Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Omelas – Ursula L Guin’ Category

İnsan sevinci nasıl anlatabilir ki? Omelas’ın insanlarını nasıl tarif edebilir? Mutlulardı elbette, ama bu sıradan bir mutluluk değildi. Zaten biz de mutluluktan bahsetmeyeceğiz. Çünkü bütün gülümsemeler artık tarih oldu. Bu şekilde anlatınca, insanlar Omelaslılar hakkında bazı yanlış varsayımlarda bulunuyorlar; ihtişamlı atına binmiş ve etrafı soylu şovalyelerle dolu ya da muhtemelen güçlü köleler tarafından altın bir tahtta taşınan bir kral arıyor gözleri. Ama Omelaslıların böylesi bir kralları yok. Ne kılıç kuşanıyorlar ne de köleleri var. Hem barbar da değiller. Kurallarını ve kanunlarını da tam olarak bilmiyorum ama varsa da oldukça az olsa gerek. Monarşi ve kölelikten uzak yaşayabildikleri gibi, borsaya, reklamlara, ajanlara, ve bombalara da ihtiyaç duymuyorlar. Ama yine söylüyorum; bu halk sıradan insanlar, avare çobanlar, soylu barbarlar ya da körü körüne hayallere kapılan kadın ve erkeklerden oluşmuyor. Onlar için bizden daha az gelişmiş de diyemeyiz. Sorun şu ki, ukalalar ve entelektüeller yüzünden, mutluluğu aptalca bir şey olarak kabul etme gibi kötü bir huyumuz var. Bize göre yalnızca acı dikkate değer ve yine yalnızca kötü olanlar ilgi çeker. Halbuki kötünün sıkıcılığını ve acının dayanılmaz sıradanlığını bir türlü kabul etmemek, sanatçının hainliğinden başka bir şey değildir. “Değiştiremediklerimizi kabullenmeliyiz” derler, ya da “Canımızı yakanların üstüne gitmeliyiz.” Ama öte yandan da çaresizliği övmek, hazzı ayıplamaktır. Zorbalığı kucaklamak ise diğer her şeyi kaybetmek demektir. Neredeyse hayata tutunamayacak haldeyiz. Artık ne mutlu bir insan tasviri yapabiliyoruz ne de sevincimizi kutlayabiliyoruz. Size Omelaslıları nasıl anlatabilirim ki? Onlar mutlu ve masum bir çocukluk geçirmeseler de kendi çocukları mutluydu ve o çocuklar olgun, akıllı, tutkulu, hayatları mahvolmamış yetişkinler oldular. Tanrım! Keşke bunu daha iyi anlatabilsem ve keşke sizi anlattıklarıma inandırabilsem. Benim cümlelerimle Omelas, çok eskilerden, uzaklardan, bir varmış bir yokmuş dönemlerinden gelen bir masal şehri gibi gelebilir kulağa. Herkese uygun bir tasvir yapamayacağıma göre, en iyisi sizin bu şehri kendi hayal gücünüze göre tasarlamanız belki de. Teknolojiyi düşünün mesela. Benim hayalimde ne caddelerinde arabaları, ne de gökyüzünde helikopterleri var bu şehrin. Bu durum Omelas halkının mutluluğunu da beraberinde getiriyor elbette. Mutluluk, gerekli ya da zararlı ve son olarak da bu iki sınıfa dahil edilemeyen şeyler arasında bir ayrım yapabilmektir. Öyle ki, ikinci gruba –gerekli olmayan ama zararı da dokunmayan, yani rahatlık, lüks, bolluk gibi şeylerin dahil olduğu gruba- merkezi ısıtmayı, yeraltı trenlerini, çamaşır makinelerini, henüz icat edilmemiş her çeşit teknoloji harikasını, suda yüzebilen ve yakıtsız çalışabilen enerji kaynaklarını ve hatta soğuk algınlığının tedavisini de eklemiş olabilirler. Ya da bunların hiçbirine sahip de olmayabilirler, hiç fark etmez. Nasıl istiyorsanız öyle hayal edin. Ben festivalden birkaç gün önce , civar kasabalardan küçük trenlerle ve çift katlı tramvaylarla insanların Omelas’ın tren istasyonunun, görkemli bir görünüme sahip olan Manav’dan daha sade olsa da, aslında kasabadaki en güzel olduğunu düşlüyorum mesela. Trenlerin varlığına rağmen sanırım bazılarınız Omelas’ın güzelliğine şimdiden vuruldunuz bile. Gülen yüzler, çanlar, konvoylar, atlar… Öyleyse ritüelleri de ekleyelim buna. Bir ritüel işinize yarayacaksa çekinmeyin. Yalnız içinden Tanrıyla derinden kan bağı kurmak için yanıp tutuşan, sevgilileriyle ya da yabancı bir kadınla, bir erkekle ilişkiye girmeye her an hazır, çıplak, yarı kendinden geçmiş papazların ve rahibelerin çıktığı tapınaklar olmasın. Aklımdan ilk geçen buydu. Ama doğrusu, Omelas’ta hiç tapınak olmasa daha iyi olur –en azından içinde insan olanlardan. Dine evet; din sınıfına hayır. Tabii o güzel çıplaklar, kutsal bir ziyafet gibi kendilerini muhtaçların açlığına ve bedenin mest oluşuna bırakarak, öylece ortalıkta gezinebilirler. Bırakın onlar da konvoya katılsın. Tefler bu birlikteliklerin şerefine vurulsun. Arzunun zaferi çan sesleriyle ilan edilsin ve bırakın (bu hiç de önemsiz bir nokta değil) bu zevkli ritüellerin çocukları herkes tarafından sevilsin ve korunsun.

 Omelas’ta hiç var olmadığını bildiğim tek şey varsa: o da suçtur. Şehirde başka ne olmalı peki? İlk başta, uyuşturucu olmadığını düşünmüştüm, ama sonradan bu fikir biraz bağnazca geldi. Sevenler için droozun baygın, etkili kokusu şehrin yollarını kaplayabilir. Drooz zihne ve bedene muhteşem bir hafiflik ve parlaklık verir, bu hissi mahmur bir isteksizlik izlerken, bunu da gizemin son aşamasında harikulade hayaller ve evrenin en gizli sırları takip eder. Drooz cinsel hazzı inanılmaz derecede arttırır ama alışkanlık da yapmaz. Daha makul zevkler için de sanırım biraya ihtiyaç olacak. Başka ne ya da nasıl bir şey bu neşeli şehre ait olabilir ki? Tabii ki zafer duygusu ve cesaretin onurlandırılması. Din sınıfı olmadan yapabildiysek, askerler olmadan da yapabiliriz pekala. Başarılı bir katliam üzerine inşa edilmiş mutluluk, doğru bir mutluluk tanımı değildir. Böyle bir mutluluk anlayışı işe yaramaz; çünkü böyle bir anlayış değersiz ve tehlikeli olur. Engin ve cömert bir hoşnutluk, yabancı düşmanlara karşı alınan türden değil de, insan ruhunun en iyi ve en dürüst yanıyla iç içe var olan yüce bir zafer ve yaz mevsiminin ihtişamı… İşte, Omelas halkının göğsünü kabartan şeyler bunlar, kutladıkları zaferse hayatın zaferi. Bana kalırsa, pek çoğunun drooz almaya bile ihtiyacı yok.

Koridor – Kış 2010

Read Full Post »