Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Büyük Çark – Kali Rind’ Category

“Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını… Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek… Ne gülünç şey!..Kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır.”

Jean Paul Sartre Gizli Oturum (Huis Close) adlı oyununda karakterine böyle söyletir.
Yine de bu durum tamamen toplumsal bir durum değildir. Sınırları sadece toplum çizmemiştir. Tabiatın da sınırları vardır ve benliğimiz üzerindeki ilk müdahaleler onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Demek ki bu benlik ki ben ona ‘ilk benlik’ adını veriyorum, bir takım durumların üzerimizdeki etkisi sonucu şekillenmiştir. Ve üstelik bu durumlar sadece toplumsal durumlar da değildir. O halde başkaları cehennemdir demek, içerisinden çıkılabilecek bir çözüm sunmamaktır. Özgürlüğü ne olarak görmekteyizdir ki başkası cehennem olsun? Ötekinin ne olduğunu, benim haricimdekinin ne olduğunu cevaplayabilmem için, öncelikle ‘özgürlüğün’ ve ‘ben’in ne olduğunu keşfetmem gerekmektedir.

Pek tabi benliği ve özgürlüğü Sartre’nin ağzından tarif edersek, toplum yaratımız bu sözü doğrular. Öyle görünmektedir ki, doğumdan ölüme kadar yaşanılan süreçte toplum, bireyi kendisine daha fazla bağ ile bağlayacak zincirlerle bireyin hayatına müdahale eder.

Çok daha acı olan, insanın kendi zincirini kendisinin vurmasıdır üstüne. Böylece George Orwel’in 1984’teki dünyasından, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına geçiş yapılır. Bu sefer cehennemin başkaları olma durumu da sona erer. Kişinin kendisi kabullenir cehennemi. Ama bu hiç de bir yüzleşme özelliği taşımaz. Böyle bir dünyada kişi, cehennemiyle yüzleşmekle, başkalarının kendisi olabileceğini kabulleniyor değildir. O, dünyadaki hissiyatında, cehennem haline takılıp kalmıştır. Bu bakımdan Nietzche’nin Üst İnsanı’na dahi dönüşememiştir. Bildiği tek şey cehennemdir. Yaratılarında görebildiği, karşısında algılayabildiği bu haldir. Kendi dünyasının çerçevesini pesimizmin çizgileriyle belirlemiştir. Bu pesimizm içerisinde var olmasına mutluluk da vardır elbet ama böylesi mutluluklar, bu çeşit dünyalarda alevin onları yalayıp yutacağını bilen bilincin kısa soluklanma dönemleridir.

Gerçekten de mutluluk eninde sonunda eriyip giden bir haldir. Fakat cehennem hali içerisinde, onun eriyişinden sonra alevin iştahı daha da kabarır, içimizdeki alev daha da büyür. Mutluluk eninde sonunda alevi büyütecek etken olarak algılanırsa, kişi mutluluğu –artık tamamıyla-göremez olur( lakin bu Buda’nın görüşü de değildir), cehenneminde daha derinlere iner; bundan sonra, başkalarının acılarına olan kayıtsızlığını beslemeye başlar çünkü kendi acılarına kayıtsızdır. Ve bu hallerini dindarlık olarak kabul eden pek çok insan vardır.

Kötülüğün egemenliği, cehennemin içerisindeki yanışta, o an kısa süreliğine bir ferahlamayı andıran hazlara yönelmeyi salık verir. Ne var ki böyle bir egemenliğin içerisinde her haz, cehennem ateşini biraz daha körükler. Böylece kaçınılmaz olarak, cehennemde soluklanabilmek için zaman akıp giderken hazzın şiddetini arttırmak gerekmektedir. En sonunda hazzın kayıtsızlığa evirildiği bir duruma gelinir. Daha büyük hazlar için, vahşet fiillerini işleme yoluna girilecektir artık.

10

Bu ‘etkileyici’ acımasız insanlara orada burada rastlıyoruz. Cam gibi saydam gözlerinde yakıcı olan her şeyi taşıyorlar bizim için. Kayıtsızlıkları gücü andırıyor, büyülüyor ve yakıyor, çekiciliklerini arttırıyor ve sonunda –yeterince cehennem olamamışsak-kapılıyoruz onlara(hatta devletlerin başına getiriyoruz onları). Bir şiirinde şöyle der Baudelaire:

Gözlerin dükkân vitrinleri gibi aydınlanmış


Ya da şenlikler için süslenmiş ağaçlar gibi


Kullanmaktalar küstahça elden düşme bir gücü

Cehennem onlar oluyor bizim için.

Evet, cehennem: O başlı başına yanılsamadır.

Cehennem şeytan barınağıdır ve şeytanları tarafından süslenmiştir. Onun ilksel algılanma biçimi, ilk yanılsatıcı görünüşü Özgürlüktür(tuzak böyle işler). Ama bu görünümün altında kayıtsızlığın yüzü yatar.

İçimizdeki arzu- özgürlük arzusu- ateşe dönüşmüş, cehenneme düşürmüştür bizi. Bu yüzden özgürlük arzusu mahkûmiyete dönüşmüştür bizim için. Oysa özgür olan (özgürde özgürlüğe arzu diye bir şey kalmaz), isteklerini, tutkularını yaşamın merkezine yerleştirmeyendir ve en önemlisi: buna rağmen kayıtsız kalmayandır.

Fakat insanoğlu, kendisini arzunun kölesi haline getiren özgürlük yanılsamasından, gerçek özgürlüğe bu cehennemden, bu yanılsamadan geçerek ulaşacaktır.

Evet, düşmüşüzdür bir kere, sonra dipte, cehennem sıcağında fokurdamışızdır, o kadar ısınmışızdır, o kadar yakıcı hale gelmişizdir ki, alev hatta cehennem sanmışızdır kendimizi. Fakat bütün düşüşler yükseklerden olur. Alev de olsak, cehennem de olsak, suya olan özlemimiz yakmaz mı bizi?

11

İnsan vücudunun yüzde 70’inden fazlası sudur, kanın yüzde 90’ı ve beynin yüzde 85’i sudur ve sorulması gereken soru şudur: O halde biz özümüzü neden hep ateşte arayıp durduk?

12

Kamışın suda yeşerdiği gibi insan da solukta yeşerir. Nasıl ki kamış suya muhtaçsa insan da soluğa muhtaçtır ve ilahi soluk suda bedenleşmiştir. Kutsal soluk sudan insana girer der Brihadaranyaka Upanishad. Ve çok sonra Dr. Masaru Emoto dinsel metinlerin suya atfettikleri bu büyük anlamı tekniğin imkânlarıyla idrak ettirir 21. Yüzyıla.

Dr. Emoto’nun deneyleri şu gerçeği modern dünyaya sunmuş oldu: İnsanın negatif ilişki içerisine geçmediği saf kaynak sularında, yeraltı sularında, buzullarda daima estetik, zarif şekilli su kristalleri meydana geliyordu.

Bu aynı zamanda doğanın, el değmemiş haliyle insana telkin ettiği güzelliğin ve iç huzurunun suda kristalleşmiş şeklidir, ilahi sözün(kendinde söz kastediliyor) ilk kez okunduğu mabedin açığa çıkmasıdır. Tabiat, kendisini var eden etkinin nasıl bir etki olduğunu su vasıtasıyla anlatmıştır: Bu sevgidir. Zira Dr. Emoto, olumlu, teşvik edici kelimelerden çıkan titreşimlerin su kristallerini tıpkı doğadaki ilk örnekleri gibi zarifleştirdiğini, güzelleştirdiğini, kısacası suda olumlu etki bıraktığını; olumsuz kelimelerin oluşturduğu titreşimlerin ise su kristallerini kaotik bir yapıya soktuğunu açığa çıkardı. Bu yüzden uyarılmaktayız: “Kullarıma en güzel kelimeyi söylemelerini söyle. Çünkü şeytan, aralarını bozmaya çalışır. Şüphesiz şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” ( Kur’an- I Kerim, İsra Suresi, ayet 53)

Bu açığa çıkma, varoluşçuluğun temelsizliğinin de açığa çıkmasıdır. Üzerinde durulmuyor ama Dr. Emoto, özden önce bir varoluşun olmadığını ortaya koyuverdi. Öyle ki, tabiatın kendiliğindenliğinin yansıması olan su kristalinin ahengi ile sevgi sözcükleri söylenmiş su kristalinin ahengi benzerdir. Bu, her şeyin öz halini açığa serer. Tabiatın özü ile insanın bozulmamış özü sevgidir. Öz varoluştan önce gelmiş, var oluş-elbette keşfedilsin diye- onu gizlemiştir. Platon haklıdır, Upanishadlar haklıdır, dinsel metinler haklıdır. Şimdi ne olacaktır?

Artık anlaşılmıştır ki, su üstüne yazı yazılabilmektedir. Su, ilahi sözün saf taşıyıcısı olarak yeryüzünde cisimleşmiş ‘saklı söz’dür. Onun ilk hali tertemizdir, saftır; sevgidir.

Ama modern dünyada bir su kirliliği almış başını gitmektedir. Şimdiye değin bu su kirliliği maddi bir kirlilik olarak görülmüştür. Ancak Dr. Emoto’nun deneylerinden sonra bu kirliliğin manevi kirliliğin bariz göstergesi olduğunu söylemek gerekmektedir. Kirlenen sadece su değildir. İlahi söz çiğnenmekte, sevgi titreşimi yok edilmekte, suyun ahenkli kristalize yapısındaki bozulma, tanrının sözünün tahrif edilmesini simgelemektedir.

Bu deneylerin sonucunda şebeke sularının kristalize güzelliklerinin klor ve benzeri etkilerle yok olduğu açıktır. Dünya bir su kıtlığı yaşamaktadır. Bunun manevi alandaki yansıması ‘sevgi kıtlığı’, var olma biçiminin yavanlaşmasıdır. Demek ki tabiatın insan eliyle bozulması, insanı huzura sevk eden özün tahrib edilmesidir. Tabiattaki su kristallerinin billurluğu ve güzelliği ile, insanı huzura erdiren sevgi sözcüklerinin okunduğu, tesir ettiği su kristallerinin güzelliği ve bütünlüğü aynıdır. Öyleyse, tabiattaki su kirliliği, gerçek manada bir sevgi kirliliği, yaşamın özüne kirli bir müdahale demektir.

Zuhur etmiştir işte; yaşamın özü vardır, insanı tabiatla birleştiren bir öz vardır.

Upanishadlar suyu soluğun(Prana’nın) giysisi olarak göstermek ve soluğu bütün kâinatın özü bilmekle bize şimdi bilim vasıtasıyla elde ettiğimiz delillerin neye işaret ettiğini çoktan açıklamış oldular. Su bir manada soluğun giysisiyse, ilahi sözün doğadaki ilk halidir (“Her şeyi sudan canlı kıldık” Kur’an-I Kerim, Enbiya Suresi, ayet 30). Öyleyse canlı her şeyin özü sudur. Bu solukla(suyla, özle) konuşmayan herkes için söz kavurucu, kül edicidir, olgunlaştırıcı değil. Böylece ateş’in söz olması, sadece insana özgü bir yükümlülüğü doğurtmuştur. Sözcükler de her şey gibi soluk(kutsal ruh, Prana) vasıtasıyla ortaya çıkmışlardır çıkmasına ama onlar suya özlemli, ilksel, sessiz, ‘saklı söz’ ya da daha açıklayıcı bir ifadeyle ‘kendinde söz’ün özlemiyle ateş olarak simgeleşirler. Zira söz çığlıktır. Bir ayrılışın, ikililiğin çığlığı, tekliğe çağrı, ikililikteki yanıştır ve ateş, suya olan hararetinden yanıp gider.

Öyleyse modern dünya tamamıyla soluktan habersiz bir söze dönüşmüştür. Söz düşmemiş, sözün düşüşü henüz gerçekleşmemiştir(ya da düştüyse manadan düşmüştür). Bu söz, kendi özünün çığlığından habersiz, cahil insanın sözüdür ve insan suskunluğunda dahi konuşma fırsatı bulur. Bu söz, sadece kişiyi yakmakla kalmamış, dünyayı bir alev topuna dönüştürmüştür. Kişinin cehennem oluşu bir başka açıdan onun idrakten yoksun, başlı başına bir söz olmasından kaynaklanır (kişinin kendini böyle kabullenmesinden kaynaklanır yani). Söz’ü kullanan, sözün bir çığlık olduğunu unutmuştur. Onu kendinden menkul bir kuvvet olarak kabul etmiş, onun gücüyle herkes ve her şey üzerinde tahakküm kurabileceğini düşlemiştir. Oysa ateş’in, dolayısıyla söz’ün insan üzerindeki en belirgin özelliği acıyla açığa çıkar. Dil her zaman ikili bir anlamı, ayrıksılığı yanında taşır. Her birimizin dili çatallıdır bu yüzden. Kişi sözünü suya-aynı zamanda suyun o ilksel kristalize haline- olan özlemiyle birleştirmez, sözünü söylerken, yaşam soluğunu unutursa, çatallı dilimizden kaynaklanan bu acı, ham kişiliği-onu hafif hafif pişirerek- olgunlaştıracağı -‘öz benliğe’ yavaş yavaş yaklaştıracağı yerde-, öz benliğin üzerine çökmüş kara kül haline getirir.

Eğer sözü, soluğun bilinciyle kullanabilirsek, sözcükler negatif kelimelere dahi bürünseler, ahenklerini koruyarak, sevgi titreşimini taşımaya, güzelliği aksettirmeye devam ederler(işte o zaman ateşi kutsal ateş, arındırıcı ateş yani Agni olarak algılarız; o Agni ki suyun kendi üzerindeki doğrudan etkisiyle boynunu bükmüştür). Zira Soluk, niyetlerin taşıyıcısıdır (Dr Emoto’nun sevgi dolu sözcüklerin yazıldığı kaplara konulan su örneklerinin el değmemiş doğal kaynak suyun örnekleriyle karşılaştırılmasıyla elde ettiği sonuç, zuhur eden varlıktaki ilk niyetin sevgi olduğunu göstermiştir.) Soluğun simgeleştiği su, niyetlerin mahiyetini ve enerjisini yansıtır. Kelimeler dahi iskeletlerdir; onlara yüklediğimiz niyetlerin iskeletleri. Ama kişi kendisini negatif etkiler üzerinden inşa etmişse, soluktan çıkan söz ona ‘acı’ olarak çarpmaktan geri durmayacaktır. Yine de bu inşaat bir özün inşa edilmesi değil, onun üstünün örtülmesidir. Dipte bir sevgi denizi dalgalanmaktadır. Gerçekler, hayatlarını tamamen yalanlar üzerine bina edenler için en acı halleriyle ortaya çıkarlar.

O halde cehennem hali özden kopuştur. Su üstüne yazılan yazının okunamaması, yaşam soluğunun manasının anlaşılamamasıdır. Varoluş özden önce gelir sözü, ‘ilk benliğin’ sözüdür. İlk benlik için gerçekten de varoluş özden önce gelir ve ilk benliğin asla bir özü yoktur(özü yoktur yok olmasına ama var olan her şeyle ilgili bir benliktir bu, o halde varoluşun özünü bulabilirsek, bu ilk benliğin ilişkili olduğu özü de bulmuş olacağız kısacası öz benliği bulacağız ve ilk benlik yanılsamasından kurtulacağız zira aslında ‘ilk benlik’ külliyen yanılsamadır). Bu ilk benlik başlı başına özgürlük alanının dışında kalır (külliyen yanılsama olduğu için). Onun için özgürlükten bahsedilemez. Zira o var olan bütün maddi etkilere açıktır. Yanılsamanın kendisidir. Onun bu derece varlığın etkilerine açık olması bizi şüphesiz bir mahkûmiyetin, bir cehennemin içerisine sokmaktadır. İmdi ilk bakışta buradan çıkış mümkün görünmemektedir. Bu cehennemi aşmak mümkün görünmemektedir. Buradaki tercih durumu, kurşun ile idam edilmekle elektrikli sandalyede idam edilmeyi seçmek arasındaki kadardır. Özgürlüğe mahkûmuz demiştir filozof. Oysa bu mahkûmiyet özgürlüğümüz zannedilmiştir. Buradan, bu mahkûmiyetten kurtulabilmemiz için doğru soruları sorabilmemiz gerekmektedir; Var olan etkilerin esiri olmayacak bir benlik mümkün müdür ya da hâlihazırda böyle bir benlik var mıdır? Özgürlük, alışkanlıklarımızın, isteklerimizin, tutkularımızın gerçekleştirilmesiyle ilgili bir durum mudur? Tutkular ve isteklerin peşinden gitmek özgürlük müdür? Ya da tam tersi, tutkuları ve istekleri dizginlemek mi özgürlüktür?

Bu eylemlerin hepsinde bir çaba vardır. Tutkular ve istekler özgürlüğümüzün merkezinde gözükür; ister onları kabul edelim, ister olumsuzlayalım. Cehennem halinin sebebi kendi özümüze, benimize hiç bakamamış olmamız, kendimizi sadece dünyasal etkilerin ve tutumların sonucu olarak görmüş olmamız, içe dönük bir bakış elde edememiş olmamızdır. Oysa bu gördüğümüz, daima değişim halindeki ‘İlk Ben’imiz, kabuğumuzdur. Onun üzerinden ele geçirdiğimiz bütün tanımlamalar ya da haller geçicidir. Bu kabuk dahi aslında öz benimizdir ama bilincimiz henüz yanılsamasını aşamamıştır. İkili görüşten, çatallı dilin dünyasından hiç çıkamamışızdır, söze mahkûm olmuşuzdur, soluk henüz idrak edilememiştir.

İnsan çocukken büründüğü şekil ve aklın, büyüyünce büründüğü şekil ve akıl tarafından garipsenen yapısıyla, benlik köksüzlüğünü açığa vurmaktadır. Filozofa varoluş özden önce gelir dedirten durum bu köksüzlüktür. İnsan zamanla bebekliğine yabancılaşmaktadır, çocukluğuna yabancılaşmaktadır ve hatta evvelsi güne, düne yabancılaşmaktadır. Kendi üzerinde taşıdığı benlikleri bir maske gibi sıyırıp atmakta, soğan gibi soyulduğunu deney imlemektedir. Soyuluşun ardından ortaya çıkan her benliğe ‘öz benliğiymiş gibi’ sarılmakta ama o benlik de bir zaman sonra diğer benlik tarafından soyulup gitmektedir. Müşahede edilen budur. O halde bir özden nasıl söz edilebilinir? Öz zaman zaman inşa edilecek ve bir zaman sonra da yıkılabilecek bir projedir denir.

Oysa bu birbirleriyle çatışma halindeki yanılsama benliklerin toplamı köksüz ‘ilk Ben’ illüzyonunu oluşturur. Bu benlik güvenilmez ve çatışma halinde, maddenin egemenliğine girmiş kabuktur. Özgürlüğe mahkûm olan bu benliktir. Çünkü mahkûmiyeti özgürlük olarak algılayan bu benliktir. Soğan gibi soyuluyor izlenimini vermekte ama kalınlığından hiçbir şey kaybetmemekte, sadece yüzeyde değişmektedir. Kalıcı olan tek yanı, maddi dünya tarafından etki altında kalmaya devam etmesidir. Fakat değişen tarafı, etkiler altında acı çekmesine sebep olur, bu derece köksüzlük özgürlük olarak algılanır ama, özgürlüğe mahkum olmak demek, bu derece bir köksüzlüğün istenilen ve beklenilen durum olmadığına işaret etmektir.

Çocukluk fotoğraflarımızda gördüğümüz şahsın bizimle ilişkisinin derecesi nedir? Bir başka insanın çocukluk fotoğrafına baktığımızda, kendi çocukluğumuzun görüntüsüyle, başkasının çocukluğunun görüntüsü, yaşanmışlığımızı bilincimize kaydedebilmiş olduğumuz noktanın evveline göre aynı değerde.

Hatta soyduğumuz kabuğun, başkasında şimdi gördüğümüz benliğin benzeri olduğuna ne çok kereler yemin edebilecek hallerle muhatap olmuşuzdur.

Çocukluğumuza bir imge, simge vasıtasıyla dışarıdan bakarız. “Bu ‘ben’im” deriz. Ve öteki şöyle der; “o zaman ne kadar… ymışsın.” O an, siz de bir yabancıya bakar gibi fotoğrafınıza odaklanır, ötekinin size bakış açısından pek de farklı bir bakış sergileyemeden bir yorumda bulunursunuz. O sizdiniz… Peki, şimdiki siz kim?

Bir zamanlar kendi üzerinizde taşıdığınız hangi benlik gerçekten size ait olandır? Hepsi mi? Hiçbiri mi?

Doğum ve ölüm arasındaki bilinçsel ve fiziksel hal değişimi, insana ötekini kendi içerisinde barındırdığını gösteren hikmeti üzerinde taşımaktadır.

Bizim(!) üzerimizden birkaç benlik, ayrı ayrı kişilikler geçip gitmiştir. Ama bunların hepsi de kabukturlar, henüz öz benliğe ulaşılamamıştır, o yüzden bu benler, tek başlık altında ‘ilk ben’ in parçasıdırlar. Fakat insanın üzerinden birkaç benliğin, ayrı ayrı kişiliklerin geçmiş olduğu gerçeği, müthiş bir keşif yapmamıza olanak verir: insan kuvve olarak insanlıktır(daha sonra göreceğimiz gibi, aslında onun çok daha ötesinde bir şeydir). Ama yine de bu kuvve, sadece ilk benlik üzerinden algılandığında, öz benlik saf dışı bırakıldığında pek dar çerçevede kalmaktadır. Öbür taraftan, diyebiliriz ki; fiziksel ve benliksel kılık değiştirmelerimiz, evrensel hal değişikliklerinin birer parçasıdır. Asıl sır burada yatmaktadır.

İnsanoğlunun ölüm korkusu, çoğu zaman kendi bilincini ve benliğini kaybetmenin üzerine inşa edilir. Fakat esaslı gerçek şudur ki; insanoğlu değişerek, henüz ölmeden onlarca benlik ve bilinç kaybına uğramıştır. Şu apaçıktır ki, kişinin kendi olarak sarıldığı öznellik, -beden de dâhil olmak üzere-dışsal koşulların ürünüyken, kendilik sadece yanılsama ve vehim olarak var olagelmektedir.

Bu vehim, ‘kendi’nin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Zira her benlik, bir ötekine uzanabileceğimiz özgün bir yol potansiyelidir. Başkaları cehennem görünümünde hatta kendimiz de cehennem görünümünde zuhur edebiliriz ama bu cehennem halinin neticesinde, anlarız. Ve var olan her benliğin, kendimizde içselleştirmemiz gerekli bir parçayı taşıdığını anlayabilirsek, bize içsel bir yol sunulduğunu da idrak ederiz.

Başkasında tanımımız gereken dünyalar vardır. Öteki, bizim kendi özgün deneyimler alanımızdan çıkamadığımız zamanda, başka bir deneyim metaforu olarak, ufkumuzu açar (bir yerde güneş batarken başka bir yerde doğuyordur ya); sonsuzluğu idrak etmemizde vasıta olur. Cehennem ve cennet halleri, bu idrak edişin ardından ortadan kalkarlar.

Bu bakımdan yanılsamamız ve cehennem sayesinde, hakikatin keşfi mümkün hale gelir; Bir benliğe yapışır, tamam benliğimi buldum deriz, kayıp gider. Sonra aynı şeyi bir başkası için yaparız, sonra bir başkası için derken, onlar da kayıp giderler. Sonra yanılsamayı idrak ederiz. Bu benlerin geçiciliğini iliklerimize kadar hissedebileceğimiz bir fırsat yakalarız. Ya bu benlerin her biriyizdir, ya da hiçbiri değilizdir.

Diğer yandan, deneyimlerimiz kadar varsak, deneyimlerimizi hazırlayan koşullarımız kadar da var olmamız icap eder. Öyleyse, şu an yazımı yazarken yağan kar, içerisinde bulunduğum hastalık ve daha bunun gibi binlerce etki bir araya gelerek, düşüncelerimi ve duygularımı şekillendirmektedir. Benliğimin ve öznelliğimin, var olan her şeyin ortak ürünü olduğunu söyleyebilirim. O halde; yağan kar benim, beni üzen ya da üzdüğüm arkadaşım benim, şu hastalık benim, ailem benim… Var olan benim.

Var olan her şeyin etkisine açıksam ve benlik bu etkiler alanıysa; özünde bir boşluk-genel anlamda ise hiçlik- olmalıyımdır. İşte burada, metafiziksel vasfımız ortaya çıkmaktadır. Öz benlik Hiçliktir.

Bu hiçlik nasıl bir şeydir? Kavranabilir mi? Sözcüklerle açıklanabilir mi? Varoluşçuluğun özünde bu hiçlik mi vardır?

Farklı benleri deneyimleyen ‘Biz’ ya da diğer adıyla ‘öz ben’ şüphesiz nihilistin ‘hiç’i değildir. Bu hiç, varlığı olumlayarak doğuran özdür. Bilinci vardır. Sevgi, onun bilincinin göstergesidir.

“Başlangıçta hiçbir şey yoktu, her şey ölümle, açlıkla örtülmüştü çünkü açlık ölümdür. Sonra o düşündü: ‘Bir beden edineyim.’ sonra tapınmaya başladı. Bu tapınmaktan su ortaya çıktı. ‘Tapınmaktan zevk aldım’ diye düşündü…” (Upanishadlar, Brihadaranyaka Upanishad)

Anlaşılmaktadır ki hiçlik bilinç sahibidir. Ve bu bilinç özünde ilgi yani sevgidir. İlgi olmasa, var olunamazdı. Hiçliğin içerisinden çıkan su, bir zevk halinin ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu zevk hali şüphesiz sevgidir ve bu ‘sevgi suyu’ canlılığın sebebi olacaktır.

Okunması gereken bir öz vardır çünkü yaradılış onu var edenle ilgilidir; Halake’l insâne min alak ( insanı ilgiden, taallûktan, alâkadan, yarattı) deniyor Kuran-ı kerimde (Alak suresi 2. Ayet ). Öyleyse bu ilgiyi aramak, onun peşine düşmek, onu açığa çıkarmaktır bilincimizin macerası. Öyleyse, bu ilgiyi anladığımızda yanılsamanın doğasını idrak edeceğizdir. Dr. Emoto’nun deneyi, bu ilgiyi somutlaştırarak önümüze sermiştir. Bu ilginin sevgi olduğunu, sevgi durumuna, sevgi haline geçebildiğimiz sürece, özgürlüğümüze kavuşacağımızı, çatışma durumundan çıkacağımızı batıya, o çok sevdikleri bilimsel yöntem aracılığıyla gösterivermiştir. Böylece canlılığın hiçliğin içerisinden sevgiyle zuhur ettiği deneysel yöntemle de doğrulanmıştır.

KALİ RİND—

Reklamlar

Read Full Post »