Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kötülük – Ussuz.com’ Category

Kötülük

  •  

                                                       “Bugün sizi güldüren, yarın sizi öldürebilir de.”
                                                                                                                                         Proudhon
                                                                
              Yaşamın en can alıcı parçasıdır kötülük. Ondan korkarız. Onu lanetleriz. Ondan tiksiniriz. Onu kınarız. Ona taparız. Ona uyarız. Onu görmezlikten geliriz. O ise, çeşitli biçimlerle, çeşitli kılıklarla, bazen de çırılçıplak yanı başımızdadır hep. Hatta içimizde. Dışarı çıkmak için küçücük bir işaret bekler.
     
              “Yalnızca içinizdeki iyilikten bahsedebilirim kötülükten değil
               Çünkü kötülük kendi açlık ve susuzluğu içinde
               Azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki?
               Gerçekten de iyilik acıktığında en karanlık mağaralarda bile yiyecek arar
               Ve susadığında kirli, durgun sulardan bile içer”[1].
               
              Diyalektik düşüncenin babası Heraklitos için de, “ iyi ve kötü bir ve aynı şeydir”.Hinduizm de kötülüğü benzer ele alır, tek fark, belirleyici olanın koşullar değil, insan faktörü olmasıdır. Karma kanununa göre bir şeyden iyilik ya da kötülük çıkarmak kişiye, onun bu şeyi ele alışına, yeteneklerine bağlıdır. “ Kötülük illüzyonunun kaynağı kendi kaderimizi yaratan biziz”dir. Shakspeare de tıpatıp aynı şeyi söyler : “ İyi ya da kötü diye bir şey yoktur. Biz düşüncelerimiz ile iyi ve kötüyü yaratırız”. Manizm biraz daha esnek ve felsefik ele alır kötülüğü. Manizme göre kötülük, insanların anlayış yeteneklerinin ötesinde çok daha büyük bir iyiliğin parçasıdır.
     
              Ancak herkes kötülüğe karşı bu kadar hoşgörülü değildir. Kötülük bir yoksunluk durumudur, olumsuzluktur. Saint Augustinus, “ Tanrı’dan yüz çeviren iradenin ahlak bozukluğu veya iyiden yoksun olmak” diye tanımlar kötülüğü ve hemen hemen bütün İslam filozofları da bu görüşe paralel şeyler – tanrıdan yoksunluk, ahlaktan yoksunluk vs. – söylerler. Bütün tek tanrılı dinlerde kötülük kavramı tanrı ile ilintili ele alınmış ve belki de bu nedenle tanrının varlığını veya gücünü sorgulayan birçok düşünceyi de engelleyememiştir.
     
              Kötülüğü iyilikle birlikte ele alan ikili anlayış, kötüyü iyinin karşıtı ve iyinin var olması için gerekli olan bir bilgi olarak ele alan Hegel’in izinde Marksizm’de de devam eder. Çünkü ‘ her şey kendi zıddını içinde barındır’. “ Unutma ki, ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır”[2].
     
              Novalis “ kötülük akılda yer etmiş, inatçı ve ancak mucize ile iyileşen bir ruh hastalığıdır” der. M.Scott Peck de kötülüğün psikolojik bir rahatsızlık olduğunu düşünür ve bu düşüncesini ‘kötülüğün psikolojisi’ kitabında, bizzat gerçekleştirdiği psikoterapilerden örnekler vererek temellendirmeye çalışır.  
     
              Görüldüğü gibi kötülük için çok şey söylenebilir. Kimine göre iyiliğin karşıtı, kimine göreyse iyiliğin bir parçasıdır; kimine göre bir hastalık, kimine göre insanın doğal bir parçasıdır; kimine göre yaşamı döndüren çark, kimine göre lanetlenmesi gereken bir yaşam kösteğidir. Kimi kötüye taraftır, kimi kötünün karşısında. Kimi de ne taraf nede karşısındadır kötünün, onu aşma ve yepyeni bir yaşam tarzı yaratma peşindedir.
     
              “İnsanın yarısı kötülüktür. Kötülüğü görmezsen bir şey yapamazsın. Kötülüğü kurcalamazsan hiçbir şey yapamazsın” diyor şair Ece Ayhan. Keskin zekâsına hayran olduğum bilim-kurgunun kraliçesi Ursula L.Guin biraz daha ileri gidiyor: “ Kötülükle olan derin ilişkimi inkâr edersem, kendi gerçekliğimi de inkâr etmiş olurum. Hiçbir şey yapamam, edemem; yalnızca yapılanı ve edileni bozabilirim”[3].  Öyleyse biraz daha kurcalayalım kötülüğü…  
     
               Kötülük çok eskidir, evren kadar eski. Kıpırdayan bir nesne, nefes alan bir canlı kadar eski. Mitler gerçeği daha iyi karşılıyor diyorsak, Pandora’nın Kutusu kadar eski. Biz insanlar için, bir yılan ve yasak bir elma kadar.
     
              “Kabil’in soyu, çektirdiğin azabın
               Hiçbir zaman gelmeyecek mi sonu
                                                   …
               Habil’in soyu, utancın artık:
               Kılıç yenik düştü mızrağa yine!
     
               Kabil’in soyu, gökyüzüne çık
               Ve at Tanrı’yı yeryüzüne!”[4]
     
              Kötülük esnek bir kavramdır. Zamana, kişiye, duruma göre değişir. Kölelik bugün büyük bir kötülüktür ama İlkçağ ve Ortaçağ kölelik üzerine kurulmuştur. Ensest ilişkiler bugün düşünülebilecek en büyük kötülüktür ama birçok büyük uygarlıkta – Mısır Uygarlığı gibi- çok yaygın yaşanan doğal bir durumdur. Bir Hıristiyan için şarap kutsalken, bir Müslüman için günahtır. Kötülüğün özü ile yansıyışı birbirinden çok farklı olabilir. Nereden ve nasıl baktığına bağlıdır. Bir aslanın güzelim bir karacayı parçalayışını izleyen biri için bu dehşet verici bir kötülüktür ama aslan için onu hayatta tutan doğal bir iyiliktir. Dünyanın en güzel çiçeklerinin yetiştiği Kenya’nın bu güzelliğini sömürge döneminde, 99 yıllığına hem kendi ülkesinde, hem de diğer ülkelere satma hakkını alan Hollanda, ‘küçük’ bir hile ile bu rakama bir dokuzu daha ekleyivermiştir. Bu korkunç sömürüden kurtulma sevinçleri kursaklarında kalan Kenyalılar için bu büyük bir kötülük, Hollandalılar içinse zekice bir uyanıklıktır.  “ Şimdi her çeşit kötülüğün zekâ oyunu; her çeşit aşağılamanın ince alaycılık sayıldığı bir çağa geldik”[5]. Baudelaire’in ‘ Kötülük Çiçekleri’ Hollanda’nın 99 yıldır sattığı ve bir 900 yıl daha satmayı şimdilik garantilediği bu çiçekler olsa gerek…
     
                “Elimde olsa bu dünyayı küçümserdim
                 İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim
                 Daha doğrusu bu aşağılık yere
                 Ne gelirdim ne yaşardım ne ölürdüm”[6].
     
                Her kötülük bir aşırılıktır. Sevginin aşırılığı, hazzın aşırılığı, paranın aşırılığı, iyiliğin aşırılığı, ilginin aşırılığı, duyguların aşırılığı, teknolojinin aşırılığı, enformasyonun aşırılığı: hepsinin ulaştığı son nokta kötülüktür. Aşırı olan her şey hükmetmeyi sevdiğinden, kötülük hükmedicidir aynı zamanda. Bu nedenle kendine en iyi aşkta yer bulur. En büyük aşkların kavuşmanın olmadığı aşklar olması boşuna değildir. Kavuşma halinde aşkın içinden çıkması kaçınılmaz olan kötülükten sakınmanın bir yolu olarak bulunmuş bir aldatmacadır. ‘Aşkın tek ve yüce zevkinin onun kötülük yapma ve acı çektirme gerçeğinde yattığı’nı düşünen Baudleare, arzu ettiği kadına seslenir:
     
              “Başkaları eğilse de sevgiyle,
               Senin hayatına ve gençliğine,
               Ben hükmedeceğim dehşet saçarak!”[7]
         
              Kötülük caziptir. Albenisi çoktur. Hatta “ kötülüğü olmayan bir iyilik sıkıcıdır”[8]. Arkasından ne kadar konuşsak da, tövbeler etsek de yine de kendimizi ondan alamayız. Kötülüğün temel simgeleri de – kadın, şeytan, baykuş vs.- bu duruma uygundur. Şeytan’ın kendisi olan Goethe’nin Mefisto’su Doktor Faust’a bu yüzden rahatça meydan okur : “ Bilmez misin ki şeytan için kilitli kapı yoktur!”
     
              Kötülük, en yaman zekâ bileyicisidir. İyiliğin uyuşturan etkisinin tersine, kötülüğün karşısında tıkır tıkır işler zekâ. J.Michelet[9] yazmakta tıkandığı zamanlar kentin umumi tuvaletlerine gider, oradaki havayı solurmuş uzun uzun. Kötülüğü eserlerinde derinlemesine işleyen Dostoyevski‘ Kramazov Kardeşler’ kitabında kahramanının ağzından şöyle der:
    “ Budalalık saftır, kurnazlık bilmez; ama zekâ hileye sinsiliğe başvurur. Zekâ dalaverecidir, budalalık ise dürüsttür, doğrudur”. Bu nedenle kötülük her koşulda ciddiye alınır. İyiliğin öyle bir garantisi yoktur. Hatta zayıf olarak algılanıp alay konusu edilmesi işten bile değildir. Hem de en zayıflar tarafından. “ Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar”[10]
     
              Kötülük hızlıdır. Vakit nakittir sözü tam ona göredir. Bunu ilk görenlerden biri Sokrates’dır : “ Zor olan ölümden kaçmak, kaçınmak değil, kötülükten kaçınmaktır. Çünkü kötülük daha hızlı koşar”. Her gün bir yenisi çıkan öldürücü hastalıklar kısacık bir süre zarfında bütün dünyayı sarar. Kanserde metastaz görülmemiş düzeylerdedir. Bu yüzden insanlar ‘kötü haberin tez duyulduğuna’inanır. Massinger’in deyişiyle, “ kötü haberler kırlangıç kanatlıdırlar, iyi haberler koltuk değnekli”. Günümüz reklam dünyasının da en çok beslendiği gerçektir bu. Merkezi Hamburg’ta bulunan AİDS ile mücadele örgütünün Dünya AİDS Günü kampanyasında kullandığı reklamlar buna doğrudan örnektir. Bu reklamlarda ‘ AİDS Katliamcıdır’ sloganı ile kötü ünleriyle meşhur olduğu düşünülen Hitler, Saddam Hüseyin ve Stalin’i kadınlarla sevişirken gösteren fotoğraflar kullanılmıştır[11]
     Kötülüğü bugün ‘insan zalimliğine ilişkin bir şey’ olarak gördüğümüze vurgu yapıyor Susan Neiman[12]. Böyle görünce de kötünün kötüyü kötülemesi kolaylaşmış oluyor. Akranlarından tek farkı zalimliği şeffaflaştırması olan Hitler yirminci yüzyılın en kötü adamı olarak görülmektedir. Teknoloji, kültür sanat ve medyanın da yardımlarıyla bu düşünce pekiştirilmektedir.
     
              “Kötülük insanın ağzına giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır” diyor Simyacı[13]. Duyabilseydi Ömer Hayyam da canı gönülden katılırdı. Günlük yaşamda dedikodu, enformasyon alanında da bilgi kirlenmesi diye ifade edebileceğimiz bu durum bilişim ve iletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin de etkisiyle günümüzde tehlikeli boyutlara gelmiştir. Öte yandan Surrey Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Nicholas Emler yaptığı araştırma sonrasında ‘ kötü ününün aksine, dedikodunun ilk insanları birbirine yakınlaştırdığını ve bir bağ kurmalarını sağladığını, beyin yeteneklerinin böylesine karmaşık gelişebildiğini’[14] ifade ediyor. Öyle görünüyor ki tehlikeyi hafifletip içimize su serpmek yine İngiliz bilim adamlarına düşmüş.
     
               Kötülük ile güç arasında çarpıcı bir ilişki vardır. Sanıldığı gibi kötülük güçsüzlerin tek silahı değildir. Gerçek kötülük güç ister. Asan-kesen, savaşları başlatan, emeği sömüren, ötekileştiren hep güçlü olanlardır. Gündelik ilişkilerdeki kötülük buna yetmez, daha sistemli bir kötülük gereklidir. Medeniyet gelişiminin temelleri böyle atılmıştır. Kötülük harcıyla inşa edilmiş bir sistemde onun kötü dediklerine sahip çıkmak başlı başına bir iyilik değil midir?
     
              “Dünya üç beş bilgisizin elinde
               Onlarca her bilgi kendilerinde
               Üzülme: eşek eşeği beğenir
               Hayır var sana kötü demelerinde”[15]
     
               Güç ve kötülük bir sarmal gibi birbirlerini besleyerek büyürler. Bir nevi yasak aşk ilişkisidir aralarındaki; tutkuyla yaşanan ama her koşulda inkâr edilip üstü örtülen.
     
              Bununla beraber kötülüğün değiştirme dönüştürme gücü fazladır. Kötülüğün içinde saklı olan enerji yoğunluğu başka hiçbir yerde yoktur. Yıkıcı enerjisi kadar onun karşısında yarattığı yaratıcı enerji de büyük ve keskindir. “ kötülüğün enerjisi gerçek çatışmaların içinden geçmeli”[16] der Jean Baudrillard. Haklıdır. Kendinden vazgeçen sevgilinin karşısına sırf bir gün, bir an çıkabilmek için, kendisinin bile tahmin edemeyeceği bir konuma gelen insanlar az değildir. Suratına çizmeyi yiyen bir insanın o ayakları tamamen ortadan kaldırmaya ya da hakarete uğrayan bir insanın o ağızları susturmaya hayatını adaması hiç de şaşırtıcı değildir.
     
               “ ….
               Yükselmek için düşmek, arınmak için kirlenmek,
               Çıkmak için batmak lazım
               Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kere”[17]
     
              Kötülüğü en iyi anlayanlar yaşamları boyunca kötülükle yoğrulmuş olanlardır. Yaşadıkları kötülüklerle baş etmenin yolunu kötülükte bulmuşlardır. Modernleşen dünyada çiçeklenen kötülükleri keskin zekâsı ile apaçık gören Baudleare bunların başında gelir ve ‘her şeye kızgın olan kalbini’ bize şöyle açar:
     
              “Ve ilkbahar ve çayır çimen bir de
               Öyle kırdılar ki benim kalbimi
               Doğanın kendini bilmezliğini
               Cezalandırdım bir çiçek üzerinde”[18]
     
               Ömrünün yirmi dokuz yılını hapishanede, üç yılını da akıl hastanesinde geçiren Marquis de Sade, ahlaksızlık ve zorbalıkla dolu yaşamını öylesine iflah olmazcasına sürdürmüştür ki, acı çektirmekten duyulan büyük zevk kendi adıyla – Sadizm – anılmaktadır. O hem kendisinden hem de kendisi dışındaki herkesten iyi bilir ki, ‘ insan olmak doğalında içinde cani olmayı taşır’. İnsani yan ve onurun bir kenara bırakıldığında neler yaşanabileceğini bütün çıplaklığı ve iğrençliğiyle anlatabildiği içindir ki Freud’un psikanalizine ve sürrealistlere öncü olmuş, kimilerince ‘ibret alınacak bir kadın avcısı’[19], kimilerince de ‘var olmuş en özgür ruh’[20] olarak görülmüştür.
     
              Daha doğmadan peşine takılan kötülükten – gayri meşru bir ilişkiden doğmuş ve doğar doğmaz annesi tarafından kimsesizler yurduna bırakılmıştır- kurtulmak için çırpındıkça iyice kötülüğe bulaşan Jean Genet de oyunu kötülükten yana kullananlardandır. O bir piç, asker kaçağı, hırsız, fahişe, eşcinsel, beyaz derili bir siyah ve aziz olarak “ suç her zaman tahrik etmiştir beni” dese de, ezilen insanların ve halkların acılarını en iyi hisseden ve her zaman onlarla birlikte mücadele etmekten kaçınmayan bir eylem adamıdır. Birçok defa girdiği hapishaneye kitap çalmaktan dolayı girdiği sefer yazmaya başlamıştır. En önemli eserlerinden olan ‘Balkon’da bütün dünya bir geneleve, genelev patroniçesi de kraliçeye dönüşüvermektedir. Acılarla pişen Genet görüntünün altındaki özü görmekte zorlanmamış ve egemenleri alaycı ve acımasız bir dille eleştirmiştir.
    Yirmi dört yaşında Paris’te bir otel odasında intihar eden Lautreamont da başkaldırdığı Tanrıya kendisine tek bir iyi insan göstermesi için yakarır: “ Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar, güzelliğini kabul etmediğim mavi gök kubbe, yüreğimin aynası ikiyüzlü deniz, öteki gezegenlerin halkları, bütün evren ve onu cömertçe yaratan Tanrı; sana yakarıyorum. İyi bir insan göster bana, o canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim, daha azı için bile ölünebilir”.
     
              Oysa Kafka kötülüğü asla kişilerde aramaz. ‘İyi bir yanıyla rahatsız edici’ iken, kötülük ‘Baştan kaybedilmiş bu hayat’ın içine sinmiş durumdadır ve nereden, kimden geldiği net ifade edilemez. Kötülük her an, her yerde ve belli bir neden olmadan karşımıza çıkabilir. Kötülüğü sanki sınırların dışına çıkmıyormuşçasına naif ama ürkütücü bir çarpıcılıkla işler. Belirsizleşen kötülüğün hiç hissettirmeden her gün, her dakika bizleri nasıl da tükettiğini, birden bire ortaya çıkıveren anormal durumlarla yüzümüze çarpar. Kafka okuduktan sonra gözlerini açar insan ve yanmak üzere olduğunu görür.
     
              “Üzerine ateş edilmeli ahlakın!”, “ Tanrı öldü!”diyen Nietzche’nin gerçekte bütün istediği iyiliğin ve kötülüğün ötesine geçebilmekti. Çünkü o, başkalarını feda ederek birini veya Tanrıyı sevmeyi barbarlık olarak görecek kadar ince yüreklidir. Kötülüklere kafa yormaktan öylesine yıpranmıştır ki, kırbaçlanan bir ata sarılıp hıçkırıklara gömülmüş ve apar topar akıl hastanesine götürülmüştür.
     
              Yerleşik ahlaka ve Tanrıya kafa tutan, günahkârlığı ve disiplinsizliği öven, aşkın yerine erotizmi ve pornografiyi savunan, yerleşik bir yaşamı beceremeyip sürekli kaçışlar ve geri dönüşler yaşayan bu huzursuz ve kırılgan ruhlar, bu muhteşem ‘kötücüller’, “yaşamı bu şekilde kışkırtarak aşmak istemişlerdir”[21]. Nietzche’nin “ en büyük acılardan doğar en büyük sevinçler” sözünden esinlenmişçesine, “ en büyük kötülüklerden doğar en büyük iyilikler’ der gibidirler. Kötülüğün enerjisini, gücünü, çekiciliğini, hızını ve hükmediciliğini kullanarak gerçek özgürlüğe ulaşmak istemişlerdir. İyi diye sunulanı öylece kabul etmemiş, üzerindeki örtüyü kaldırıp bakmayı akıl edebilmişlerdir. Gördüklerinden dehşete düşmüş ama susmamışlardır. İyi de yapmışlardır. Çünkü “ dünya kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir”[22]
     
             Hile, entrika, dedikodu, bela, savaşların gerekçesi vb. olumsuzluklarla özdeşleştirilip bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen kadına bu yafta öylesine güçlü yapıştırılmıştır ki, bu korkunç kötülüğü kötülükle alt edebilmesinin yolu tıkanmıştır. Kadının erkek egemenlikli kötülükle yoğrulması öylesine uzun soluklu, öylesine incelikli, bütün bunlar yetmediğinde de öylesine vahşi gerçekleşmiştir ki, kötülüğü kötülükle karşılayacak gücü kalmamıştır. Bu tersine çevrilmiş duruma karşı koyabilmek için kadının gerçekten de ateşe düşmesi gerekmektedir. Bunu göze alabilen yürekli kadınlar çok az da olsalar tabii ki vardır. Ancak, çoğu kendi yaşamlarından vazgeçme noktasına gelmiştir. Yaşamın kötü bir rüya olduğunu düşünen Sylvia Plath[23], çareyi kafasını fırının içine sokup ciğerlerine gaz doldurmakta bulmuştur. Gecenin gündüzün devamı olmadığını düşünen ve yaşamı da sık sık çektiği diş ağrıları gibi yaşayan Tezer Özlü[24]’ye kısa ömrü yüz doksan yıl gibi gelmiştir. İngeborg Bachman “ insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır”[25] demiştir. Virginia Woolf ise kötülüklerin hışmından korunabileceği kendine ait bir odanın mücadelesini vermiştir[26]. Erkek egemenlikli kötülüğün bu odaya da kolayca sızabildiğini anlayınca da ceplerine taş doldurup kendini suyun derinliklerine atmıştır.
     
              Kötülük soru sormanın bitmesidir ve çağımızın hastalığıdır. Özel mülkiyetin ortaya çıkışından beri kötülük kaynağı olarak görülen kadın soru sormazsa, yirminci yüzyılın en büyük kötülüğü kabul edilen Hitler’in arkasından gidenler soru sormazsa, eline silah verilip savaşa sürülen gencecik insanlar ve onların anne babaları soru sormazlarsa kötünün de kötüsü gerçekleşir ve Baudrillard’ın hayıflandığı olur: “ Ben kötülük prensibinden yanayım. Sadece hayıflandığım kötülüğün belirsizliğidir”. Son dönemlerde televizyon ve sinemada kötü karakterlere ve edebiyatta alacakaranlık kuşaklarına olan çılgınlığa varan ilginin nedeni sorulan bir akademisyen-eleştirmen[27] ‘çağımızda kötülüğün belirsizleşmesi ve herkesin o karakterlerde kendini görmesi’ diye açıklamaktadır. Kötülük ‘sinsice sızıp şekil değiştirince’ sıradanlaşır da. Kimsenin kimseye güveni kalmaz. Kimse kimseyi ve kendini tanıyamaz hale gelir.
     
              Kötülüğün böylesine şekil değiştirip yaşamın her alanına sızmasının politik alandaki ifadesi fanatizmdir. Baudrillard’ın ‘ özgürlük ve insan haklarının hurdalığı’ dediği Batı politikasında da, ‘özgürlük düşüncesinin öldürüldüğü’[28] Doğu politikasında da egemen olan fanatizm, milliyetçilik ve din postuna bürünmüş olan ırkçılıktır. Bu ırkçılık Nazizm’in güler yüzlü halidir. Buna karşı durmak için belki de kişinin ‘kötüye taraf olması ve ne fatihinin ne de fatihasının olmaması’[29] gereklidir:
     
             “Yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine
              Sular sınırları pasaportsuz geçer
              Asıl azınlık yeryüzünün kendisidir
              Tek millet gökyüzüdür yürekli düşünüldüğünde”[30].
     
              Yürekli düşünebilenlerden biri de doğuştan yüreği delik olan Fransız yazar, müzisyen, güftekar, mucit, mühendis Boris Vian’dır. Yaşamı bir dişe benzeten ve çürüdüğünde tamamen iyileşebilmeniz için elinizden koparılıp alınması gerektiğini söyleyen Vian, bir asker kaçağı olduğunu yetkililere ihbar ettiği şarkı sözleriyle ‘ savaş ahmakların işi’ diye haykırabilmiştir.
     
              Köklü ve zengin bir geçmişi olan kötülük eşsiz deneyimlere sahiptir ve her deneyiminin ardından posasını atıp kendini yenilemiştir. O artık yarattığı modern Robin Hood’larla obez bünyesine nefes boruları açmaktadır. Ötekileştirdiği kendisi şeytana pabucunu ters giydirir, kendisi aklanıverir.  Vazgeçemediği oyuncakları, öldürücü silahlarına çiçekler takacak kadar incedir. Uzaktan gösterip koklatmadığı vaatleri kadar çekici, çaldıklarının küçük bir kısmını sadaka yapacak kadar yüce gönüllüdür. Herkesin yerine düşünüp karar verecek kadar iyilikseverdir. Dini bütün ve ahlakı sağlamdır. Vurur ama öldürmez; öldürse bile, yaktığı ağıtlar yürek parçalar. Kendisini çok iyi eğitmiş, yetiştirmiştir. Yaşamın bütün inceliklerine hâkimdir. Modern, demokratik, evrenseldir. Bu haliyle ona kötülük demeye bin şahit ister.
     
              W. Benjamin, Proust için ‘ egonun, aşkın, ahlakın her türlü yanılsamadan sıyrılmış taşlamacısı- kendini böyle görmeyi severdi’[31] diyor.  Herkesin eline bir taş-  ya da ayakkabı-alma vakti gelmedi mi?

    [1] Ömer Hayyam , “ İyilik ve Kötülük” şiirinden
    [2] John Lyly
    [3] U.L.Guin, “ Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, metis yay.
    [4] C.Baudleare, ‘ Kötülük Çiçekleri’ kitabı, ‘ Habil ile Kabil’ şiirinden
    [5] Murathan Mungan, ‘ Yüksek Topuklar’ adlı eserinden
    [6] Ömer Hayyam, Rubailer
    [7] C.Baudleare, age, ‘ Hortlak’ şiirinden
    [8] Ahmet Altan
    [9] J.Michelet ( 1798-1874 ), Fransız tarihçi.
    [10] Mevlana
    [11] 10.10.2009 Günlük Gazeteler.
    [12] Susan Neiman, ‘ Modern Düşüncede Kötülük’ Ayrıntı yay.
    [13] Paulo Coelho, ‘ Simyacı’ kitabından
    [14] 08.09.2009 Milliyet Gazetesi
    [15] Ömer Hayyam, Rubailer
    [16] Jean Baudrillard, ‘ Kötülüğün Şeffaflığı’ adlı eserinden
    [17] Yusuf ile Züleyha,
    [18] C.Baudleare, age, ‘ O Şuh Kadına’ isimli şiirinden
    [19] Andrea Dworkin
    [20] Guillaurme Apollinaire
    [21] Georges Bataille, “ Edebiyat ve Kötülük”, ‘ Gerçek özgürlük yaşamı kışkırtmak ve aşmaktır. Özgürlüğün içindeki kötülüğü ortaya koymak, uzlaşmacı, konformist düşünce tarzına karşı çıkmak demektir’ der.
    [22] A.Einstein.
    [23] Annesi Amerikalı babası Alman şair. 11 Şubat 1963 tarihinde henüz otuz bir yaşındayken intihar etmiştir.
    [24] Kırk üç yaşında kanserden ölmeden önce yakın arkadaşı Leyla Erbil’e “ yüz doksan yıl yaşadım, görecek ne kaldı?” demiştir.
    [25] İ.Bachman, ‘ Malina’, Yky.
    [26] V.Woolf, ‘ Kendine ait bir oda’
    [27] Selim Eyüboğlu, NTV de katıldığı bir kültür programından
    [28] J.Baudrillard, age.
    [29] Küçük İskender, ‘Ölü Evinde Seks Partisi’.
    [30] K.İskender bu şiirini bir suikasta kurban giden Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink anısına yazmıştır.
    [31] W.Benjamin, ‘ Son Bakışta Aşk’, metis yay.

    http://www.ussuz.com/ 

  • sabiha kötek—

Read Full Post »