Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Düşüncenin Çıkmaz Sokakları – Barış Akalın’ Category

Bilme sanatı, neyi göz ardı edeceğini bilmektir – Mevlana Celaleddin Rumi

Zamanın anlamının yittiği bir çağdayız. Artık Stonehenge’in karşısına geçip Güneş’i taş levhaların arasına alan ve aynı zamanda “yağmuru da kontrol edebileceğini” iddia eden şamana kimse inanmıyor…

 


Sovyetler “içe göç”tükten sonra devrimler pek bir görünmez oldu. Her türlü abukluğun kitabı yazılırken ve her biçim abukluk hipergerçek sayesinde bir şahsiyet, bir geçerlilik kazanırken, ipod kulaklıklarının arkasında artık gerçeğe kavuşması pek mümkün olmayacak hülyalarıyla içe göçüşü yaşayan birey sürpriz değil…

 


İçimizden birkaç akıllı, kulaklıklarında anne rahmindeki kalp atışı yankılarını taklit eden müziklerle, en yüksek teknoloji ürünü seyahat araçları içinde ne büyük bir “içe göçüş” yaşadığını Baudrillard’dan okuyup orgazm olurken, hayatın -artık- acı -görünen- bir gerçeği yoluna devam ediyor: Değişim…

 


Yalnız şunu da unutmayalım: Flusseryan bir değişmezlik algısı bu: Yani birey “artık yakalamayacağı bir hızda, fakat yüzeysel olan değişime alışkın ve doygun”… Artık bu, onun için değişmezlik; değişimin değişmezliği… Ama yine de hipnotize bir değişmezlik algısı…

 


Bu zamansızlık durumunda felç edilmiş düşünce, yani madde olmayan, fakat maddenin organizasyonundan başka bir şey de olmayan düşünce, nasıl sağlığına kavuşacak?…

 


Birey öyle bir kendi kendine hapsedildi ki (ki bu boşuna değil, ümüğünün sıkılması için), vücudunun bile her gün ölen ve doğan hücrelerin bir dengesi olduğunu unuttu… Tıpkı vücudu gibi her gün kendini yeniden yapılandırması gerektiğini… Her gün yeniden doğması gerektiğini… Aslında kendisini bu katılığa sokan, başına bu çorabı ören Kartezyen düşüncenin mimarı Dekart dedenin dediği gibi, “her defasında en ilkel önermelerden en karmaşıklarına adım adım gitmesi gerektiğini”…

 


Birey tıpkısının aynısı olan ve sonunda hep kahramanın kazandığı binlerce yeni katarsiz filmine açık da, “yeni bir yaşayışa” açık değil yazık ki… Bilimsel olmak, bir düşünceyi sonuna kadar savunabilmenin yanında, aniden bırakabilmeyi de gerektirir. Son cümledeki iki prensibin sonuncusu benimsenmediğinde muhafazakarlık başlar… Ve ardından takıntılar… Birey kendi yaşantısına takıntılı, “egzistansiyel angst”ı dibine kadar yaşarken T. S. Eliot’un vurguladığı gibi (kendi kendine inşa ettiği) tekdüze yaşantısının patlamaya hazır volkana dönüşmüş sıkıntısının faturasını “ötekilere” kesmeye pek meraklı…

 


Seks yapamayan bir dindar tarafından kesilmeniz, kapitalizmi (yaşamı !) anlamayan bir sosyalist tarafından lanetlenmeniz, (u)mutsuz bir ev kadınının güçlü bir iradeyle saniyeler içinde çözülebilecek dertlerine o ev kadınından başka bir suçlu bulmadığınızda küfür yemeniz işten bile değil :)…

 


Hipergerçek dünyamız içinde medya doygunu zihinlerimizin tıpkı aşırı uyaran verilmiş bir fare gibi kafesinin köşesine kapanıp takıntılara gömülmesi (teşbihte hata olmaz derler : ) ) şaşılacak bir durum değil… Diğer yandan, bir düşünceyi zihnimizde “çelik katılığına” getirmek ile neler kaybettiğimizin farkında mıyız?

 


Beyin odaklandığında “doğrusal” çalışmaktadır… Hedefe kilitlenmiş bir beyin mucizeler yaratabilmektedir. Diğer yandan belirli bir düşünceye odaklanmadığında beyin “paralel” çalışmakta, bilinçaltı mekanizmalarla korkunç miktarlarda bilgiyi değerlendirmekte ve neredeyse sınırsız olasılıkları önümüze koymaktadır. Takıntılı bir düşünceye odaklandığımızda tüm beyinsel enerjimizi boşa harcarız. Tüm potansiyelimizi gereksiz bir kaynağa akıtırız. Bu kesinlikle düşmememiz gereken bir çukurdur.

 


Bir düşünceye takıntılı bir şekilde saplanıp kalmak, kapısı açık bir kafeste aç bırakılan ve kafesin dışından yiyecek uzatılan bir güvercinin davranışlarına benzer. Güvercin açlıktan yiyeceğe doğru atılacak ve ona asla ulaşamayacaktır; arzularını, yanlışlarını (takıntılarını) bastırarak kapıya yönelmeyi ve kapının dışına çıkıp yiyeceği elde etmeyi aklına getirmeyecektir. Bir okçu hedefi vurmak için hedef “dışındaki” şeyleri hesaba katmaz mı? (Rüzgar, yayın pozisyonu vs.)…

 

 

Cesare Pavese çok güzel özetliyor durumu aslında: “İstediğimiz şeyleri, onları artık istemediğimizde elde ederiz.”

 

 

Zihin takıntılar için bol bol “mantıklı” neden öne sürecek ve takıntılarınızdan vazgeçmemenizi sağlayacaktır. Diğer taraftan unutmayalım ki, “mantık” insanlık tarihinde çok yeni bir kavramdır. Ve insanın bir olguyu her sistemleştirme çabası, sonuçta olgunun kapsanmamış kısımlarını göz ardı ederek, oluşturulan sistemin gelecekteki yargılar üzerinde baskı kurması ve gerçekle bağdaşmayan kararların verilmesi tehlikesini içinde barındırmaktadır. Camus’nün Başkaldıran İnsan’da da çok güzel belirttiği gibi, “Öldürmek bir kere mantıki hale geldi mi, mantık gibi çoğalır.” Mantık tarihinin sayfaları beyaz değildir… Masum değildir… Duygular, sezgiler ve diğerleri… Yol gösterici yıldızları içine bunları katmayan insan, robotik bilim insanı imajının (gerçeğinin) içine hapsolmaz mı?

 


Takıntılı düşüncede her şey mantıklıdır; fakat bir şeyler yanlıştır… Altta bir ses (?, sakinleştirici bir yeraltı suyu sesi gibi) takıntılı düşünceyi bırakmamız gerektiğini söyler durur… Evet bırakmak, ne kadar mantıklı olursa olsun “bırakmak”… Mevlana’nın da dediği gibi, “aklımızı aklımızla kovmak”…

 


Hiçbir çıkmaz sokaktan geri dönüş acısız değildir; takıntının çıkmaz sokağındaki duvara toslamanın üreteceği en büyük eserler, olsa olsa “olağanüstü başarısızlıklardır.”

 

 

Hiçbir merkezi zihninde barındırmayan (Krishnamurti) insanın yaşamıysa gerçek bir mutluluk olacaktır… 
Bireyin, makineler ve programlarla istila edilmiş, “dondurulmuş, zamansızlaştırılmış” zihninin buzlarını kırması gerekiyor. Yüceltilmiş her türlü abukluğa sahip egosunu paramparça etmesi gerekiyor. Kartal Efsanesi”nde, pençelerini parçalayan kartal gibi, derisini değiştiren yılan gibi…

  
Bir keresinde Mahmut adlı eski bir arkadaşa şöyle demiştim: “Mahmut çıkmaz bir sokakta, karanlık bir tüneldeyim; sen olsan ne yapardın?” Bana şöyle cevap verdi: “Tam gaz tünelin karanlığına sürerdim arabamı”…

  
Sonu hüsranla biten bu arkadaşa şimdi bir cevabım var:

  
Sevgili Mahmut;

  
İnsanın yeni bir davranış kodunu bilinçaltına yüklemesi için 30 gün gerekiyor. Kişi belirli bir davranışı bu süre boyunca devam ettirirse, davranış otomatikleşiyor; 
Mutlu olma alışkanlığı, çözüm bulma alışkanlığı, eyleme geçme alışkanlığı, takıntısız olma alışkanlığı… Hepsi birer örnek…
yani Mahmut’cum,

  
Ben tünelden ağır ağır, geri geri güneşe çıkmayı yeğliyorum…

  
Yukarıdaki resimde görülen semazen gibi mutluluğun ışığının altında “yeni bir şeyler” söylemek istiyorum…

 
Kendine iyi bak… Hadi bana eyvallah ;)
Reklamlar

Read Full Post »