Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kıskanmak ve İçimizdeki Bıçak’ Category

                                  KISKANMAK VE İÇİMİZDEKİ BIÇAK

 

  Bıçağı saplayan çıkarsın isteriz.

  Kuşkunun ya da kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü.

  İçimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kara kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren, çareyi, o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakanda aramak zorunda kalmamızdır.

  O kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri daha da keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibi daha derine batar; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır.

  Ve biz , acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. Bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması , onun kimseye yaklaşmamasıdır; o birinden hoşlandığı ya da birine dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır.

  Şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık.

  İçinde siyahtan mora doğru her tür karanlık rengin kıpırdaştığı bir gökkuşağı, sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuz yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetmenin sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı.

  Bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne.

  Kendini tutsak, kıskandığını özgür hissedersin.

  Sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin.

  Şüphelerin bilenir.

  Hayaller uydurursun.

  Belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntılarına kadar canlandırırsın aklında.

  İyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hazırsındır.

  Kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin dişleriyle öyle kemirir ki içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz; inanmaktan sevinç duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme, aynı kuyrukluyıldızlar gibi, bir anlık bir ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp kaybolur.

  Ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp, o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine daha da artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer duygularına düşmanlık da karışır.

  Ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar taşınması zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur.

  Bu hal, bıçağın artık iyice derine saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir haldir.

  Bıçağı saplayanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal.

  Yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin, ama artık acı, sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır.

  Kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer, kuş canavarlaşır.

  Acıyı iliklerine kadar hissedersin.

  Bu acıdan kurtulabilmek için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün.

  Othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşmanın sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar. “Ah Efendim! Sakının kıskançlıktan. O beslendiği avla oynayan yeşil gözlü bir canavardır” diyen uşağına aldırmayarak.

 Shakespeare, bir insanın içinde, sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır bu piyesinde; o tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün öbür duyguları gölgesiyle örtebildiğini gösterir.

  Artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün.

  Birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin.

  Bir yandan zincirini biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yatıştıracak her sözü seni kandıracak bir tuzak gibi görürsün.

  Çırpınmaya başlarsın.

  Acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu.

  Sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir.

  Daha önceleri seni güldüren bir şaka şimdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına.

  Öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına.

  Sevilecek yönlerini kaybedersin.

  Artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşebileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır; istediğin, kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onun da çekmesini sağlamaktır.

  Ama bunu pek başaramazsın.

  Onun ne canını acıtmayı ne de onu güldürmeyi.

  Sıkılır ve sıkarsın.

  Acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün, aniden kendini kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama, aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede yeniden ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü farkedersin.

  Bu kısa sevincin arkasından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır.

  Ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir.

  Altında ezildiğin, seni sen yapan ve ruhsal mimarisini ayakta tutan bütün sütunları birer birer kırıp seni çökerten o acılara, şüphelere , aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde, hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır.

  Kurtuluş anları daha sık yaşanır olur.

  Ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgiden de kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azalmaya başladığını hissedersin ki , bu da başka bir acı yaratır, çünkü bir insan birini severse onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye tahammül bile edemez.

  Üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. Sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamından da vazgeçeceksin demektir.

  Hayat gariptir; kıskançlık yeni başladığında çılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimali seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye başlarsın.

  Bu macera bitmektedir.

  Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin.

  Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna.

  Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde.

  Bıçağı saplayan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmiş de olsa o bıçak orada durur.

  Bazı sabahlar için titreyerek, özlemle ve kederle uyanırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde, ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner.

  Bıçağı saplayanın çıkarmadığını, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece.

   

 Ahmet Altan

 

Reklamlar

Read Full Post »