Oysa bu ülkelerde de ordu halka karşı her an teyakkuz halindedir. Londra’daki June 18 ve ABD’deki Seattle olaylarıyla yükselmeye başlayan dünya anti-kapitalist hareketinin ürünü olarak Londra’da “Reclaim the Street” hareketinin 2000’li yılların başında örgütlediği 1 Mayıs gösterisinden önce İngiliz ordusunun teyakkuza geçirilmesi bunu çok güzel anlatır.

Batılı kapitalist ülkelerde ordu darbeleri olmuyorsa bunun nedeni, bu ülkelerde krizin darbe boyutlarına kadar ulaşmamasıdır. Burjuvazinin ideolojik hegemonyasının gücü ve burjuva sivil toplumunun güçlülüğü de bunda önemli pay sahibidir. Bu ülkelerde de devrim burjuvazinin bütün emniyet sübaplarını yarıp geçsin, hiç kuşkumuz olmasın, orada da ordu son çare olarak devreye girer ve idareye sistem ve rejim adına el koyar. Bu bakımdan, ordunun olduğu her yerde vesayet söz konusudur. AKP ideologlarının bizlere on yıldır yutturduğu bu zokayı artık çıkarıp atsak iyi olacak.

Şimdi AKP’liler yeri göğü inletiyor. Efendim, Mısır’da “milli iradeye” karşı darbe olmuş. Sandıkla gelen bir hükümet ancak sandıkla gidermiş. Burada da iki yanlış bir doğru etmiyor. Birincisi, “milli irade” denen şey bir aldatmacadan ibarettir. Bu, burjuvazinin halkı, kendi diktatörlüğüne ikna edebilmek için uydurduğu bir yalandır. Sandıkla sanduka arasındaki harf benzerliği aynı zamanda anlama da yansır. Sandık, halkın sandukasıdır. Bir kere bu oyuna girdiğiniz zaman o sandık sizin sandukanız olur. Ortada halkın gerçek iradesi diye bir şey yoktur. Halkın tepesinde boza pişiren küçük bir azınlık kendi diktatörlüğünü halka zorla, baskıyla, aldatmacayla, oyunla, kölelik ruhunu teşvik ederek onaylatmaktadır, hepsi bu. Bu bakımdan sandık, halkın iradesinin felç edildiği, mühürlendiği yerdir. Artık bu zokayı da çıkarmanın zamanı gelmiştir.

Öte yandan, halkın iradesinin beyan edildiği mekân oy sandığı değil, sokaklar ve meydanlardır. Örneğin Mısır’da Tahrir Meydanı’dır. Türkiye’de Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’dır. Halk, kendi iradesinin mekânlarını yine kendi irade ve mücadelesiyle yaratmıştır. İşte bunun için Tayyip’ler ve diğerleri bu meydanları elimizden alıp bizleri gözden uzak Kazlıçeşmelere sürmek istiyorlar. Mısır halkı Tahrir’i, Mübarek diktatörlüğüne karşı mücadelede kazandı ve orayı bir devrim meydanı olarak elinde tuttu. İhvan diktatörlüğünü de aynı meydana dolarak yıkmış oldu.

Bu şekilde baktığımızda, ordunun yaptığı, bir darbe yoluyla halka saldırıya geçmek değil, İhvan’ı iş başından uzaklaştırarak halk devrimini yatıştırmak ve bir savunma savaşı taktiğiyle rejimi ve sistemi kurtarmaya çalışmaktır. İşlevi icabı karşıdevrimci olan ordunun yaptığı, geleneksel vesayet rolüne uygun olarak rejimi kurtarmaya çalışmaktır. Bu noktada ordunun darbesini kınamak, sadece devrilen İhvan’la ve Türkiye’de de AKP yanlılarıyla aynı safta yer almak anlamına gelir. Devrimciler, sivil toplumcuların zokasını yutup ordu darbesini kınamak gibi işlere girişeceklerine doğrudan ordunun ilgasını savunmalıdırlar. AKP’liler ve liberaller ordu darbesini kınıyormuş. Onlara daha güzel bir teklifimiz var: Ordu ve polis toptan ilga edilsin. Böylece her türlü darbe ihtimali de ortadan kalmış olur. Biz onların çok zokasını yuttuk, onlar da bizim bu “zokamızı” yutsunlar bakalım. Hayır, buna yanaşmazlar. Çünkü kendi diktatörlüklerini sürdürmek için orduya da polise de her zaman ihtiyaçları vardır. Ordu kendilerine karşı darbe yapmasın yeter.

Şimdi Mısır’da halk elbette bir süre zafer sarhoşluğunu yaşayacaktır. Nasıl geçmişte İhvan’a hayırhah baktıysa bir süre orduya da hayırhah bakacaktır. Ama bir süre sonra, kuklaları oynatan, yıpranan kuklanın yerine bir başkasını getiren perde arkasındaki esas düşmanın ordu olduğunu görecektir. Fikret Başkaya’nın dediği gibi, bu devrimin ikinci raundudur. Üçüncü raund Mısır halkıyla Mısır ordusu arasında geçecektir. Devrim orduyu, polisi ve sandığı yıkarak ilerleyecektir.

Halkın, kendi mezar kazıcılarının tahakkümünden kurtulmasının tek yolu budur.

Gün Zileli

5 Temmuz 2013

www.gunzileli.com

Read Full Post »

Özellikle Nazizm sonrasında yeni bir kimliğe bürünen etik kavramı, günümüz dünyasına gelinene değin düşün alanında gitgide daha fazla yer kapladı. Her şeyden önce insan hakları alanıyla bağlantılı olarak önümüze gelen bu kavram, tıp, medya, hukuk vb. alanlarda da sık sık tartışma konusu oluyor.

Söz konusu tartışmalarda genellikle neyin etiğe uyduğu, neyin uymadığı, şu ya da bu tikel alanın etiğinin nasıl olması gerektiği üzerinde duruluyor. Ama etik kavramının kendisi sorgulanmıyor, sorgulansa dahi ürkekçe dokundurmaların ardından Kant’a kadar uzanan bir dizi referans vermekle yetiniliyor.

Peki bunun ötesine geçilebilir mi? Alain Badiou bunu amaçlıyor. Badiou, aralarında başarılı oyun ve romanların da bulunduğu yirmiden fazla kitabın yazarı. Paris’te bulunan Ecole Normale Supérieure ve Collège International de Philosophie’de felsefe dersleri vermenin yanı sıra, matematikten sanata, radikal siyasete kadar pek çok alanda uğraş vermekte.

1993 yılında yazdığı Etik adlı eseriyle, hümanizme saygıda kusur etmeyen tüm çağdaş düşünürlerle bir hesaplaşmaya girişir yazar. Etiğin Öteki ile ilgili olduğu yolundaki adeta evrensel sayılan savı reddederek, “Ötekini tanımaya dayalı her türlü etik hüküm kesinlikle terk edilmelidir,” der. Çünkü ona göre gerçek etik, ancak özgül bir durum içinde ve ayrıştırıcı olmakla birlikte esasen farklılıklara karşı kayıtsız olan, ötekinin kendisiyle, öteki olarak ötekiyle “ilgilenmeyen” özneler içeren koşullarda ortaya çıkabilir.

Günümüzdeki insan hakları etiği anlayışını tüm ikiyüzlülüğü içinde gözler önüne sererken bu anlayışın felsefi arkaplanında duran Kant’ın konumunu da irdeler. Söz konusu anlayışa göre “etik meseleleri insan hakları ve insancıl eylemler meselesine indirgeme kudretine”, daha net bir ifadeyle “kendini kurban olarak tanıma kudretine” sahip evrensel bir insan öznesi mevcuttur. Badiou bu bakışı, insanı düpedüz canlı bir organizma düzeyine indirgediği için reddeder: “Elbette ki insan bir hayvan türüdür. Ölümlü ve yırtıcıdır. Ama bu özelliklerin hiçbiri insanı canlılar dünyası içinde ayrı bir yere koyamaz. Cellat olarak insan sefil bir hayvandır, ama kurban olarak da daha değerli bir şey olmadığını buna ekleme cesaretini göstermemiz gerekir…

Zindanların ve kampların işkencecileri ile bürokratları, kurbanlarına kendileriyle, yani besili canilerle hiçbir ortak yanı olmayan, mezbahaya gidecek hayvanlar gibi muamele edebiliyorlarsa, bunun nedeni kurbanların gerçekten de böyle hayvanlaşmış olmalarıdır.” Yazar Etik’te bunun yerine ölümsüz insanı koyar, yani insanın, kendini “koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini.”

Badiou ikinci olarak günümüzde “Kötü’nün tanımlanması üzerine kurulu” olan etik mutabakatın, insanları olumlu bir İyi fikri etrafında birleştirmeye yönelik her türlü çabayı mahkûm etmesi üzerinde durur. Her kolektif İyi iradesinin Kötü’yü yarattığı iddiasına açık bir şekilde karşı çıkarak, “[İnsanın] İyi’yi hayal etmesini, kolektif güçlerini ona adamasını, bilinmeyen imkânları gerçekleştirmek için çabalamasını, mevcut olandan radikal bir biçimde koparak olabileceği düşünmesini yasaklamak, ona insanlığı yasaklamaktır,” der.

Üçüncü olarak da, kurbanlardan oluşan şekilsiz kalabalıklar varsayan etik anlayışın durumların tekilliğini düşünmeyi engelleyerek yol açtığı insanlık dışılığı vurgular. Bu noktada verdiği bir örnek çarpıcıdır. “Etik” savunucusu bir doktor, genel olarak hastaların durumu için her türlü müzakerede bulunacaktır. Ancak sigortası ya da parası olmayan bir hastanın hastane kapısından çevrilmesini kabullenmekte güçlük çekmeyecektir. Burada gözardı edilen şey ortada tek bir tıbbi durum olduğudur.

Badiou’nun felsefi anlayışını en kaba haliyle tarif etmek gerekirse, her durumdaki radikal yenilenme potansiyelini sergileme ve anlamlandırmaya çalıştığı söylenebilir. İnsanın eylemde bulunduğu alanı birbiriyle çakışabilen, ancak kesin olarak ayrı bulunan iki alt-alanda inceler. Bunlardan birincisi “sıradan” yani onaylanmış bilgilerin, yerleşik çıkarların ve farkların bulunduğu alan, ikincisi de “istisnai” yani kendilerini bir hakikatin özneleri olarak gören sayılı insanların eylemleriyle varlığını sürdüren yenilikler alanı.

Sıradan alan aslen sabittir, mevcut durumu tahakküm altında tutan ve yönlendirenlerin çıkarlarına göre oluşturulmuştur. Badiou bunu “durumun statükosu” olarak adlandırır. Öte yandan istisnai alana, bir başka deyişle “hakikatler alanına” ulaşmak, tam da bu statükonun mevcut durum üzerindeki tahakkümünü saptayan ve aynı zamanda bu tahakkümden kaçmayı başaran bir yordam sayesinde mümkün olur. Söz konusu yordam tamamen özneldir. Ama etkisi ve hitap ettiği alan bakımından kesinlikle evrensel bir yeniliğe ya da kopuşa işaret eder.

Badiou’ye göre “bir hakikat, içkin bir kopuştur… 1792 Fransız Devrimi, Héloïse ile Abélardus’un buluşması, Galileo’nun fiziği yaratması, Haydn’ın klasik müzik üslubunu icat etmesi… Schönberg’in on iki tonlu gamı icat etmesi” bu tür kopuşlardandır.

‘Schönberg’ adıyla bilinen müziksel olaya sadık olan Berg ve Webern sanki hiçbir şey olmamış gibi fin-de-siécle neo-Romantizmini sürdüremezlerdi. Einstein’ın 1905 tarihli metinlerinden sonra, eğer bu metinlerin radikal yeniliklerine sadıksam, klasik çerçevesi içinde kalarak fizikle uğraşmaya devam edemem. Bir olaya sadakat, (ister siyasi, ister aşksal, ister sanatsal, ister bilimsel olsun) olayın gerçekleştiği özgül düzen içinde meydana gelen (hem düşünülmüş hem uygulanmış) gerçek bir kopuştur.”

Hakikat sürecini teşvik eden şey –Badiou’nün deyişiyle “olay”– mevcut durumun egemen dili ve yerleşik bilgileri açısından bir anlam taşımaz, yani hakikat süreci mevcut durumun kurumsallaşmış bilgilerinden farklı türdendir. Badiou günümüz etiğinin içini boşalttıktan sonra, çok daha farklı bir etik, bir hakikatler etiği önerir. Hakikatler etiği dediği şey, bir hakikat sürecinin devamını sağlayan ilkedir. Bu etikte daima tek bir soru vardır: “Biri olma sıfatımla, kendi varlığımı aşmayı nasıl sürdüreceğim? Bildiğim şeyleri, bilinmeyene yakalanmanın etkileri üzerinden tutarlı bir biçimde birbirine nasıl bağlayacağım?” Hakikatler etiğinin amacı “dünyayı bir Yasa’nın soyut egemenliğine tabi tutmak ya da dışsal ve radikal bir Kötü’ye karşı mücadele etmek” değildir. Aksine, “hakikatlere gösterdiği sadakat yoluyla Kötü’yü –tam da bu hakikatlerin dublörü ya da karanlık yüzü olarak gördüğü Kötü’yü– savuşturmaya çabalar.”

Badiou hakikatler etiğinin “devam et” buyruğuna, hakikate sadakat gösterilmesini etkiyebilecek bozulma biçimlerine “kötülük” adını verir. Söz konusu kötülük hakikati saptıran başlıca üç biçimden birinde kendini gösterebilir. Bunlardan ilki ihanet, yani devam ettirilmesi zor gelen bir sadakatten vazgeçmektir. Sadakatin zorunlu kıldığı yaşam biçiminden yorulma, kurulu düzenden gelen baskıya boyun eğme ya da düzenin bir parçası olmanın sunduğu avantajların cazibesine kapılma gibi nedenlerle ortaya çıkan bu vazgeçişi Badiou’nün “ihanet” olarak adlandırması anlamlıdır. Hakikatin bilincine varması sonucu kurulu düzenden kopan bir kişinin bu hakikate sadakat göstermeyi artık bırakmasını “kopuştan kopma” olarak görür. Dolayısıyla birey içsel tutarlılığını sağlamak adına, daha önce kurulu düzene karşı aldığı tavrı şimdi hakikatin ta kendisine karşı almak durumunda kalacaktır.

İkinci kötülük biçimi bir olayı, yani mevcut durumun boşluğuna doğan ve yeni bir dengeyi ima eden hakikati sahtesiyle karıştırmaktır ki yirminci yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan, Hitler’in ünlü “nasyonal sosyalizmi” bunun en iyi örneğidir. Sahte bir hakikatin hitap alanı sahicisinde olduğu gibi evrensele yönelen bir ilgi, akış değil, belli bir cemaate, halka ya da ülkeye yöneliktir; dolayısıyla mevcut durumun boşluğuna doğduğu iddiasında bulunurken, aksine tam da bir doluluk içine yerleşmiştir, aslında yeni bir durumu değil, mevcut olandan da eski bir durumu ima eder.

Nitekim Almanya’da varılan nokta faşizm olmuş, Sovyetler tarafından durdurulana kadar dünyayı kasıp kavurmuştur. Üçüncü kötülük biçimi ise adlandırılamayanı adlandırma, yani bir hakikatin totaliter ve kayıtsız şartsız egemenliğini dayatmadır. Hakikati devam ettiren öznenin nihai bir hakikat düzeni dayatma ayartısına direnememesi halinde bir Pol Pot Kamboçyasında olduğu gibi ölümcül sonuçlara gidilebilir.

Kısacası Badiou’nün hakikatler etiği doğruyla yanlışı karıştırmamayı, doğruya ihanet etmemeyi, totaliter bir hakikati dayatma ayartısına kapılmamayı ön plana koyar. Badiou bir hakikati, uğruna eyleme geçilmesi gereken önceden verili aşkın bir norm olarak değil, bir üretim olarak tasarlar. Bunun anlamı da hiç kimsenin, hakikati bildiği için, kendisini onun nasıl bilinmesi gerektiğini söyleyecek kişi olarak koymasının mümkün olmadığıdır.

 

Alain Badiou, L’Éthique (Hatier: 1993).
Bülent Doğan

Cogito 38 Güz 2003

 

 

Read Full Post »

Fransız Felsefeci ve Toplumbilimci Jean Baudrillard, 1976 yılında yayımladığı “Simgesel Değiş-Tokuş ve Ölüm” adlı eserinde “Sistem Hepimizi Sorumsuzlaştırmaktadır” demektedir.

Fransız Toplumbilimci aynı yapıtında “…Aydınlanma çağının bireysel kalıntısı olan sorumluluk, zaman içinde giderek rasyonelleşen sistem tarafından bizzat tasfiye edilmiştir…” demek suretiyle toplumsal yaşam karmaşıklaştıkça, toplumsal yaşam koşulları ağırlaştıkça bireysel sorumluluğun gerilediğine vurgu yapmaktadır. Bu nedenle toplumsal dinamizmi yakalamak ve sorunların üstesinden gelebilmek için hem bireysel, hem de örgütsel sorumluluk bilinci ile hareket etmek gerekmektedir.

Bu kurallarla da yetinmeyerek 2005/9986 karar sayısı ile Bakanlar kurulunca 19 Aralık 2005 tarihinde kararlaştırılıp Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu üyelerinin imzaları ile yürürlüğe giren “Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” hükümlerine göre, kanun taslak ve tasarıları hazırlanırken uyulması gereken ilkeler tespit edilmiştir.

Buna göre; çıkarılan yasalar.

  • Üst hukuk normlarına aykırı olmama,
  • Düzenleme amacına uygun olarak hazırlanma,
  • Yargı kararları göz önünde bulundurularak hazırlanma,
  • Tek metin olma özelliğini bozacak hükümlere yer verilmeme,
  • Kapsam maddesinin herhangi bir tereddüde yol açmayacak açıklıkta düzenlenmesi,
  • Madde metinlerinin kıssa ve anlaşılır biçimde düzenlenmesi,

ilke olarak benimsenecektir. Ancak son zamanlarda çoğu kez bu ilkelere uyulmadan yasa çalışmaları sürdürülmektedir.

Sayın başkanlarım;

Mevcut siyasal iktidarın, hukuka, yargıya ve özellikle savunmanın temsilcileri avukatlar ve onların örgütleri Barolar ve Türkiye Barolar Birliğine çarpık bakışının bir ürünü olan bu ve benzeri yaklaşımlar ancak meslektaşlarımızın ve Barolarımızın bireysel ve örgütsel sorumluluk duygusu ve ortak gücü ile aşılabilir.

Yaşanan acı olaylar göstermiştir ki,siyasal iktidar temsilcileri asla bizim yıllardır dillendirdiğimiz “Eksiksiz Demokrasi, İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü, Hukuk Devleti” ilke ve kavramlarına içtenlikle inanmamakta, sadece bu kavramları biçimsel olarak dillendirmektedirler.

Oysa siyasal iktidar temsilcilerinin bu sorumsuz yaklaşımlarına karşın bizim avukatlar, Barolar ve Türkiye Barolar Birliği olarak ulusumuza, mesleğimize ve meslektaşlarımıza karşı çok ciddi sorumluluklarımız vardır.

Bu sorumluluğumuzun gereği olarak başta siyasal iktidar olmak üzere herkesin keyfi ve sorumsuz uygulamalardan uzak durması gerektiğini ve tüm sorunların hukuk içinde çözülmesinin mümkün olabileceğini önemle hatırlatmalıyız.

Özgürlük ve güvenlik kavramlarının ciddi boyutlarda sorgulanır hale geldiği, hukuk devleti kurum ve ilkelerinin göz ardı edildiği, laiklik ilkesinin her geçen gün yıpratıldığı, demokrasinin sadece oy’a indirgendiği, siyasetin ise söyleme endekslendiği, yargı kararlarının yeterince etkili olamadığı, ekonominin yanında iç ve dış güvenliğin yabancılara bırakıldığı, manevi ve moral değerlerin acımasızca kişisel çıkar malzemesi yapıldığı, tüm bunların yanı sıra eskiye dönüşü politik bir amaç edinmiş siyasal bir anlayışın yönetiminde Türkiye asla uygar ve çağdaş değerlerle buluşamaz.

Eğer yurdunuzu seviyorsanız, halkınızın insanca uygar bir dünyada yaşamasını özlüyor bunu önemsiyorsanız, sadece meslek sorunlarınızı çözmek yetmez yurt ve meslek sorunlarınızı aynı duyarlılıkla izlemek ve çözümler üretmek durumundasınız.

Ben sayın başkanlarıma sadece sahip oldukları mesleki ve örgütsel güçlerini hatırlatıyor, bu gücün yaşama geçmesi halinde meslek sorunları yanında, ülkemizin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilke ve kavramları başta olmak üzere, önde gelen bir çok sorununa ciddi katkılar sunacağı ve çözümler getireceğine olan inancımı yineliyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle toplantımızın olumlu sonuçlar vermesini diliyor, sizlere sevgi ve saygılarımı suruyorum.

Türkiye Barolar Birliği
Başkanı
Avukat Özdemir ÖZOK

Read Full Post »

Sosyalleşen Ceza Hukukunda kısas yöntemi terk edilmektedir. Ölüm cezası da, kısas mantalitesinin bir sonucudur. Kimi hukukçular, işlenen cinayet ile ölüm cezası arasında aritmetik bir oran olduğunu savunmaktadır. Ancak bu savunu, iki noktada çelişkiye düşmektedir.

 

1. Kan gütme saikiyle işlenen cinayetler, suç sayılmakta, hatta bu saik ağırlaştırıcı neden olarak öngörülmektedir. Kana kan isteme düşüncesinin yasal tezahürü olan ölüm cezası ile yaşam hakkının sonlandırılması ise meşru bir ceza olarak kabul edilmektedir. Yani aynı fiil, kişi fail ise suç, devlet fail ise ceza olmaktadır.

2. Aritmetik oran konusunda ikinci çelişkiyi, Albert Camus şöyle dile getirmekte: “Öldürme ile idam arasında bir eşdeğerlilik yoktur. Birçok yasa, önceden tasarlanan suçu, sadece öfkeyle işlenmiş olan suçtan çok daha ağır hükümlere bağlamıştır. Peki ama, idam cezası hiçbir suçlunun en müthiş cinayetinin bile kabına erişemediği, önceden tasarlanan suçların başında geleni değilse nedir? Bu iki ölüm arasında bir eşdeğerlilik olması için idam cezasının, kurbanını müthiş bir ölümle ortadan kaldıracağını önceden bildirmiş ve o andan sonra onu aylarca işkence altında tutmuş bulunan bir caniyi cezalandırması gerekirdi. Böylesine müthiş bir caniye kişiler arasında rastlanmamaktadır.”

Read Full Post »

Bizim bedenimiz onların siyaseti

muhafazakarlık, evrensel bir ideoloji ve hangi bahane ve gerekçelerle olursa olsun, dünyanın her yerinde kadınlar için benzer şeyler öneriyor; evinde otur, erkeklere hizmet et, cinselliğini erkeklere hizmet edecek şekilde yaşa, az bil, az düşün, müdahale etme.
bütün dinler, dünyanın gidişini belirleyecek önermelerde bulunma anlamında politik. gündelik hayatın nas

ıl yaşanacağına ilişkin ayrıntılı önermeler, “özel olanın politik olması” bağlamında da önemli. dinlerin tarih boyunca insan topluluklarını bölmenin araçlarından biri olmasının siyasi etkilerini anmaya bile gerek yok. ayrıca islam, hıristiyanlıktan farklı olarak iktidara da talip. ama bence türkiye’de akp’nin islami bir parti olduğunu söylemek mümkün değil. o, daha ziyade hedeflediği düzen için dini araçsallaştıran siyasal güçlerden biri.

hedeflediği düzen ne? daha birkaç hafta önce dokuz kişinin ölmesine yol açan hes talanı, grev yasaklamaları, tam hız süren taşeronlaştırma, binlerce kişinin darbe dönemlerini aratır gerekçelerle hapse atılması vb pek çok gelişmeye eşlik eden rakamlar, kabaca çin tipi büyüme tabir edebileceğimiz bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

yine kabaca ifade edeyim, eskiden, yani küreselleşme öncesi, büyüme hızı yüksek olan emperyalist ülkeler aynı zamanda sosyal devletler olur, halkına belli bir refah ve demokrasi sunardı. ama sosyalist sistemin yıkılmasının en önemli etmenlerden biri olduğu süreçle birlikte “zenginleşen” ülkeler aynı zamanda en vahşi sömürünün uygulanabildiği devletler. bunun için kısıtlanmış sendikal haklar ve susturulmuş muhalefet gerekiyor.

bunlar, bu mecrada, pek çok yazar tarafından daha önce, bundan çok daha mahir ve ayrıntılı biçimde anlatılmış olan gerçekler. ben biraz daha az değinilmiş iki noktayı ele almak istiyorum.

birincisi şu: yeni anayasa için hazırlanan taslaklarda devletin ve kamunun vatandaşa olan görevleri azalıyor.

yaşamak, karnını doyurmak, barınmak, eğitim, tedavi hizmeti almak vb. aklınıza gelen her insani ihtiyacın karşılığında para ödemek anlamına geliyor bu. yani, ölüm döşeğinde bile olsanız tedavinizin masraflarını karşılamak için çalışacaksınız. çünkü bize insan gibi görünen varlık, kapitalizme işgücü olarak görünüyor; bir tür makine gibi ve bir makineyi ne kadar uzun süre çalıştırabilirseniz o kadar iyi; üstelik bakım masraflarını da kendisi karşılıyor! ayrıca makineyi beğenmediğinizde bir kenara atıp yenisini bulma imkanınız ne kadar fazlaysa o kadar iyi. uzun lafın kısası, kucağınıza aldığınızda büyük bir heyecana kapıldığınız, size biricik gibi görünen bebeğiniz, kapitalizm için müstakbel emekçi.

ancak akp’nin kadınların doğurganlığını denetlemeye yönelik politikalarını bununla açıklamak, islam’la açıklamak kadar safça olur. buraya birazdan döneceğim.

ikinci nokta şu, kamunun bireyin hiçbir ihtiyacını karşılamadığı, ona hiçbir güvence sağlamadığı bir ülkede, bir de yoksulluk suç oranlarını yükselttiyse insanlar en küçük birime yani aileye bel bağlamaya başlıyor. “öteki” teriminin çok ve boş kullanılarak anlamsızlaştırıldığını düşünüyorum ama burada yararlanmak zorundayım. birbiriyle en belirleyici bağı sömürü ve baskı ilişkileri olan, insanların sık sık ekmeğini kazanabilmek için doğduğu topraklardan göçmek zorunda kaldığı, yani iç ve dış göçün arttığı ve bunun da toplu bir yabancılık yarattığı, üstüne üstlük yoksulluğun yırtıcılaştırdığı toplumlarda, insan ailesine sarılır ve ailesi dışındaki herkese her türlü haksızlığı yapma hakkını görür kendinde. buna da ailenin öneminin tekrar fark edilmesi adı verilir. o yüzden, altını çizerek söylemek isterim, sınıf politikaları açısından da, aileyi bir sığınak değil bir hapishane olarak görmenin daha gerçekçi olduğu kanaatindeyim. bu noktada, türkiye solunun aile kurumuyla hesaplaşma konusundaki mütereddit tavrını ve geçmişini muhakkak gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. bu arada türkiye’de cemaatlerin de benzer bir işlev gördüğünü de hatırlamak gerek.

ancak akp’nin son zamanlarda gündeme gelen ve kadınların cinselliğini doğurganlıkları üzerinden denetlemeye çalışan politikaları bunlardan bağımsız; islami endişelerden bağımsız olduğu gibi.

ankara’da 1989’da düzenlenen feminist hafta sonu bir bildirge hazırlamış ve maalesef hala yakıcılığını kaybetmemiş olan bir slogan üretmişti: “emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizim.”

bugün de yaygın olarak kullanılan bu sloganın “bedenimiz” kısmı feminist literatürde “beden politikaları” tabir edilen çok geniş bir alanı kasteder; tıptan, güzellikle ilgili dayatmalara kadar uzanan bu alanın en önemli parçalarından biri cinsellik tabii ki. cinselliğin başka şeylerin yanı sıra (evlilikte ve fuhuşta) bir hizmet alanı da olduğunu düşünürsek kadın cinselliğinin hizaya sokulmasının patriyarka açısından ne kadar önemli olduğunu görürüz. tarih boyunca doğurganlık bunun en kolay araçlarından biri oldu. kadınların doğurmasını kolaylaştıran, istemedikleri hamilelikleri sonlandıran ilk ebelerin cadılıkla suçlanması boşa değil. dini ve ahlaki baskılar bunu sağlayamadı, doğum kontrol yöntemlerinin basitleşmesi ve yaygınlaşması işi iyice zora soktu. hele bekaret tabusunun silikleşmesi tuz biber ekti. ne yani bu kadınlar istedikleri zaman, istedikleriyle sevişecek mi!

toplumla ilgili en basit bir gözlem bile, “isteyen istediğiyle sevişsin”e itiraz edenlerin istemeyenin istemediğiyle yatmak zorunda kaldığı bir düzenin, yani zoraki evliliklere ses etmeyen, evlilik içi taciz ve tecavüzü tanımayan, aile içi taciz ve tecavüze göz yuman, genel olarak taciz ve tecavüze bahane bulan bir düzenin destekçisi olduğunu da görür.

akp kadınların islami tarzda yaşamasını mı hedeflemekte? öyle olsa on yıllık iktidarı boyunca, birçok tepki toplayan konuyu çatır çatır gündeme getirmişken kamu alanında başörtüsü konusunu halletmemiş olur muydu? evet, bunda malum “mağdur edebiyatı”nın dayanaklarından birini kaybetme endişesi de vardır ama bu konunun gündemdeki yerinin bu kadar zayıf olmasını açıklar mı bu? nitekim, başörtüsü sebebiyle eğitiminden, işinden vazgeçmek zorunda kalan pek çok kadın da bu soruyu soruyor.

muhafazakarlık, evrensel bir ideoloji ve hangi bahane ve gerekçelerle olursa olsun, dünyanın her yerinde kadınlar için benzer şeyler öneriyor; evinde otur, erkeklere hizmet et, cinselliğini erkeklere hizmet edecek şekilde yaşa, az bil, az düşün, müdahale etme. ve akp de, islam ne derse desin kürtajı cinayet olarak görmeye yatkın, buna karşılık gizli yapılmasını –bir gün kendisinin de ihtiyacı olma ihtimalini de akılda tutarak- göz ardı etmeye hazır kitlelerin “hassasiyet”lerine ya da daha gerçekçi bir ifadeyle vicdansızlıklarına hitap ediyor; türkiye’ye baktığınızda cinayetten kaçınan bir toplum görüyor musunuz allah aşkına!

buna karşılık türkiye’de kadın hareketi çok uzun bir yol kat etti. otuz yıl önce hayal bile edilemeyen birçok yasal ve toplumsal değişim yaşandı. zaman zaman “hayat tarzı mücadelesi” diye küçümsense de kadın hareketinin bir kimlik mücadelesi değil ortak talep ve çıkarları olan bir toplumsal grubun –bence sınıfın- mücadelesi olduğu görüldü. her kadın bireysel olarak özgürleşirken ödediği büyük bedeller ölçüsünde bundan vazgeçmeme kararlılığı gösteriyor. kürtajla ilgili hızlı ve etkili bir araya gelişin ve akp’ye karşı –en azından şimdilik- zafer kazanılmış olmasının altında bu yatıyor. son dönemdeki gelişmeleri bu şekilde okumanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Ayşe Düzkan, sendika.org
18 Temmuz 2012

Read Full Post »

Digma…

münakaşa yaratmak için yazmıyorum,,, elif şafak aşk ismini kullandı,,, dünyanın en büyük şaheseri olsa bile,,, bu isim kullanılmaz,,, işçi partisi türk solu ismini kullanıyor,,, bu isim kullanılmaz,,, siyasi partiler kanununda türk bayrağı kullanılamayacağına dair bir madde vardır,,, bunun bir mantığı vardır,,, hiç bir kişi ya da kurum, politik görüşünü belirtmek için bu sembolü kullanamaz,,, çok basit bir sebeple,,, bu herkesin,,, senin değil ki,,, senin kadar bana da ait,,, bu mesele tartışmaya açık değildir,,, her hangi parçalı bir zihniyet bütünü temsil edemeyeceği için paradigmadır,,, hatırlatayım,,,

Read Full Post »

Older Posts »