Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Bilişsel Açıdan Anksiyete’ Category

Bilişsel kuramın kendisinden önceki kuramlara kıyasla getirdiği en büyük yenilik, o güne dek bir duygusal bozukluk olarak görülen anksiyetenin temelinde bir düşünce bozukluğunun yani abartılı tehlike algısının yattığını söylemesidir. Bilişsel kuram anksiyete kavramını açıklamada vurguyu duygudan, zarar görme ve tehlike altında olmaya ilişkin aşırı uğraşı ve buna bağlı gelişen tepkilere kaydırmıştır. Bilişsel kuram gerçeklikle, duygu ve davranışlarımız arasında bilişsel sistemin bir aracı olduğu varsayımına dayanır. Yine bu nedenle bilişsel kurama göre bizim duygusal tepkimiz ve davranışlarımızı başlatan içsel olaylar ve dış gerçeklik olmakla beraber son sözü söyleyen bilişsel yapıdır. Yani kişileri rahatsız eden duygusal sıkıntılar, doğrudan olayların ve yaşananların kendisinden çok, bunların algılanma ve değerlendirilme biçiminden kaynaklanır (Beck 1976). Bilişsel kuram gerçeklik, algı, düşünce, duygu ve davranış arasında karşılıklı ve döngüsel ilişkilerin varlığını kabul etmekle beraber insanı açıklamada bilişsel özellikleri merkeze oturtur. Bu anlamda da utanç, kızgınlık, şüphe, merak, hüzün gibi duygularda olduğu gibi anksiyetenin de oluşumunda ve sürmesinde olayların yanı sıra olaylarla ilgili kişinin düşünce veya yorumları sorumludur. Anksiyete tek başına bakıldığında bütün duygular gibi gerekli, uyumsal ve normaldir. Gerçek bir tehlike durumunda anksiyete uygun bir tepki olurken, yanlış algılama veya yorumlamayla ortaya çıkan anksiyete uygunsuz ve sorun yaratıcıdır. Bilişsel kuramın merkezî bir önem verdiği bilişsel işlevle kastedilen şey kişinin kendisi, çevresi, yaşantıları ve geleceğiyle ilgili yorumları, düşünceleri, değerlendirmeleri, varsayımları, tahminleridir (Beck ve Alford 1997). Bilişsel yapıyı kişinin kendi içsel süreçlerine ve dış dünyaya arkasından baktığı bir kameraya benzetebiliriz. Kamera nereye çevirirseniz orayı görür, bunu algılarımızın sınırlılığına benzetebiliriz, biz de aynı anda gerçekliğin tamamını algılayamayız. Kameranın arkasından görülen şeyle çıplak gözle gördüğümüz şey tıpatıp aynı değildir. Kameranın arkasından gördüğümüz görüntüyü o kameranın özellikleri belirler, siyah beyazsa siyah beyaz, 256 renkse 256 renk gibi. Biz de algıladıklarımızı kendi bilişsel özelliklerimize göre anlamlandırır ve yorumlarız. Örneğin anksiyete durumlarında birey içinde bulunduğu durumu tehlikeli olarak görür, kaygıya kapılır ve ortamdan uzaklaşmaya çalışır. Onun kamerası dünyanın tehlikeli bir resmini vermektedir. Hepimizin kamerası yani bilişsel sistemi birbirinden farklıdır, ama eğer bu farklılık belli bir alanda büyükse o alanda sorunlar artmaya başlar. Farklılık geçici durumsal olabilir, geçici anksiyete tabloları gibi; veya kalıcı olabilir, kronik anksiyete veya kişilik sorunlarında olduğu gibi. Bilişsel terapi bunu söylerken ruhsal rahatsızlıkların tek nedeninin bilişsel yapıdaki sorunlar olduğunu öne sürmemekte, çok çeşitli nedenlerle (biyolojik, çevresel ya da bilişsel) ortaya çıkabilen sorunların sürmesinde bilişsel etkenlerin önemli bir sürdürücü etken olduğuna ve terapötik müdahale açısından en uygun alan olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bilişsel modele göre sağlıksız düzeydeki yoğun anksiyeteye zemin hazırlayan düşünce sorunları iki düzeydedir. İlki bireyin zihninden anksiyete anında geçen olumsuz otomatik düşünceler, yani bireyin kaygılı olduğu özel koşullarda mevcut olan düşünce veya imgelerdir. İkinci düzey ise bu otomatik düşüncelere de zemin hazırlayan erken yaşamda öğrenilmiş ve yerleşik hâle gelmiş, birçok durum ve ortamda varlıklarını gösteren işlevsel olmayan sayıltılar ve kurallardır. Bunlar, şema adı da verilen kişinin içinde bulunduğu durumu abartılı şekilde olumsuz ve işlevsel olmayan biçimde yorumlamasına yol açan daha genel inançlardır (dayanıksızım, zayıfım, güçsüzüm, başarılı olmalıyım, herkes beni sevmedikçe değersizim gibi).

Reklamlar

Read Full Post »