Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Haziran 2010

Türban…

Öğretmenin Türbanı ve Diğer Moda Aksesuarları

Dindarlığın ifade edilmesinin sınırları konusunda son derece çekişmeli bir tartışma yaşadık: Türban tartışması. Elbette, seküler devletin vatandaşları, arzu ederlerse, hangi mezhebe ait olduklarını kıyafetleriyle de ifade edebilirler. Elbette, zorunlu eğitimde seküler devlet mezheplerden bağımsız okullar sunmak zorundadır ve bu okullarda din dersi o ya da bu şekilde belki okutulmalıdır ama herhangi bir dini yönlendirme olmamalıdır.

Bu yüzden bazıları, İslam’a bağlı kadın öğretmenlerin bu bağlılığı açıkça gösteren bir kıyafet parçası taşımamaları gerektiğini söylüyor. Karşı tez ise bunun dini özgürlüğe karşı geldiğini ve bazı kıyafetleri taşıma zorunluluğu hisseden inançlı Müslüman kadınları bazı mesleklerden men ederek mağdur ettiğini savunuyor.
Bu tartışmada sorunun bir boyutunun gözden kaçırılmış olduğunu düşünüyorum ve bu boyut seküler toplumun şerefi olarak adlandırmak istediğim şeyle ilgili. Bu şeref, buradaki bağlamda, kıyafete bakışı dini bir ifadenin dikte etmesine izin vermemektir. Seküler devletin gözünde peçe bir moda aksesuarı muamelesi görmelidir ve insanlar istediklerini giyebilirler. Elbette bazı sınırlar dahilinde. Bazı terbiye kuralları vardır ancak bunlar dinden yola çıkarak tanımlanmamıştır. Bu terbiye kuralları, ne kadar çok giyinebileceğinizi değil, ne kadar az giyinebileceğinizi tanımlar. Bütün kültürler bedeni doğal çıplak halinden çıkarmaya –en azından boyamak ya da yara izleriyle deforme etmek bile olsa– önem vermişlerdir. Kültürlere göre bedeni kapatma tarzı, neresinin ve nasıl kapatıldığı, beden şeklinin görünmez kılınması ya da vurgulanması farklıdır ama bütün kültürler terbiye kuralları dahilinde ve dışında kalan kıyafetler olduğu konusunda hemfikirdir.

Ama bu kültürden kültüre, modadan modaya değişir. Seküler devlet moda meselelerini dini inançlardan bağımsız tutar – terbiye kurallarıyla ilgili konuda. Dini inancı sebebiyle çıplak gezen insana –hâlâ varsa; antikçağda bu insanlara gymnosofist adı verilirdi– tolerans gösterilmez. Dini sebeplerden yüzünü kapatan insana tolerans gösterilir. Her şey bundan ibarettir. Seküler devlet herhangi bir kıyafet parçasının herhangi bir dindar insan için “ne anlama geldiğiyle” ilgilenmek zorunda değildir. Zaten bunu nasıl yapabilir ki? Bir kadın, inancını açık şekilde göstermek istediği, bütün kadınların peçe taktığı bir İslami toplumda yaşamayı arzuladığını gözler önüne sermek istediği için peçe takıyor olabilir. Bir kadın, sadece kendisini uymak zorunda hissettiği dini kurallara uygun davrandığı için de peçe takıyor olabilir. Bunu kim bilebilir?

Seküler devlet bununla ilgilenmek zorunda değildir, hatta bilmek bile istememelidir. Elbette, devlet okullarında tarafsız bir dünya görüşü olmasını sağlamalıdır ama bunu ders içeriklerini ve öğretmenlerinin bunu nasıl sunduklarını kontrol ederek sağlar. Okullarında dini beyin yıkama yaşanıyorsa, öğretmenlerini görevden alabilir, hatta ümitsiz durumlarda o öğretmenlerin bir daha öğretmenlik yapmasını yasaklayabilir. Devletimizin gamalı haçın taşınmasını da yasakladığı bir argümandı. Ancak, gamalı haç yasak bir partinin sembolü olduğu için yasaktır. Türban yasak bir dini cemaatin sembolü olsaydı, yasaklamaya hiçbir şekilde karşı çıkılamazdı.

Tekrar edersek: Bir kadın öğretmen, dini propaganda yapmak için görevini kötüye kullanıyorsa, işten çıkarılmalıdır. Ama bunun için bir şey yapmış olması gerekir. Diğer öğretmenlerden ve öğrencilerden farklı bir şeye inandığını göstermesi yeterli değildir. Disiplin soruşturması durumunda, öğretmenin türban takması kanıtların bir bölümü olarak değerlendirilebilir, ama tek kanıt olarak yeterli değildir.

Türban yine de yasaklanıyorsa, din dersi veren din adamının rahip cüppesini de, matematik hocasının boynundaki haçlı kolyeyi de yasaklamak mı gerekir? Bir hata, adil olmak adına yapılan diğer hatalarla düzeltilemez. Ancak türban takmayı yasaklayan ama haç takmayı yasaklamayan bir toplum, okullarının tarafsızlığını amaçlıyor değil de, Müslümanların hayatını zorlaştırmayı amaçlıyor şüphesini uyandırır.

Herhangi bir dini kıyafete karşı hoşgörüm, herhangi bir kadın ya da adamın insan bedeninin saflığı ya da günahkârlığı düşüncesine saygı duyuyor olmamdan kaynaklanmıyor; o insanın hayat tarzına saygı gösteriyorum yalnızca. Bu insanlar seküler toplumun genel kurallarına saygı gösterdikleri sürece ve kız çocuklarına, anne babalardan beklenen genel seviyenin üzerinde zorbalık etmedikleri sürece.
Birlikte yaşadığımız insanlar olarak onlara saygım var; vatandaş olarak onların haklarını savunacağıma söz veriyorum; işveren olarak moda meseleleri, türbanlar, haçlar ve diğer aksesuarlar beni ilgilendirmemeli – yukarıda da belirttiğim gibi, terbiye kurallarının dışına çıkmadıkları sürece. Türban, okul yetkilileri için bir moda meselesi olmalıdır.
Semboller, ancak davranışlar ve uygun bağlamlar üzerinden sembol haline gelirler. Seküler toplum için belirleyici davranış biçimleri düşüncesi burada yatar: Bağlam ve iletişim anlamı yaratır. Anlamın dışarıdan geldiği ve sabit olduğu dindarların görüşüdür, bizim değil. Dinlere saygı gösterme imkânı, ancak bu görüş ayrılığı temelinde yaratılabilir. Ve bu yüzden, öğretmenlerin okullarda türban takmasını yasaklayan yasalar, seküler bir toplumun öz saygısına karşı kabahat işleyen yasalardır.

Anlamın dışarıdan geldiği ve sabit olduğu dindarların görüşüdür, bizim değil. Görev başındaki Papa bizim görüşümüze, “rölativizmin diktatörlüğü” adını veriyor; ayrıca dinin kişisel bir mesele olduğu ve dinin olası toplumsal rolünün de kişisel bir mesele olması durumundan belirlendiği görüşünü açıkça dine karşı saldırı olarak tanımıyor. Açık, seküler toplumun düşmanı olduğunu itiraf eden eski Papa bu bakış açısını “Kutsal Ruh’a karşı, affedilemez bir günah” olarak tanımlıyordu.

Eski Papa için bu görüşte günah hikâyesinin anlamı saklıydı – ve bu tutarlı bir teolojik yorumdur: “Eski Ahit’in ilk kitabındaki sözlerin konu aldığı şey budur: ‘Tanrı gibi olacaksınız ve iyi ile kötüyü göreceksiniz’, yani iyi ve kötünün ne olduğuna kendiniz karar vereceksiniz. Seküler bir toplumun şerefi gerçekten de bu tür bir günah içinde yaşamaktır.

Almancadan Çeviren: Itır Arda

Devamı: http://okusanya.blogspot.com/2010/03/inanc-meseleleri-ve-sekuler-bir.html#more#ixzz0s7bo9Z8T

Sekülarizm sanıldığı gibi dinlerin anlam evrenlerinin karşısına -zıttına- bir anlam evreni sunmaz, tam tersine anlam evrenlerinin birarada bulunmasına ve yaşamasına göz yumar, ancak sınır bu anlam evrenlerinin, pratikte ağırlıklı olarak dinlerin kendini topluma dayatmasına karşı çizilir,,, bu ayrım çoğu dindar tarafından gözardı ediliyor, dinlerin açmazı hakikat yorumlarının tek değişmez yorum olduklarını ileri sürmesidir, bu sadece dinler arası potansiyel çatışmalara değil, dindarlardan sekülarizme doğru bir çatışmaya da yol açmaktadır. Aynı şekilde sekülarizme bir anlam misyonu yükleyen gruplar da vardır ve bunun sonucu işte türban yasağı gibi alanlara kaymaktadır, mesela sekülarizm kürtajın doğru ya da yanlış olduğu konusunda hüküm vermez, ancak vatandaşlarının vereceği anlamı serbest kılmak adına kürtajı vatandaşın seçimine bırakır.

Reklamlar

Read Full Post »

Prodigy…

tanrının yaramaz dahileri—

Read Full Post »

Sonsuz tane masal anlatılır. İnsan anlatmak ister. Anlatırken hatırlamak ister. Hatırlarken öğrendiğini sanmak ister. Oysaki öğrenmez, sadece anlatır. İnsan masalın gördüğü kadarını anlar. Masalın anlatabilen kadarı duyulur, duyulduğu kadarı diğer insanlarca bilinir. Bilinen her şeye isim verilir. Kimi anlatır Aşık Veysel olur, kimi anlatır Halil Cibran olur, kimineyse İsa denir. Hatırlamaya çalışırken, anlatabildiğimiz kadarı adımızı koyar. Biz öğrendiğimizi sanarız ve masal sürer gider.

Kimse sormaz, prensesin düşürdüğü ve kurbağanın getirdiği sonra sayesinde prens olduğu, altın topu. Masalın orası eksiktir. İnsanın rüyadan sıyrılıp, sandığı gerçekliğe dönüş yaptığı an gibi, eksik. Gözlerini açıp görevlerini hatırladığı an. Yeni masallar öğrenmek için yola çıkmadan biraz önce, hiçbir zaman anlayamayacağı masalları düşledikten biraz sonra. Uyanma anı, masaldaki altın top gibi eksiktir. Anlatılmamıştır.
Anlatan, başkasının anlatılanı olur. Oluş, bugünün insanında bu kadar basittir. Basit olması özündendir. Oluş, basit bakıldıkça anlaşılabilecek bir şey olmalıdır. Ancak bugünün insanı basit bakamayacak kadar çok harf, ses, kelime ve masal bilmektedir. Oluş da zaten sadece bir kelimedir bugünün insanı için.
Bugünün insanından sıyrılabilmek için önce unutmak gerekir. Her şeyi unutabilmek, ütopiktir. Köprünün üzerindeyken köprü yakılamaz. Unutmanın yolu köprünün üzerinde olmadığını hayal etmekten geçer. Her hayal ayrı bir masaldır. Her masal hayal edilebildiği kadar gerçektir. Anlatılan her şey masaldır. Oluş, en güzel masaldır. Sonsuzun masalıdır.
Sonsuz anlatmak ister. Anlatırken unutmak ister. Unuttukça, ne olmadığını deneyimlemek ister. Öğrenmesi için sonsuz zaman gerekir. Sonsuzun sonsuz zamanı vardır. Sonsuz zamanda sonsuz tane masal anlatılır. Altın top kiminde insandır, kiminde sonsuz.

Read Full Post »

Gel…

”Gel” dedim o zaman,
sesim fısıltı gürültüsünde;
”Gel…”
Durdu,
”Hayır” dedi;

”Gelirsem Biter Aşk..”

K. Tazeoğlu

Read Full Post »

İnanma…

Gövdesine dokunabildiğin, dilini değdirebildiğin ağaç dışında bir şeye inanma. Derenin suyu, balıkları, çağnozları, ördekleri, üstüne eğilen ağaçlar ve cümle mahlukatı dışında bir şeye inanma. Üstüne yağan yağmur, kar, dolu ve parmaklarının arasından geçen rüzgâr dışında bir şeye inanma. Çarpan kalbin, kazınan miden, kaçan keyfin dışında bir şeye inanma. Bebeklere bak. Oyuncaklar yetmez onlara. Kısa sürede gerçeği keşfetme oyununa koyulurlar. Eğitimden önce dokunurlar, koklarlar, ısırırlar, koklarlar, iter çekerler. Onların izdeşi ol. Akşam haberlerine ve reklamlara asla inanma.

http://acikkoyu.blogspot.com/

Read Full Post »

Sayın Sevahir Bayındır ve Sayın Hanin Zu’bi,

Ayrı coğrafyalarda benzer bir şiddete ve ayrımcılığa uğradığınız için her ikinize ortak bir mektup yazmak istedik. Yaşadıklarınız bu kadar akıl almaz olmasına rağmen ırkçılık ve cinsiyetçiliğin normal kabul edildiği bir dünyada maalesef çok az insanın gündemine geldi. Öncelikle maruz kaldıklarınızın ağırlığı ve gündemlerinizin yoğunluğu nedeniyle birbirinizin yaşadıklarından haberdar olmayabileceğinizi düşünerek sizleri bu kısa mektupta elimizden geldiğince birbirinize tanıtmak istedik.

Hanin Zu’bi  Knesset olarak bilinen İsrail’in Parlamentosunun yegane Arap kadın milletvekili. 2009 yılında yapılan seçimlerde İsrailli Arapların Balad Partisi’nden meclise girdi. Uluslararası düzeyde savaş karşıtı eylemler yapan kadın gruplarıyla da irtibat içinde olan Zu’bi son olarak Özgürlük Filosu’na katılarak İsrail’in Gazze ablukasına karşı yükselen uluslararası direnişe destek verdi. İsrail askerlerinin saldırısı esnasında Mavi Marmara’da bulunuyordu. Zu’bi gemiden indirildikten sonra tutuklandı ve kefaletle serbest bırakıldı, ancak beş gün ev hapsine ve kırkbeş gün yurtdışına çıkma yasağına çarptırıldı. Parlamentodaki oturumda gemide yaşananları anlatırken milletvekillerinin bazıları tarafından ‘vatan haini Gazze’ye git!’ diye protesto edildi, diğerleri tarafından ise alenen tartaklandı. 7 Haziran’da toplanan Knesset’te bazı erkek milletvekillerinin ‘boş ol, boş ol’ bağırışları arasında milletvekilliğinin kendisine sağladığı dokunulmazlık kalkanını kaybetti. İçişleri Bakanı Eliyahu Yişai, Zu’bi’nin vatandaşlıktan atılması için çabalıyor. Zu’bi üyesi olduğu millet meclisinde ırkçı ve cinsiyetçi bir saldırıya uğradı. Knesset, kendi çatısı altında bir kadın üyesine duygusal ve fiziksel şiddet uygulanmasına karşı sessiz kaldı; pek çok milletvekili ise bu şiddete fiilen katıldı. Hanin Zu’bi şu anda ölüm tehditleri alıyor, milletvekilliği ile ilgili son karar ise bu hafta içinde verilecek.

Sevahir Bayındır, BDP Şırnak milletvekili. Türkiye’de sayılarının artması için didinip durduğumuz kadın milletvekillerinden biri olan Bayındır da ırkçı ve cinsiyetçi şiddet kurbanı.  4 Haziran günü Kürt halkına ve siyasetçilerine karşı yapılan operasyonların ve üniversitelerde şiddeti giderek yükselen polis müdahalelerinin durması için gerçekleştirilen Barış Yürüyüşü’ne katıldı. Silopi ilçe merkezinden Habur sınır kapısına yürüyen sivil halkın ve onların seçtiği BDP’li milletvekillerinin devlet şiddetine karşı yükselttikleri ses yine devlet şiddetiyle susturulmak istendi. Polis barış eylemine biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti. Üzerine sıkılan tazyikli suyun etkisiyle yere düşen Sevahir Bayındır’ın kalça kemiği kırıldı. Tedavi olmak üzere geldiği Ankara’da kendisini karşılayan sadece partili arkadaşları ve yasaklı eski milletvekilleri oldu. TBMM, hem sivil halka hem de bir kadın üyesine karşı açıkça uygulanan devlet şiddetine susarak ortak oldu. Başbakan, bakanlar, kadın milletvekilleri sustu.

Sevgili Hanin Zu’bi, Sevgili Sevahir Bayındır,

Biz eğer bir ülkede demokrasiden bahsedilecekse temsilin hakkaniyetli olması gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kürtlerin, Knesset’te Arapların ve her ikisinde de kadınların bulunmasını, sayılarının artmasını ve özgürce siyaset yapabilmelerini önemsiyoruz. Maalesef İsrail’de de Türkiye’de de bu mümkün olmadığı gibi tüm engelleri aşarak her iki ülkenin meclislerine girmeyi başaran sizler ilk fırsatta önünüzü kesmeye çalışan ırkçı ve cinsiyetçi bir şiddete maruz kalıyorsunuz. Filistin halkına ve Özgürlük Filosunun sivil gönüllülerine İsrail tarafından uygulanan dehşet verici şiddet nedeniyle başbakanları nezdinde birbirleriyle atışmakta olan iki ülkenin milletvekillerinin aynı günlerde benzer bir şiddete maruz kalmış olması bizi ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin uğursuz ittifakı konusunda bir kez daha düşünmeye itiyor.

İkinizi de gözümüzün bebeği gibi koruyabilmek isterdik. Barış ve adalete yükselen sesinize katılmak ve uğradığınız şiddeti görünür kılmak için bir mektuptan daha fazlasını yapabilmek isterdik. Maruz kaldıklarınızdan sonra bunları yapamadığımız için utanıyoruz. Umarız ki bu mektupla sesinize ufak da olsa bir yankı bulduğunuzu hissedersiniz. Ve yine umarız ki bu mektup ırkçı ve cinsiyetçi devlet şiddetine karşı sınırları aşan bir kadın dayanışmasının nüvesi olur.

Read Full Post »

Her neyse…

.her neyse

.bir

yıldız tozu hacıladım geceden
galaksilere dokundum
çünkü bi kaç santim öteden
nefesini soludum.
evrenden vazgeçerken
saçlarına tutundum
emdiğimde damağını
salyalarına boğuldum.
bilmem kaç gece
kollarında uyudum,
bakışlarınla çarpışırken
lanetlerden korundum.
ruhunun iz düşümünde
atomlarından ayrıştım
oldukça tanıdık gelen
tuhaf bir hazla çarpıştım.

.iki

ölümden uzak yerlerde
birbirini bulmaya sözleşmiş
kovulduklarında cennetten
bunu yapmayı becermiş
aynı dünya üstündeki
zıt kutuplardaki
iki paralel ruh gibi
mıknatıs etkili
iki kırık sevgili
birbirlerinin
çekim alanı içinde
gecelerce
kenetlenip
rüyalara yatarken
pencerelerinde
bir yaz güneşi
sıcacık parlamıştı
çünkü bilmedikleri şehirlerde bile onlar,
böylesine kaybolmamıştı.

.üç

her neyse, aşk,
bi dünya boktan şeyi göze almakmış
bi bıçak kapıp kendini doğramakmış
yıkılan bi şehir gibi enkazlaşmakmış
atan bir kalple mezara uzanmakmış.
yani aşk,
yırtılan bir damarmış
iç kanamaymış
elleri bağlıyken taranmakmış
düşsel iz düşümlerle
oyalanmakmış.
artık aşk,
avutulmakmış
uyutulmakmış
unutulmakmış
aşk,
bi varmış
bi yokmuş,
bize çokmuş.

.dört

dünü bugünden çıkartmaya
bugünü yarınla toplamaya
geçmişi gelecekle çarpmaya
amatör bir terzi kafasıyla
paslı bir ameliyat masasında
kan ve ter yardımıyla
yaralarımızı onarmaya
dair,
pis bir yemin ettim,
yani olmayan bir tanrıdan
olmayacak bir dilek diledim,
çünkü
elini tuttuğumda
tüm şehri dövebiliriz gibi
hissederdim,
sana sarıldığımda
kollarının arasında gebermeyi
dilerdim.
evet, tüm sevgiler
doğar ve yok olurlar
kötü herifler daima
adi sürtüklere tutulurlar.

.beş

her neyse, şimdi gidiyorum
kendimi zombilere yem edeceğim
kalbimi arafa sürgün göndereceğim
sensizlikle lanetlenip delireceğim,
şimdi gidiyorum
seni bir sandığa kilitleyip
Marmara’nın ortasına gömeceğim
anahtarı da imha edeceğim.
şimdi gidiyorum
sırtıma geçirip kalpsiz gövdemi
yerin altında gezineceğim
ve bir gün istediğinde beni
sana geri dönmeyeceğim.

.fak yu

Read Full Post »

Older Posts »