Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Beat – Şenol Erdoğan’ Category

“Okunmak için yazılmış şiir” sözüne başka bir dilde, bir makalede rastladığımda anlamlandırmakta zorluk çekmiş, dilimden şüphe etmiştim. Oysa çok geçmeyecekti okunmak için şiirin anlamı zerk edecekti usuma. Amerikan edebiyatında messianic tradition adıyla tanı bulan ve yaklaşık olarak Mesihçi gelenek diyebileceğimiz tradisyon, yapıtaşları içerisinde bu “özel” okuma biçimini de barındırmaktaydı. Okuma biçimleri: birçok yazarın her zaman okuyucusuna sunduğu bir pusula olagelmiştir, beraberinde düz bir okuma da yapabilecektir okur, yazar da bilmektedir bunu ama yol/yön de göstermek ister bir taraftan, aslında bu sesin layıkıyla tınlamasına duyduğu istemdir yazarın, pusulalık da buradan gelir, şiirin sesini yitirmesini istemez yazanı, bir o kadar da kendisine ait olmayan bir ahengi barındırmasını da ama gene de bilir ki okur kendi rengini bulaştıracaktır skalaya, sızıyı aza indirgemenin yoludur bu biçim-ler.

— 

Burroughs “Junky”yi Batı kültüründeki bir dönüşümün eşiğindeyken yazdı. Onun junkieleri Bunalım’ın yaratıklarıydı, çoğunun bağımlılığı ABD’de eroin ve kokain satışını yasaklayan 1922 tarihli Harrison Yasası’ndan daha eskiydi. “Junky”de ana karakter yeni nesilden alaycılıkla bahseder: “Görünüşe göre genç hipsterler enerji ve yaşamdan haz alma fakiri. Ot veya junk lafı onları kokain gibi coşturur. Etrafta zıplayıp şöyle derler, ‘Çok fazla! Dostum, hadi alalım! Hadi dumanlanalım!’ Ama tek vuruştan sonra hayatın biberonu yeniden getirmesini bekleyen bir bebek gibi sandalyenin birine çöküverirler.”

Bağımlılar çoğaldıkça ve toplumla daha sıkı bütünleştikçe, kolektif bilincin bağımlılık yaratan doğası da daha dehşetli bir şekilde belirginleşti. Kitlelerin çok biçimli cinsellik takıntıları ve ünlülere tapınmanın işaret ettiği, duygulanımın korkunç ölümü; ayırt edici özelliği, yalnızca ürünlerin değil, onların içine yerleştirilmiş “yaşam tarzları” ve “zihniyet”lerin yapısında bulunan tükenme olan, dürtüye dönüşmüş bir tüketicilikle tamamlanıyor. Ve elbette “Uyuşturucuyla Savaş”ın kendisi, ardı ardına kestiği kolların her birinin kökünden altı tane, on iki tane, otuz altı tane kol çıkarıyor ve hepsine uyuşturucu enjekte ediliyor.

Şüphesiz, Burroughs savaş sonrası dönemi bir Gotterdammerung ve tüm değerlerin sarsıcı bir yeniden değerlendirmesi olarak görüyordu. Kuralsız eğilimleri ve Mandarin zekasıyla Burroughs, 1960’ların gelmekte olan kültürel devrimi karşısında çelişkili bir durumdaydı. Açık bir eşcinsel ve uyuşturucu bağımlısı olarak, mükemmel Orta Batı özgürlükçülüğü ahlaki kurallardan kaçınmasına sebep oluyordu, kişisel eğilimlerine göreyse tatsız bir biçimde sosyalist ve liberallerle yolculuk etmesi gerekiyordu. Burroughs için yeniden değerlendirme hem indirim, hem zam demekti ve onu doğmakta olan karşı kültürün böyle büyük bir simgesi yapan da belki buydu.

Burroughs, Janus yüzlü ve ölümcül derecede sıska bir uşak gibi, vuruş için olduğu kadar kavrayış için de vuruş yapan yeni toplumun öncüsü oluyor. “Junky”nin son paragrafında şöyle yazıyor: “Vuruş, özel bir açıdan görmektir. Vuruş, yaşlanan, tedbirli, dırdırcı, korkmuş bedenin taleplerinden anlık bir kurtuluştur.” Vuruşun, Tanrı yere düştüğünde ve merhamet için yalvardığında kaburgalarına yaptığınız şey olduğunu da ekleyebilirdi.

Gitgide daha değişken olan gerçeklik görüşüyle, Burroughs için hakikat ve kurgunun iç içe geçmesi kaçınılmaz, hayat ve kitabın ayrılması imkansızdı. Şüphesiz, kendisi bunu metafiziğe başvurarak –savunmak değilse de– desteklemeye çalışacaktı ama yarım asır sonra baktığımızda, Burroughs ölmüş, oluşmasına yardım ettiği karşı-kültür poz yapmaya, tişört sloganlarına ve küresel kahve dükkanlarına indirgenmişken, uyuşturucu bağımlılığının tercihe bağlı bir ekleme olmadığını, psikolojik olarak bunların hepsinden önce geldiğini kabul etmenin zamanı. Burroughs’un “Junky”de şunları yazarken son derece samimi ve keskin bakışlı olduğunu anlamanın zamanı; “Junk bir vuruş değildir. Bir yaşam biçimidir.” Burroughs yirminci yüzyıl sonu Batı kaygısının kusursuz bir örneğiydi, tam da bir bağımlı olduğu için. Kendini kandıran, kibirli, narsist ama yine de –kendi rahatsızlığını olmasa da– dünyanın hastalığını ilginç biçimde anlama kabiliyeti olan Burroughs, ruhunu içinde modernitenin obsesif ve kompulsif virüslerinin üretildiği bir tür petri kabı olarak sundu (ve sunmak zorunda kaldı).

Burroughs bağımlılığından hiçbir zaman kurtulamadı ve 1997’de öldüğünde, sentetik uyuşturucu metadon bağımlısıydı. Bence bu nefis bir ironi: toplumsal sınırlamaları reddeden büyük kahraman, aslen Nazi kimyagerler tarafından sentezlenen ve Führer’in şerefine “Dolophine” adı verilen bir uyuşturucuya bağımlı; korkusuz özgürlükçü, Federal Hükümet tarafından eroin bağımlılığının “ilacı” olarak desteklenen, yapay bir Morpheus’un kollarında ölüyor. “Junky”nin önsözünde ve “Çıplak Şölen”in girişinde Burroughs, kendi bağımlılığından geçmişte kalmış bir şey gibi bahseder ama durum bu değildir. Amerika’dan Meksika’ya, Fas’a, Fransa’ya, İngiltere’ye, sonra gerisingeri New York’a, nihayet de Kansas’taki küçük bir şehre giderken Burroughs ya kimyasal bağımlılığının sonuçlarından kaçıyordu ya da arzuladığı uyuşturuculardan sakınmaya çalışıyordu.

Gerçekten de, “Junky”nin (ve Burroughs’un) kederli yanının bu olduğunu düşünüyorum. Bütün metni defalarca okuyabilirsiniz, bağımlılığın gizli bir patoloji olarak, kişi doğrudan kimyasal bağımlılık yaşamadan önce de kişinin içinde var olduğu varsayımını düşünürsünüz ve Burroughs’un sürekli eroin kullanımıyla ilgili söylediği her şey çok mantıklı gelmeye başlar. Ama onu, kendisini aklayan (asla gerçekleşmeyen bir uyuşturucuyu bırakma eylemine dayandırılmış) değerlendirmeleriyle ele aldığımızda, Burroughs’un “Junky”si çağımızın simgesi olan, aşırılığın romantikleştirilmesinin arketipine dönüşür: “Kravatı gevşettim ve damlalık damarıma boşaldı. Kokainin kafası geldi, hoş bir sersemlik ve tansiyon, morfin rahatlatıcı dalgalar halinde vücuduma yayılıyordu. ‘İyi miydi?’ dedi Ike gülümseyerek. ‘Tanrı daha güzel bir şey yarattıysa da kendisine saklamış olmalı,’ dedim.”

Anahtar bir varoluşçu metin olarak “Junky”e dönelim. Bu kitabın modern yabancılaşmanın şeytani bir meseli olarak okunabilmesini mümkün kılan, Burroughs’un kendi bağımlılığının doğasını inkar etmesidir. Burroughs bağımlılığı “bir yaşam biçimi” olarak betimlerken şırıngayı mikroskoba dönüştürür ve böylece yirminci yüzyıl sonu kapitalizmi altındaki insan ruhunu inceler. Alter-egosunun yaşadığı “junk bölgeleri”ne dair tasvirleri, aslında kentsel yabancılaşmayı resmeder. Tıpkı junkın bu bölgelerde “gündüz vakti kalabalık caddedeki bir hayalet” olduğu gibi, junkie karakterleri de –daima “görünmez”, “maddesizleşmiş” ve “kemiksiz” olarak tarif edilirler– “William Lee”nin kendisi gibi, ruh pişirilip boşluğa enjekte edildiğinde geriye kalan bilinçli tortudur.

Konuşuyor ve sürrealizmden daha iyi bir sözcük bulmaya çalışıyoruz. Gündelik gerçekliğin “yazınsal” sürrealizmi aştığı bir zamanda, daha iyi bir terim gerçekten yok. Yani, belki vardır ama henüz kimse onu bulmadı. Süperrealizm? Hiperrealizm? Gerçeksizlik?

— David Meltzer- 1969 San Francisco, Potrero Hill

 

 —

Pollock, eserlerinin rastgele olduğunu düşünenlere cevap olarak “Boyanın akışını kontrol edebiliyorum; tesadüf diye bir şey yok, başlangıç ya da son olmadığı gibi,” diyordu.

Daha öteye gidemiyorsam, bugünün bize dayattığı olanaksızlık yüzündendir bu. Karşıtlık kılgılarının hepten yitmeye yüz tuttuğunu, dizgesel bir karşıtlığın sürdürülemez olduğunu vurgulamak pek yeni bir haber sayılmasa gerek. Adorno’dan Wallerstein’e kadar pek çok ad hep aynı öyküyü anlatmıştır: Varolan dizgeye karşıtlık saydığımız onca şey hiç de göründüğü gibi değildir. Dizgenin tüm karşıtlık kiplerini özümseyip uysallaştırdığı, o olmazsa sönümlemeyi başardığı bir yüzyılda Beat Kuşağı’nı da bir “karşıtlık yordamı” olmaktan çok, bir “açıklık biçimi”, bir “dürüstlük çabası” olarak okumayı yeğliyorum ben. Tanrıdan yüz çevirmeyi başaramayan tek beatnik olan Kerouac bile suçluluk duygusuyla ağulanan ruhuna karşın eşlik etmekte duraksamamıştır söz konusu tutuma. Bu “açıklık” koşulsuz, umarsız, körlemesine bir “özgürlük” arayışıdır kuşkusuz. El yordamıyla bir arayış.

Biz en iyisi bir “karşıtlık yordamı” olmasa da bir “açıklık biçimi” olarak örgütlü kötümserlikle ayakta kalalım. Coşkunun bir esrime nöbeti değil, bir dönüşüm şenliği olduğunu usumuzdan çıkarmayalım. Yazın yüklüğüne dalan incelmiş bir koleksiyoncunun oburluğuyla yaklaşmayalım Beat Kuşağı’na.

beat kuşağının sıkı bir dosyasını içeren yazının tamamı için:

http://undergroundpoetix.wordpress.com/2010/08/12/beat-kusagi-dosyasi-hz-senol-erdogan/

Reklamlar

Read Full Post »