Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Aralık 2012

Özellikle Nazizm sonrasında yeni bir kimliğe bürünen etik kavramı, günümüz dünyasına gelinene değin düşün alanında gitgide daha fazla yer kapladı. Her şeyden önce insan hakları alanıyla bağlantılı olarak önümüze gelen bu kavram, tıp, medya, hukuk vb. alanlarda da sık sık tartışma konusu oluyor.

Söz konusu tartışmalarda genellikle neyin etiğe uyduğu, neyin uymadığı, şu ya da bu tikel alanın etiğinin nasıl olması gerektiği üzerinde duruluyor. Ama etik kavramının kendisi sorgulanmıyor, sorgulansa dahi ürkekçe dokundurmaların ardından Kant’a kadar uzanan bir dizi referans vermekle yetiniliyor.

Peki bunun ötesine geçilebilir mi? Alain Badiou bunu amaçlıyor. Badiou, aralarında başarılı oyun ve romanların da bulunduğu yirmiden fazla kitabın yazarı. Paris’te bulunan Ecole Normale Supérieure ve Collège International de Philosophie’de felsefe dersleri vermenin yanı sıra, matematikten sanata, radikal siyasete kadar pek çok alanda uğraş vermekte.

1993 yılında yazdığı Etik adlı eseriyle, hümanizme saygıda kusur etmeyen tüm çağdaş düşünürlerle bir hesaplaşmaya girişir yazar. Etiğin Öteki ile ilgili olduğu yolundaki adeta evrensel sayılan savı reddederek, “Ötekini tanımaya dayalı her türlü etik hüküm kesinlikle terk edilmelidir,” der. Çünkü ona göre gerçek etik, ancak özgül bir durum içinde ve ayrıştırıcı olmakla birlikte esasen farklılıklara karşı kayıtsız olan, ötekinin kendisiyle, öteki olarak ötekiyle “ilgilenmeyen” özneler içeren koşullarda ortaya çıkabilir.

Günümüzdeki insan hakları etiği anlayışını tüm ikiyüzlülüğü içinde gözler önüne sererken bu anlayışın felsefi arkaplanında duran Kant’ın konumunu da irdeler. Söz konusu anlayışa göre “etik meseleleri insan hakları ve insancıl eylemler meselesine indirgeme kudretine”, daha net bir ifadeyle “kendini kurban olarak tanıma kudretine” sahip evrensel bir insan öznesi mevcuttur. Badiou bu bakışı, insanı düpedüz canlı bir organizma düzeyine indirgediği için reddeder: “Elbette ki insan bir hayvan türüdür. Ölümlü ve yırtıcıdır. Ama bu özelliklerin hiçbiri insanı canlılar dünyası içinde ayrı bir yere koyamaz. Cellat olarak insan sefil bir hayvandır, ama kurban olarak da daha değerli bir şey olmadığını buna ekleme cesaretini göstermemiz gerekir…

Zindanların ve kampların işkencecileri ile bürokratları, kurbanlarına kendileriyle, yani besili canilerle hiçbir ortak yanı olmayan, mezbahaya gidecek hayvanlar gibi muamele edebiliyorlarsa, bunun nedeni kurbanların gerçekten de böyle hayvanlaşmış olmalarıdır.” Yazar Etik’te bunun yerine ölümsüz insanı koyar, yani insanın, kendini “koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini.”

Badiou ikinci olarak günümüzde “Kötü’nün tanımlanması üzerine kurulu” olan etik mutabakatın, insanları olumlu bir İyi fikri etrafında birleştirmeye yönelik her türlü çabayı mahkûm etmesi üzerinde durur. Her kolektif İyi iradesinin Kötü’yü yarattığı iddiasına açık bir şekilde karşı çıkarak, “[İnsanın] İyi’yi hayal etmesini, kolektif güçlerini ona adamasını, bilinmeyen imkânları gerçekleştirmek için çabalamasını, mevcut olandan radikal bir biçimde koparak olabileceği düşünmesini yasaklamak, ona insanlığı yasaklamaktır,” der.

Üçüncü olarak da, kurbanlardan oluşan şekilsiz kalabalıklar varsayan etik anlayışın durumların tekilliğini düşünmeyi engelleyerek yol açtığı insanlık dışılığı vurgular. Bu noktada verdiği bir örnek çarpıcıdır. “Etik” savunucusu bir doktor, genel olarak hastaların durumu için her türlü müzakerede bulunacaktır. Ancak sigortası ya da parası olmayan bir hastanın hastane kapısından çevrilmesini kabullenmekte güçlük çekmeyecektir. Burada gözardı edilen şey ortada tek bir tıbbi durum olduğudur.

Badiou’nun felsefi anlayışını en kaba haliyle tarif etmek gerekirse, her durumdaki radikal yenilenme potansiyelini sergileme ve anlamlandırmaya çalıştığı söylenebilir. İnsanın eylemde bulunduğu alanı birbiriyle çakışabilen, ancak kesin olarak ayrı bulunan iki alt-alanda inceler. Bunlardan birincisi “sıradan” yani onaylanmış bilgilerin, yerleşik çıkarların ve farkların bulunduğu alan, ikincisi de “istisnai” yani kendilerini bir hakikatin özneleri olarak gören sayılı insanların eylemleriyle varlığını sürdüren yenilikler alanı.

Sıradan alan aslen sabittir, mevcut durumu tahakküm altında tutan ve yönlendirenlerin çıkarlarına göre oluşturulmuştur. Badiou bunu “durumun statükosu” olarak adlandırır. Öte yandan istisnai alana, bir başka deyişle “hakikatler alanına” ulaşmak, tam da bu statükonun mevcut durum üzerindeki tahakkümünü saptayan ve aynı zamanda bu tahakkümden kaçmayı başaran bir yordam sayesinde mümkün olur. Söz konusu yordam tamamen özneldir. Ama etkisi ve hitap ettiği alan bakımından kesinlikle evrensel bir yeniliğe ya da kopuşa işaret eder.

Badiou’ye göre “bir hakikat, içkin bir kopuştur… 1792 Fransız Devrimi, Héloïse ile Abélardus’un buluşması, Galileo’nun fiziği yaratması, Haydn’ın klasik müzik üslubunu icat etmesi… Schönberg’in on iki tonlu gamı icat etmesi” bu tür kopuşlardandır.

‘Schönberg’ adıyla bilinen müziksel olaya sadık olan Berg ve Webern sanki hiçbir şey olmamış gibi fin-de-siécle neo-Romantizmini sürdüremezlerdi. Einstein’ın 1905 tarihli metinlerinden sonra, eğer bu metinlerin radikal yeniliklerine sadıksam, klasik çerçevesi içinde kalarak fizikle uğraşmaya devam edemem. Bir olaya sadakat, (ister siyasi, ister aşksal, ister sanatsal, ister bilimsel olsun) olayın gerçekleştiği özgül düzen içinde meydana gelen (hem düşünülmüş hem uygulanmış) gerçek bir kopuştur.”

Hakikat sürecini teşvik eden şey –Badiou’nün deyişiyle “olay”– mevcut durumun egemen dili ve yerleşik bilgileri açısından bir anlam taşımaz, yani hakikat süreci mevcut durumun kurumsallaşmış bilgilerinden farklı türdendir. Badiou günümüz etiğinin içini boşalttıktan sonra, çok daha farklı bir etik, bir hakikatler etiği önerir. Hakikatler etiği dediği şey, bir hakikat sürecinin devamını sağlayan ilkedir. Bu etikte daima tek bir soru vardır: “Biri olma sıfatımla, kendi varlığımı aşmayı nasıl sürdüreceğim? Bildiğim şeyleri, bilinmeyene yakalanmanın etkileri üzerinden tutarlı bir biçimde birbirine nasıl bağlayacağım?” Hakikatler etiğinin amacı “dünyayı bir Yasa’nın soyut egemenliğine tabi tutmak ya da dışsal ve radikal bir Kötü’ye karşı mücadele etmek” değildir. Aksine, “hakikatlere gösterdiği sadakat yoluyla Kötü’yü –tam da bu hakikatlerin dublörü ya da karanlık yüzü olarak gördüğü Kötü’yü– savuşturmaya çabalar.”

Badiou hakikatler etiğinin “devam et” buyruğuna, hakikate sadakat gösterilmesini etkiyebilecek bozulma biçimlerine “kötülük” adını verir. Söz konusu kötülük hakikati saptıran başlıca üç biçimden birinde kendini gösterebilir. Bunlardan ilki ihanet, yani devam ettirilmesi zor gelen bir sadakatten vazgeçmektir. Sadakatin zorunlu kıldığı yaşam biçiminden yorulma, kurulu düzenden gelen baskıya boyun eğme ya da düzenin bir parçası olmanın sunduğu avantajların cazibesine kapılma gibi nedenlerle ortaya çıkan bu vazgeçişi Badiou’nün “ihanet” olarak adlandırması anlamlıdır. Hakikatin bilincine varması sonucu kurulu düzenden kopan bir kişinin bu hakikate sadakat göstermeyi artık bırakmasını “kopuştan kopma” olarak görür. Dolayısıyla birey içsel tutarlılığını sağlamak adına, daha önce kurulu düzene karşı aldığı tavrı şimdi hakikatin ta kendisine karşı almak durumunda kalacaktır.

İkinci kötülük biçimi bir olayı, yani mevcut durumun boşluğuna doğan ve yeni bir dengeyi ima eden hakikati sahtesiyle karıştırmaktır ki yirminci yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan, Hitler’in ünlü “nasyonal sosyalizmi” bunun en iyi örneğidir. Sahte bir hakikatin hitap alanı sahicisinde olduğu gibi evrensele yönelen bir ilgi, akış değil, belli bir cemaate, halka ya da ülkeye yöneliktir; dolayısıyla mevcut durumun boşluğuna doğduğu iddiasında bulunurken, aksine tam da bir doluluk içine yerleşmiştir, aslında yeni bir durumu değil, mevcut olandan da eski bir durumu ima eder.

Nitekim Almanya’da varılan nokta faşizm olmuş, Sovyetler tarafından durdurulana kadar dünyayı kasıp kavurmuştur. Üçüncü kötülük biçimi ise adlandırılamayanı adlandırma, yani bir hakikatin totaliter ve kayıtsız şartsız egemenliğini dayatmadır. Hakikati devam ettiren öznenin nihai bir hakikat düzeni dayatma ayartısına direnememesi halinde bir Pol Pot Kamboçyasında olduğu gibi ölümcül sonuçlara gidilebilir.

Kısacası Badiou’nün hakikatler etiği doğruyla yanlışı karıştırmamayı, doğruya ihanet etmemeyi, totaliter bir hakikati dayatma ayartısına kapılmamayı ön plana koyar. Badiou bir hakikati, uğruna eyleme geçilmesi gereken önceden verili aşkın bir norm olarak değil, bir üretim olarak tasarlar. Bunun anlamı da hiç kimsenin, hakikati bildiği için, kendisini onun nasıl bilinmesi gerektiğini söyleyecek kişi olarak koymasının mümkün olmadığıdır.

 

Alain Badiou, L’Éthique (Hatier: 1993).
Bülent Doğan

Cogito 38 Güz 2003

 

 

Read Full Post »

(…)
4.2 Tümcenin anlamı, olgu bağlamlarının varoluş ve varolmayış olanaklarıyla uyuşması, ve uyuşmamasıdır.
4.21 En yalın tümce, temel tümce, bir olgu bağlamının varoluşunu savlar.
(…)
5.552 Mantığı anlamak için gereksediğimiz “deneyim”, birşeyin böyle böyle olduğunun değil, olduğunun deneyimidir: oysa bu, işte, hiç de deneyim değildir.
Mantık, bütün deneyimden öncedir -birşeyin öyle olmasından.
Nasıl’dan öncedir, ne’den önce değil.
6.52 Öyle bir duygumuz vardır ki, bütün olanaklı bilimsel sorular yanıtlandığında bile, yaşam sorunlarımıza daha hiç dokunulmamıştır. Tabii o zaman da hiçbir soru kalmamıştır; yanıt da tam budur.
(…)
6.522 Dilegetirilemeyen vardır gene de. Bu kendisini gösterir, gizemli olandır o.
(…)
6.54 Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki, beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür -onlarla-onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.)
Bu tümceleri aşması gerekir, o zaman dünyayı doğru görür.
7. Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.

Ludwig Wittgenstein
Tractacus’dan…
(Çev: Oruç Aruoba)

http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog/

Read Full Post »

YAŞAM (ki)’den, s. 43-51 1.

Yaşamın, en temelde, bağımsız, kendine yeterli olmaya çalışmanın süreci olacak — doğumda, tam bağımlıydın; sonda, ölümde ise, —başarabilirsen— tam bağımsız olabileceksin. Ama, ikisinin (doğum ile ölümün) arasında, hep bir gelişme olacak yaşamın : bir ‘ilerleme’ değil; şu ya da bu yönde, bir gelişme… Kendine yeterli olma, bağımsız olma yönünde ise, gelişmen, hep, başka kişilerle kurduğun ilişkilerin içinden geçerek yürüdüğün bir yol olacak. Bağımsızlığın, bağımlılıklardan geçecek. Yaşamını, ancak bağımlılıkların içinde bağımsız kılabilirsin — ki, yaşamı özgürleştirmen, onu, sürekli, bir yerlere bağlayıp, sonra, o yerlerden koparabilmen olsun. Yaşam, kopmadan kurtulamaz — ama bağlanmadan da kopamaz. Yaşamında kurtuluş, hep, bağlanıp —kendini bağlayıp— sonra, hep, bağlarını koparman olacak…

Read Full Post »

(not 1: ilk yayınladığım tarih 9 Ekim 2010)

(not 2: bir istanbul yazısıdır)

 

“Hayır, hayır, hayır! Tek bir kişi, en karanlık çağda bile aşkta dirilebilir. Evet, çok acelecisiniz. Noktalara bayılırsınız sizler. Akıl insanı daima karara zorlar tabi. Fakat aşk faktörü bir sürprizdir. Yüce belirsizlik halidir. O hale geçerseniz noktanın aslında gerçekten nokta olmadığını anlarsınız.  Âşıksanız, bir karara ihtiyacınız olmaz. Âşık olarak düşer, âşık olarak kalkarsınız. Son yoktur, başlangıç yoktur. Evet, şimdi anlayamıyorsunuz. Akla tutulmuşsunuz bütün uygarlık gibi. Şu kâinat asla aşksız yapamaz. Onun hamuru aşk. İnsanı doğurması bunun kanıtıdır. Bana insanın yok olmasından, çürüyüp gitmesinden, yeryüzünden sürülmesinden bahsediyorsunuz. Ama aşksızlıktan işte bu yüzden bahsedemezsiniz. Şimdi, hemen şimdi, bunca katı yürekliliğin ortasında, tanrısal bir güçle aşka tutunmak hala mümkünken, bana nelerden bahsediyorsunuz böyle… İnsanın kıyameti, dünyanın sonu vesaire… Oysa işte benim gönlüm aşkı içmişken, aşk olmuşken sizin aklınızın boklu dünyasından bana ne? Hangi işkence benim yüreğimden çıkarabilir artık onu? Hangi medeniyetiniz, partiniz ona sahip olabilir? Hangi televizyon zehirleyebilir ki beni? Ben BENİ , sizin insan dediğiniz o robotu çoktan öldürdüm dostlarım. O insan, o medeniyetinizin yaratığı çoktan eridi gitti. Siz bana insandan bahsediyorsunuz, onun felaketinden bahsediyorsunuz, kelimelerden bahsediyorsunuz, kavramlardan bahsediyorsunuz, girdiğim deliklerden bahsediyorsunuz, yaraklardan, yarak kafalılardan bahsediyorsunuz, kurtuluş gününden, kıyametten bahsediyorsunuz. Ben de sizi dinleyip aptal aptal cevaplar veriyorum. Tek gerçek bu şu an; bu aptal cevapların hiçbiri de dünyamın zenginliğine dokunamıyor. Siz kalbimi asla fethedemeyeceksiniz. Onu asla bilemeyeceksiniz. Rastlantısal olayların karmakarışık durumlarından damıtılan duygularımın saflığını asla göremeyeceksiniz. Götlere, yaraklara, amlara takılıp kalacaksınız. Ağlara takılıp kalacaksınız. Ta ki beklenmedik bir anda siz de başka rastlantılardan aşka çıkana dek.

İnsan kendini matematiksel hesaplamalarıyla var edemediği gibi matematiksel hesaplamalarıyla yok da edemeyecektir. Aldanmayın intiharlara. Kimse, hiç kimse başına buyruk çekip gidemez. Gezegenlerin dönüşü de, genç kızın şakağındaki namlunun tetiğini çekişi de kâinatın derin hareketinde bizim için muammadır. Direnenler de teslim olanlar da belirsizliğe salınmışlardır.

Yaşamın meyvelerinden yiyeceksem, neden lezzetlileri varken, midemi bozanlardan yiyorum? Bilmiyorum da ondan. Lakin insanlığın kocaman tecrübesi bana en lezzetli meyveyi hatırlatmıyor mu? Onu tatmaya çabalamadan göçüp gidenlere elveda. Lakin ben, işte burada olacağım. Belki benim de ayağım kayacak, kim bilir? Kendi tarihimizden, talihimizden habersizken bu ukalalık neden? Neden her şeyi çözmüş gibi davranayım. Davransam bile gelip geçiciliğimi bilirim ben. İçimden gülerim kendime kıs kıs.

Şimdiki akıl tutulmasına daha bilimsel değineceğim. Bakın, doğduğumuzdan beri alışılagelmiş olayların akıl tarafından kurallaştırılması rasyonalizasyondur. Bu yüzden, rasyonalite akılcılık demek olsa da, aklın kendisinden kaynaklanan kavrama biçimi demek değildir. Bu kavrayış her şeyden çok olayların tekrarlanabilme yeteneklerine göre akılda tutulma önceliğidir. Aklın buradaki çıkarı, gelişen olaylar karşısında yaşamda karşısına çıkabilecek zorlukları önceden belirleyebilip, doğa karşısında ayakta kalabilmektir. Bu bakımdan rasyonalizm, bireysel menfaatçilikle flört eder. Demek ki pragmatizm onun en önemli partneridir. Pragmatizm elbette ki rasyonaliteyi doğurmadan varlığını sürdürebilir. Ama rasyonalizm, her zaman pragmatizmi doğurmaya mahkûmdur.

Ve şu medeniyet o kadar rasyonel ki aşka zaman kalmadı. Ama bizi rasyonel kesinliklerden, keskinliklerden sıyıran aşk öldü mü? Hayır! Ertelendi sadece. Büyük çoğunluk onu erteleyebilir, bastırabilir, yok sayabilir…

Ama âşık olanlar için bu medeniyet yoktur, bu yokluk, bu fakirlik, bu sistem yoktur. Aşk vardır, aşk.”

kali—

 

— — —

— god?

— yes man!

— I WANT MY FIRE BACK!!!

— be quite, only be quite…

 

Read Full Post »

DİRİ OLANIN ALAMETLERİ

1
Etrafımızı bir korkaklık dinginliği, zavallıca bir maneviyat; etrafımızı hayatı bir elmayı keser gibi ikiye ayıran soysuzların kullandığı meyve bıçakları sarıvermiştir (Cengâverlerin kılıçlarını göremiyoruz). Din oyuncaklarıyla ahlak tezgâhları açılmış, Ukaz Panayırında çığırtkan seslerle, alınıp satılan değerlerin sıradanlığında, yaşamı yavan ve köhne kılan zayıf mutluluklar, daha doğrusu mutluluk kılığındaki çıkarlar uğruna alış veriş yapılmaktadır. Tüccarların pazarındayız uzun zamandır.
2
Ölüler ve diri olanların en büyük savaşı başlamıştır.
3
Diri olanın kudretini kullanacağı iki köhne olgu; 1.Metafizikten ayrıştırılmış  fizik ki bu, her şeyi madde olarak gören, mana fakiri gözlerin incelikten yoksun, tıngırdayan boş tenekeli var oluşlarının kaynağıdır; Ve 2. Fizikten ayrıştırılmış metafiziktir ki bu, köleliklerini din kılığına sokmakla yetinmeyip ikiyüzlü ahlakın arkasına sığınan, hayata pusu kuran sinsi leş yiyicilerin varoluşudur.
Diri olanın sözü şu olacaktır: “Bu dünya başka dünyaların metafiziğidir!” Öyleyse bu fiziğin kendisi aynı zamanda metafiziktir ve tersi de doğrudur!
Ne mutlu ona ki mucizelerinin yaratıcısıdır! Ne mutlu ona ki başkalarının mucizelerine gereksinim duymaz! Ne mutlu ona ki mucizenin kendisidir! Kurtarıcı beklemez.

Yazan Kali Rind

Read Full Post »