Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Yeni Paradigmalar Işığında Sol – Işık Ergüden’ Category

   YENİ PARADİGMALAR IŞIĞINDA SOL : BİR SINIR-YAZI

  

                                (Birikim 183-Temmuz 2004 \ IŞIK ERGÜDEN)

 

 

   Son çeyrek yüzyılda yaşanan hızlı paradigma değişiminin, solu hem düşünce düzeyinde, hem de eylem düzeyinde etkilediği, belirlediği aşikardır. Kabaca,          totaliter-merkeziyetçi eğilimlerinden uzaklaşmak, daha çoğulcu ve ademi merkeziyetçi bir söylemi en azından dikkate almak zorunda kalmış bir solun ufkunun kısmen temizlenmiş olduğunu düşünmek elbette mümkünken, diğer yandan, aynı paradigma değişimi içerisinde, fiiliyatta var olabilme zeminini yitirdiği, nicel ve nitel anlamda önemsizleştiği, ufuk yitimine uğradığı da bir diğer gerçeklik olarak görülebilir. (Temeldeki sorunlarla ciddi bir hesaplaşmanın yaşanmamış olması ve bu paradigma değişiminin dünya ölçeğindeki etki ve gücü, böylesi bir durumun nedenleri arasında sayılabilir.)

   Salt 20. yüzyılla ve Marxist solla sınırlı kalındığında bile “sol” adına girişilen eylem çeşitliliği ve teorik söylem farklılıkları, insanda neredeyse her şeyin denenmiş ve yaşanmış olduğu duygusunu uyandıracak boyutlara rahatlıkla varabilmektedir. İktidar olmak ya da iktidarı hedeflemekten muhalefete, bireysel silahlı eylemden halk ordusuna, yasadışı partiden seçimlik hareketlere, devrim ve reform ikilemlerine kadar uzanabilmiş bir eylem ve düşünce çeşitliliğinin\zıtlığının; ve nasıl bir sosyalizm ya da komunizm hayallendiğinin tartışmalarından Marxizm’in tarihselci ya da bilimselci yorumlarına, “Genç Marx – Olgun Marx” ayrımlarına, Marx’ı Freud’la ya da başkalarıyla uzlaştırma çabalarına kadar uzanan teorik bir çerçevenin… bir tür kopuşla karşı karşıya kaldığı; bu çeşitlilik ve çabaların bir sonuca akmadan üzerinden atlandığı; başka bir paradigmanın düşünce ve pratiğinin (alt-kimlikler, tekil mücadele alanları, vs.) gerekleriyle davranılmaya başlandığı gibi olgular bu paradigma değişiminin tezahürüdür elbette (böyle bir dönüşüm, bir anlamda teoriden, teorik tartışma ve polemiklerden uzaklaşma, “hayata dönüş” olarak değerlendirilebileceği gibi, diğer yandan, “post”modern ya da “post”yapısalcı kavram ve tezlerle melezlenmiş bir ortama ayak basma olarak da görülebilir).

   Nesnel olarak iktidar perspektifinden uzaklaştıran, gündelik hayatlara ve bireye yakınlaştıran bu dönüşümün (nedenleri ne olursa olsun) olumlu sonuçlar taşıdığı elbette ortadadır. Ama Marxist sol, ne Marx’ın ve ardıllarının düşüncesiyle (ve tartışmalarla) hesaplaşmasını gerçekleştirebilmiştir; ne de yaşanmış onca pratik ve deneyimden olgun sonuçlar çıkarabilmiştir. Ortada olan şey, Marxist sol açısından, daha ziyade akıntının peşinden gitmektir. Ve asıl sorun da bu noktada giderek büyüyerek kendini göstermektedir. Çünkü son çeyrek yüzyılın paradigma değişimi denebilecek bu “akıntı”, esasen kapitalizmin kendini hegemonik biçimde dayatışının ürünüdür ve –solu da içeren- zihniyetlerde kalıcı bir etki –ufuksuzluk, ütopyasızlık- yaratmıştır.

 

   Kapitalizmin hegemonik yapısının dünya ölçeğinde geldiği nokta, “faşizm”i ve “demokrasi”yi birarada barındıran; esneklik ve genişleme kapasitesini son derece arttırmış bir “güvenlik devleti”nin sınırları içerisinde, “özgürlüğü” ve “sıfır tolerans”ı insanlara aynı anda sunan, her yerde ve her zaman mevcut bir sistemdir. Küreselleşmeyi, iktisadi boyutlarının ötesinde (ve yanında) devletin, mikro ve makro iktidarların küreselleşmesi olarak da düşünmek gerek. Küresel devlet, “sıfır tolerans demokrasisi”ni düstur edinmiş, operasyonel –faşist- devlettir: İmha ve ıslah gücü alenidir. Paradan ve sopadan gücünü alan “derin devlet”, üretim, tüketim ve gösteri pazarının tek hakimidir; ve bu Pazar hiyerarşisinde yerini alan kitleler, iktidar isteyen, iktidar olan ve iktidarı alkışlayan kitleler, itirafa ve ifşaya zorlanmış kitleler, görünürlüğü, iktidarın gözü önünde olmayı ve medyalaşmayı (dolayımlanmayı) birincil görev sayarlar…

   Bu yapı, kendi içinde, çift-kutupluluğa (ezene ve ezilene; iktidara ve muhalefete) varlıksal olarak ihtiyaç duyar (“sol” da bu ihtiyacın bir parçasıdır). Sistemin yıkılmasının herkesin yıkılması anlamına geleceği artık ortak bir kanıdır; dolayısıyla, sistemin yıkılmasını arzulamayacak kadar “akıllanmış”, iktidardan pay isteyecek kadar “bilinçlenmiştir”. İktidar ve mülkiyet arzusu; “suç ortaklığı” bu sistemin ortak paydasıdır. Bu oyunda, kuralları benimseyen herkese yer vardır; ve katılımın geniş olması, bu “demokratik faşizm”in gereğidir.

   Bu oyun, esasen, “yetişkinlik ideolojisi” temelinde oynanır: Üretime ve tüketime katılan, katılamıyorsa tek hedefi katılmak olan, dolayısıyla, çalışan, evli, çoluk çocuk sahibi, akşamlarını televizyon karşısında geçiren, görüntü ve gürültü kültürünü tüketen, haftasonlarını alışverişlerde harcayan, aptalca “bilgi kırıntıları”nın sahibi olmakla övünen, statükonun korunmasını en büyük ideali sayan, seçim zamanları oy vermeye koşan, ve aynı hayat tarzını sürdürecek çocuklar yetiştireceğinden emin olunan, oyunu bozmayacak insan türü, yığınlar… Bu profildeki insanların solcu ya da başka bir şeyci olması sistem açısından hem “tolerans sınırları” içerisindedir, hem de yeri geldiğinde desteklenir, teşvik edilir bir durumdur… Sistem, bu “çağdaş” insan tipi üzerinde yükselmektedir. Hatta gelir düzeyi yükseldikçe, yığınların daha “çağdaş” olmaları, “ilerici” fikirler benimsemeleri, “modern” kültür nesnelerini tüketiyor olmaları tercih konusudur… (Asıl paradigma değişimlerinin buralarda yattığı, “solcu” olmanın çoğu zaman tamamen düzeniçi sınırlarda yaşamayı benimsemiş kişilerin “söylem farklılıkları” ya da “parti faaliyetleri”nin ötesine asla geçemediği, dolayısıyla hep birlikte korumaya çalıştığımız bir statükonun içerisinden “konuştuğumuz” ya da eylediğimiz” var sayılabilir).

   Aynı paradigma değişimini bir başka düzlemde ifade edersek, şunu diyebiliriz: Üretimin, tüketimin ve gösterinin egemen olduğu genişlemiş ve genişleyebilir bir “güvenlik devleti” çerçevesi içinde, radikalliğini çoktan yitirmiş bir “sol” kendine rahatlıkla yer bulabilir. Ancak bu durumdan daha da güç kazanarak çıkan bir sistemin içinde kalmanın, oyunu benimsemenin, “yetişkinlik ideolojisi”ni savunmanın, bu sistemi başkalaştıracak bir yol olmadığını söylemek de bir kehanet olmaz. (Sol belki de kendi döngüsünü tamamlamıştır. Fransız Devrimi Meclisinde “sol” yanda oturanlara atfedilen anlamıyla zaten sistem içi bir reform teşebbüsü hareketi olarak adlandırılmış “sol”, her ne kadar tarih içerisinde anti-kapitalist bir söylemin adı olmuşsa da bugünkü konumu itibarıyla, çoktan yok olmuş bir Fransız Devrimi söyleminin hortlağı olarak yerini bulmuş olabilir tarihte: Burjuva meclisinin “sol” taraf koltuklarına talip bir hortlak!)

 

   Kapitalizmin son dönem zihniyet dönüşümleri, iktisadı (üretimi ve tüketimi) tamamen hegemonik bir yere oturtmuştur; politika iktasada tabidir, iktisadın hedefleri politikanın da hedefleridir ve politika asıl içeriğini –yani bir tür kamusal alan olma özelliğini , hayatın ve toplumun anlamını, hedeflerini kamusal olarak tartışmacalığını-

çoktan yitirmiştir. Keza, felsefe, sanat, etik gibi yine insanın hayattaki ve toplumdaki yerini tartışan alanlar da kamusal yaşamdan dışlanmış, tamamen iktisada tabi kılınmış, geçersizleştirilmiştir (Sistemin sürekli daralttığı ve gerilettiği sözde “tartışma” noktalarında bir söz söylemeye çalışarak, “reel” olanı veri alma peşinde koşan, sözünün de hiçbir hikmet-i harbiyesi olmayan bir “sol”un, hayata ya da topluma dair olası tüm kökten tartışmaları es geçip, yüzde sıfır nokta bilmem kaçlık oy oranını arttırma peşinde koşması sistemin “bekası” açısından elbette çok yerinde bir durumdur!) İnsanların yaşamlarındaki anlam üretimi iktisat üzerinden –üretim ve tüketim üzerinden- yürütülmekte, buna bir de “gösteri toplumu”nun kitlesel yeni-kamusallıkları katılmaktadır.

   Artık gelinen noktada, muhalefetini kendi içine katıp eritebilen (eritemiyorsa yok eden) bir sistem karşısında, geçmiş deneyimleri, düşünsel ve pratik belleği taşıyan bir “sol” açısından,  “yetişkinlik ideolojisi”ne dokunmadan, sistem-içi dönüşüm ve değişim çabalarının, yine bu sistemin terimleriyle bir “rantı” ya da “reytingi” gün gelip olabilse de (sistem herkese, her görüşe ihtiyaç duyabilir!), böyle bir durumun ne topyekun insanlık açısından ne de birey açısından bir anlamı olabilir.

   Solun, oy oranları üzerine kurulu iktidar hevesleri ile falanca yerdeki kitle ya da kadro gösterisine\eylemine dayalı boş hayaller açmazından kurtulup; yüzlerce yıllık iğrençliğiyle bu sistemin parlementer kurumuna ya da sistemin temel direği olmuş sınıfların, planlı, programlı (ihtimal-dışı) ayaklanmasına bel bağlamak yerine; sistemle her türlü bağlantıyı şimdiden kesecek alternatifler üzerine kafa yorması ve bunu, tek tek bireyleri ve bugünü temel alarak; kimseyi temsil etmeden ve kimse tarafından temsil edilmeden, doğrudan, dolaysız ilişkilerle kurmaya özen göstermesi daha anlamlı olabilir.

   Seçmemek ve seçilmemek, kimseyi temsil etmemek, kimse tarafından temsil edilmemek arzusu; insanı, bireyselliğini önemseyen, merkezileşmiş toplumsal kurumlar yerine, yüzyüze, doğrudan ilişkiye imkan tanıyan bir topluluk örgüsüne duyulan özlemin, toplumsal tarihin her döneminde geçerli olabilecek,  bu anlamda tarihdışı (ve artık tarihsiz) bir ütopyanın ifadesi olabilir. Dolayısıyla böyle bir düşünceyi, mutlak, kategorik bir tavır olarak, ahlaki bir tavır olarak görmek elbette mümkündür.

   Ancak bunun ötesinde, modern toplum kurumlarının yerleştiği birkaç yüzyıllık sürenin sonunda gelinen nokta da benzer bir tavra bir başka yandan varmanın gerekçesi olabilmektedir. Kapitalist küreselleşmenin her yanda kendini dayattığı günümüz koşulları, aynı zamanda, uluslararası ve ulusal kurumların ve demokrasinin işlevsizliğinin, hukukun anlamını yitirmesinin de yüzyılı olmaktadır. Toplumsal yapı, kurum ve ilişkilerin, maddi ve manevi egemen güçlerce belirlendiği; muhaliflerin, ezilenlerin, sömürülenlerin, farklı ve tabi olanların hareket alanının sürekli ve giderek daraltıldığı; bu alanı genişletme yönündeki mücadelenin meşruiyet bulabilmek için sürekli daraltılan o alan içinde sürdürülmesinin zorunlu görüldüğü… koşullarda, böyle bir meşruiyet çizgisi peşinde koşarken, yerinde sayıyor olmak bile bir yanılsamadan öteye geçmeyip, mutlak anlamda bir gerileme olabilir ancak. Bu tarz bir politikliğin, tarihin “reel” akışını veri alması ve bu hegemonik yapının dışına düşmemek için, bu yapıdan pay alabilmek için o hegemonik oyunun kurallarını benimsemesi, buna uygun örgütlenmesi, bir dahaki, bir dahaki, bir dahaki –düzeniçi- ihtimaller peşinde, giderek olumsazlaşan koşullarda uğraşması…, sonuçta, egemen ilişki ve iktidar ağlarıyla giderek daha fazla haşır neşir olmayı, bu ağlara benzemeyi, farksızlar arasındaki oyunda kabul görmeyi sağlar ancak. Böyle bir sürecin galibi, olası muhalif söylemleri de kendi içinde eritmeyi, kendine katmayı başarmış sistem olur daima. Genleşen, genişleyen sistemin eritme kapasitesi arttıkça “hoşgörüsü” de artar ve “demokratikleşir”!.. Bu hegemonik yapının işleyebilmek için, oyunun kurallarını kabul etmiş herkese ihtiyacı vardır; ve oyunun kurallarını kabul etmiş olanların, sistemin altında ya da üstünde, merkezinde ya da muhalefetinde yer almaları yalnızca olası bir yer değişikliği açısından önem taşır; sistemin sürekliliği ve (genişleyerek ya da daralarak) işlemesi her iki kutup açısından da zorunludur…

 

   Politik topluluk kavramının Modern Zamanlarla birlikte çoktan kaybolduğu; politikayla birlikte, felsefe, ahlak, sanat gibi hayatın anlamına dönük çabaların da etkisizleştiği; iktisadın hayatın her alanında tek başat güç olarak hegemonyasını dayattığı bir dönemde, “sol” adına girişilen politik çabalar, “değişen koşullara” uyum sağlayarak iktisadi imlerini çoğaltmak (böylelikle de felsefi, ahlaksal kaynaklarından kopmak) durumunda kalmışlardır. Böylelikle totalitarizmle özdeşleştirilmiş olan bir politika (ya da “politik topluluk”) karşısında, (neo-liberal politikalarla, eşitsizliklerin son derece derinleştirilmesi ve küreselleşmeyle, pazarın önceliğiyle özdeşleştirilmiş) iktisadı tercih etmek, “oyun”da yer almak, bir kader olarak görülmekte; böyle bir söylem içinde yer alan, uzlaşmış bir solun ise aynı söylemi çok daha güçlü argüman ve araçlarla savunanlar karşısında “reel” şansı neredeyse hiç olmamaktadır.

 

   “Devrimler çağı”ndan “isyanlar çağı”na geçiş 20. yüzyıl başı ile sonu arasında önemli bir farklılık, paradigma değişiminin önemli bir sonucu olarak görülebilir. Taktik ve stratejileriyle, aşamalarıyla bir ya da birkaç partinin “tekeli”nde olabilecek bir dönüşümün, böyle bir dönüşümün kitleselliğinin çağından, belki de çok farkında olmadan çıkıldı.

   Bir ara dönem:Ellerinde bayrakları ve pankartlarıyla kurtarıcılarının peşinden koşan, alkışları ve haykırışlarıyla iktidar isteyen; yeni giysilerini giyip oy vermeye giden, sonra da televizyonunun karşısına geçip kendine benzer birilerini ilgiyle ve merakla izleyip, yandaşlık paylarını ve arpalıkları alma peşindeki yığınlar böyle bir ara dönem olarak görülebilir… Ama buna itibar etmemeli. Gerçekten “kaybedecek bir şeyleri olmayan”ların (yine özellikle Latin Amerika’da örnekleri görülen) isyanlarıdır; sol açısından, gelecek açısından, insanlık açısından bir umut, bir ütopya niteliği taşıyacak olan, anlamlı sorular ve cevaplarla insanların hayatlarına değecek olan (kendi hayatlarını kendileri örgütleyen, yağmalayan, yıkan ve kuran insanlar)…

   Çünkü, “tehlikeli sınıflar” kategorisi tarih içinde sürekli değişmektedir egemenler açısından. Ve artık bu “tehlikeli sınıflar”ın salt (ya da asla) işçi sınıfı olmadığı; “sanayi proleteryası”nın “düzen”den “düzen”li bir pay alma, üretme, tüketme ve “gösteri” dışında bir emelinin bulunmadığı dikkate alınırsa, sistemi tehdit eden “tehlike”nin, sistemin göbeğinden değil, uçlarından, denetimsiz, güvencesiz alanlarından, “yetişkinlik ideolojisi”ne katılamamışlardan geldiği dikkate alınırsa, kapitalizmi ve emperyalist imparatorluğu çökertecek isyanların “kuraldışı” ve “beklenmedik” olasılığı; özellikle de mevcut kurum ve örgütlerden bağımsız gelişmesi, “anarşi”ye yakın olması güçlü bir ihtimal olarak görülebilir.

 

   Politika 20. yüzyılda iktisat karşısında (aslında aynı düşünce zincirinin parçası olan) iki anlamda da yenilmiştir: Hem kapitalist iktisadın küresel iktidarı karşısında, hem de geçmiş başkaldırı deneyimlerinin “ekonomizmi” karşısında. Bugün, yeni bir anlam edinebilmesi zorunlu olan politikanın iktisatla hesaplaşması kuşkusuz önem taşımaktadır, ama politika, belki bu denli öne çıkmamış başka bir yenilginin de açmazlarını taşımaktadır: Felsefe ve etik karşısındaki yenilgisi. “Dünyayı değiştirme” işlevini üstlenmiş, ama bu işlevin altında kalmış bir felsefenin getirdiği (salt o düşünceyle sınırlı kalmamış, kalamayacak) sorunsallar ile insanın “varoluşsal kötülüğü”nü ifade ederek hayattaki “kötülük”leri anlaşılır ve kabullenilir kılmaya (dolayısıyla insanı edilgenleştirmeye), “öteki”nin “varlığı”nı “yakınlığa” indirgemeye varan “çoğulcu” bir etiğin (bu anlamda, farklılıkların, olumsallıkların düşüncesi olarak görülse bile, sonuçta “düşmanını sev!”deki İseviliğin bile çok gerisine düşen politikliklerin) sorunsalları arasında kalmış bir politikanın, insanla, hayatla, toplumsallıkla ilişkilerini de yeniden oluşturması zorunluluktur. İşte bu noktada gündeme gelmektedir, isyanla ilişkisi politikanın.

  Her kültürel edim gibi, öznelliğin, insanlık halinin ve bireysel (ya da kollektif) algının izini fazlasıyla taşıyan “isyan”, var olandan, var olma halinden rahatsız olmayı, başka’yı arzulamayı ifade edebilen bu istek, insanın imgelem gücü kadar eskiye dayanıyor da olabilir. Simge üreticisi insan, her ne kadar iletişmek için, yani verili olanı sürdürebilmek için kullanmışsa da bu simgeleri, “im”in “gerçek”le ilişkisinin daima sorunlu bir ilişki olduğunu, o “gerçeği” değiştirme, dönüştürme, çarpıtma gücünü içinde taşıdığını da hep sezmiş olmalıdır ki, giderek “başka bir gerçek” yaratmayı –dili, sözü, sanatı, dini, büyüyü…- önemsemiş, bunu, yaşadığı hayata bir tür müdahele olarak, bu hayatı kimi zaman “güzelleştirme”nin , kimi zaman katlanılır kılmanın yolu olarak görebilmiştir (başkalık arzusu etikten muaftır kuşkusuz; başkalıkta iyilik ya da kötülük öznel bir kategoridir). İnsanın “başka bir gerçekliğe” işaret eden her edimini, sanattan dine varana dek, “bu gerçeklik” karşısındaki bir memnuyetsizlik ifadesi olarak görmek, dolayısıyla “devrim”, “isyan” ve “anarşi” arzusunun prototiplerini bu edimlerden çıkarsayabilmek elbette mümkündür. Bu imgelemin ve hayalin, yaratıcılarının ve alımlayıcılarının hayatlarında, bir “yol” olarak, bir süreç olarak dönüştürücü, değiştirici etkisi olduğu da açıktır. Ancak, hayali çoğaltma, büyütme arzusunun yanısıra, bu hayale gerçeklik kazandırma, onu mümkün kılma istenciyledir ki insanlar, kimi zaman imgesellikten destek alarak, kimi zaman salt maddi olandan yola çıkarak başkaldırının çeşitli biçim ve yollarına yönelmişlerdir. İşte bu noktada “devrim”, “isyan” ve “anarşi” sözcükleri de ister istemez politik anlamlar edinmiş, toplumsal ve yığınsal karakterleri öne çıkmış, dolayısıyla, gerek düşünce düzeyinde gerekse de eylem düzeyinde çeşitlilik, tartışma ve gerilim noktalarına erişmişlerdir.

   Varlık, yönelimsel olarak devrim”e doğru gider; başkalaşmak, başkalaşarak kendi olmanın döngüsüne girmek ister…

   Varlık, yönelimsel olarak “anarşi”ye doğru gider “başsız” olmak ister, “düzen”i kendi “kaos”unda bulmak ister…

   Bu iki yolda da, varlık bir yerlerde takılıp kalabilir, yol bitmek bilmeyebilir, tıkanabilir, her şey olabilir, ama yol, yol olma özelliğini yitirmez; dolayısıyla “eylem”, topluma, verili ve kurumsal olana “isyan” eylemi, toplumsal sonuçları ne olursa olsun, bireyi başkalaştıran bir edimdir.

   Bu anlamda “devrim” ile “anarşi”yi ontolojik (varlıkbilimsel) kategoriler olarak görmek de mümkündür. Ancak asıl yol anarşidir; insan, yapısı gereği kaotik bu varlık, yol almak ve yol alırken kendini kurmak, yıkmak ve yeniden kurmak yoluyla , bu gezegendeki yaşamını insan olarak sürdürür. Aslolan anarşi, tedricidir (derece derece, yavaş yavaş), evrimseldir. Anarşi, simgesizleşme sürecidir; her türlü değeri, inancı, anlayışı yıkma, putları kırma, simgelerin içini boşaltma, güvenlikten uzak durma, şahsi simgeler arayışıyla kendinin peşinden gitmedir de… (Bu anlamda her şahsi düşünce, gelenekten kopmuş düşünce, sapkındır, anarşisttir; değerlidir). Devrim ise, “bugünden yarına eskisi gibi yaşamamak” olarak arızi bir durumdur, ilinekseldir (özle ilgili olmayıp değişebilendir), olabilir de olmayabilir de… Ontolojik düzeyde durum buyken, “gerçek” yaşamda böyleliliği engelleyen fazlasıyla etkenin (kurumun, baskının, konformizmin, yanılsamanın, yabancılaşmanın…) varlığı, insanın statükodan yana tavır koymasına, roller ve maskeler edinerek (ki bu maske politik anlamda karşı-çıkış niteliği de taşıyabilir), benimseyerek, özündeki kaosu ve anarşiyi bastırmasına, arayıştan, sorgulamadan kaçınmasına yol açabilir; ki genellikle ve çoğunlukla da durum budur (iktidar yapılarının, mülkiyet duygularının bunca güçlü olması da bu durumla ilgili olmalıdır). Sol, öncelikle bu “büyü-bozum” yoluna girmek, “devrim”den “isyan”a geçmek ve oradan da (içerdiği ideolojik anlamlar dolayısıyla “birey” demeyeceksek) “insan teki”ne varmak zorundadır… ne yazık ki;tedricen, adım adım…

 

   İktisadın hegemonyasına son verecek, felsefeye, sanata, etiğe, ahlaka , politikaya (yani insanın simge ve topluluk yaratıcı yönlerine) yeniden anlam kazandıracak bir eylem, belki öncelikle çok basit şeylerden yola çıkmak durumunda kalacaktır: İnsan, yaşamı üretmekten ve tüketmekten ibaret değildir (dolayısıyla üretimdeki ya da tüketimdeki “eşitlik”, “adalet” gibi kavramlardan yola çıkarak bu sistemle hesaplaşılamaz); bu alanların başatlığına, bireysel kimliklerin üretim ve tüketim alanından yola çıkarak belirlenmesine, “ihtiyaçların sonsuzluğu” anlayışına karşı durmak; daha minimal, doğayla, çevreyle, insanla dengeli hayatları savunmak, yaratma hakkını savunmak… Sonra, sistemle “yetişkinlik ideolojisi”yle bağları koparmak… Çalışmamak, tüketmemek, mülkiyet sahibi olmamak, televizyon seyretmemek, gazete okumamak, devletle ve sistemle ilişkileri koparmak, kısacası “oyun”u ve “kurallarını” hiçe saymak; hayatı ve anlamını düşünmek, evrenin sonsuzluğunu ve insanın sınırlılığını düşünmek, başkalarını düşünmek, doğanın sesini dinlemek, hayvanları ve bitkileri seyretmek, doğanın döngüsünü, sesi ve sessizliği anlamak, kaosu ve düzeni… Ve topluluğu, “ortak hiçbir şeyi olmayan” bu insanlarla, evrenin, hayatın ve ölümün bilgisine sahip bu insanlarla, kamusal, yüzyüze iletişim alanında, isyanın alanında yeniden kurmak, politikayı tüm bu bilgi üzerinden yeniden inşa etmek… Sözün ve eylemin sınırında bir “altın vuruş”; yeniden doğmak için, insan olarak, tek olarak, toplumsuz, topluluk olarak…

 

Read Full Post »