Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Uncategorized’ Category

Yankılanıyor Lokman: Yavaş yavaş delir(t)en her/bir aşkın içinden geçerken ve yaşarken; yaşamanın içinden geçerken ya da yaşamak içimizden geçerken basa basa üstümüze, tekrarlar tekrarlar tekrarlar-dan mı ibaret düşler, bir ayna gibi, hiç bozulmayan, sıkılmayan, üşenmeyen ve kaçınılmaz mı bütün bu olup biten bizim içimizde, dışımızda, düşümüzde; biz neresindeyiz bu velvelenin şu olmayan denizde? diye soruyor soruyor; soruyoruluyor…

Değerli dostum Lokman Kurucu’nun “Sürekli Portakal Kabukları” adlı şiir kitabı çıktı;

başını götünü plastik çiçeklerle kaplayan bir dünyaya Portt t .. . .

lk

Read Full Post »

kaos 1 feelozof

(aziz kedi kitabevi))) kçp olarak bilinen Kaos Çocuk Parkı (Kollektifi), şu anda hem dipten, hem görünür bir sarsıntı yaratıyor;

((sayıları pdf formatında ücretsiz edinmek isteyenler için: http://kaoscocukparkisanatedebiyat.blogspot.com/

******************kçp***********************

Ali Varol – İntiharım Tabiatımdandır / 

Müzeyyen Deniz – Seyri-s /  Onur Sakarya – Tek Tabanca / 

Soner Dayan – Rimbaud’nun Ölümü / 

Cihan Oğuz – Tanrıyla Konuşmalar / 

Ercihan Yolcu – Kuşlar ve Jiletler / 

Cezmi Ersöz – Ya Rastî Dilê Te Ketiye Tiştekî Pir Kevn /   

Altuğ Altıntaş – Miskin Kerhanesi / 

Hüseyin Emre – Sherley Verret’a Ağıt / 

Koray Demirkılıç – Çürümüş Mayın / 

Murat Yanç – Su Öğretmeliydi / 

Necati Eker – Sosyopatika / 

Ömür Can Kara – 72 Saatlik Kanama / 

Sezer Atasyas – Bazı Günler /

Lokman Kurucu – Sinek /

Köksal Erdenoğlu – Ben, Allah’ı Gördüm /

Read Full Post »

Güneş

 

Read Full Post »

 

beyne kan gitmesi gerekiyor bolca, merkezüssü orası.,., bi kaç yolu var., (((: (en az üç:)()(

Read Full Post »

Şiir kurmak, şiir yazmak, şiir söylemek… Bilmiyorum, hala var mı böyle kavramlar. Belki bir-ikisini ben uydurmuşumdur. Kimse yanlış anlamasın, postmodernizmi sevdiğim için değil, edebiyatı sevdiğim için söylüyorum bunu. Sevdiğimin özgür olmasını isterim. Ben zaten okurum. Yazmak meşakkatli şey. “O kadar güzel kitap var ki okunacak, yazmak saçma geliyor.” O taşın altına yüreğini yatırmaksa cesaret ister. İşte o zaman şiir yazan değil, şiir olursunuz. Daha artistik bir ifade kullanayım: Şiirleşirsiniz.
Lokman Kurucu’yu çok tanıdığım söylenemez. Azıcık sosyal medyadan bilirim, o kadar. Bir de bıçkın pozlarını… Biraz Yılmaz Güney, biraz Leonard Cohen havası. En çok da parmaklarının arasında sigarayla verdiği pozu sevdim. Şiirimizin Yılmaz Güney’i olur mu ki? Belki. Kim bilir…
Peki, Lokman Kurucu şiirleşenlerden midir? Soru bu. Sözgelimi, Nazım gibi, Orhan Veli, Cemal Süreya… Bir ilk kitaptan ve internet dünyasında paylaşıma sunduğu birkaç şiirinden bunu kestirebilmek mümkün müdür? Biz okurlar çoğunlukla sezgilerimizle hareket ederiz. Bazen takıntı düzeyinde kılı kırk yaran editör, eleştirmen tayfası gibi sırtımızda yumurta küfesi taşımayız. Şiirde buna ne denli gerek vardır, bu da ayrı bir tartışma konusu. Tek bildiğim, güzel şiir daha ilk dizesinden itibaren çarparsa çarpar zaten. İşte o zaman tüm nesnelliğinizi yitirirsiniz. Geriye bir tek sezgiler kalır. Bazen yetmiş yaşındaki bir şair için bile, yüzünüzde hoş bir tebessümle “ Aferin be!” diyesiniz gelir. O zaman dua edersiniz, o şair bir yerlerde karşınıza çıkmasın, onun da herkes gibi bir insan olduğunu öğrenmeyesiniz diye. Bir zamanlar şairler için şöyle bir benzetmem olmuştu. Belki biraz şiire de yakın duruyordur.
Onlar cennetten düşmüş meleklerdi
Düşerken kanatlarını kırdılar
Ve kırıldılar.
Lokman Kurucu’nun bir melek olduğunu anlamak için onunla dostluk kurmaya gerek yok. Nihayetinde, Melek-i Tavus da bir melektir. Onun şiiri sokaklarda gezer. Çoğunlukla da insan ruhunun sokaklarında. İzini sürmek zor değildir. Kanatlarından damla damla dökülen kanı görmeye gözünüz kör olmasın, kokusunu almaya burnunuz körelmesin yeter. Bazen mazgaldan içeri bakar, bazen bir apartman boşluğuna gizlenir. Kedilere süt verdiği de olur, zalim köpekleri dehlediği de. Sokaklar masum değil, Lokman bunu biliyor, şiiri de öyle. Alayına racon keser.
Kitabın kapağında nefis bir Arthur Rimbaud illüstrasyonu var. Rimbaud ancak yirmisine kadar dayanabilmiş, Lokman’sa otuzlarında hala kan döküyor. Yazık. Ah, bu yüreğimden geçti. Şairlere acırım ben. Çok adice, biliyorum, ama öyle işte. Neden mi? Çünkü onlar trajiktirler. Trajik olanda soylu bir ağırbaşlılık vardır, bunu bilirsiniz. Tıpkı şiirleşenlerin önünde saygıyla eğilmeniz gerektiğini bildiğiniz gibi.
Kurucu’nun şiiriyle ilgili teknik bir şeyler yumurtlamaya niyetim yok. Zaten buna haddim de yok. Nasıl olsa bu zor görev için gönüllü birileri çıkacaktır. Dedim ya, ben okurum. En çok da kitaba ismini veren “Sürekli Portakal Kabukları” nı. Bu şiir, kitaptaki bir başka şiire, “Portakal” a cevap niteliğinde sanki. Mayası bozuk bir mistisizm ile sembolize edilen ve zamanla despotizme dönüşen, ezen, bozan, kirleten toplumsal kontrol mekanizmalarına açılan bir kara isyan bayrağı.
Haydi oradan! Der gibi karşı saldırıya geçiyor ve şarkı başlıyor. Coşkuyu severim, şiirde daha çok. Sizin işiniz gücünüz zaten portakal kabuğu süpürmek, diyor şair. Toplumun renksizliğinden, sorgusuz-sualsiz varlığından, korkaklığından, ucuz istem ve kaygılarından şikâyet ediyor. Diğerleri hayatın çöplüğünü toplamakla meşgulken, şair acı çekiyor.
Ot ekmiyorlar
Hap satmıyorlar
Kavga etmiyorlar
Cam kırmıyorlar
Jilet kullanmıyorlar
İntihar etmiyorlar
Küfür etmiyorlar
Nefret etmiyorlar
Sürekli portakal kabukları süpürüyorlar
Bir de beyaz olmayı beceremeyince, becermeyi seçmeyince, belki de olamayınca kapkara olmayı seçmek meselesi var. İşte bu psikanaliz. Beni aşar, fakat hissiyatım şairin aşk eşeği olmaktan zevk bile aldığı yönde. Onursuz, beyaz ve aptal bir salon eşeği olmaktansa, gururlu, kara bir aşk eşeği olmayı tercih ettiği yönde.

Yah

Çooo

Aşk eşeği

Gidelim

Aynı etkiye “Haplardan” isimli şiirde de rastlıyorsunuz. Bir nevrotiğin -ki başka pek çok şiirinde de izine rastlandığı gibi- serencamı, kendini yıkıp yitirerek, yatakta kızıl bir boşalmayla birlikte, bir yanda insanı kutsayan, öte yandan narsistik bir öznel idealizme varıyor ve kişisel zamanda sert bir kırılma yaratıyor.

Ve ilk kızıllıkta, bom!

Zamanı patlatıyormuşuz

Kızıl sözcüğü, Lokman Kurucu’nun şiirinde anahtar sözcük. Sözcük bazen isyan, bazen ölüm, bazen ak gelinlik üzerine düşmüş birkaç damla masumiyeti sembolize ediyor. Sonra aynı masumiyetin yatakta şehvete dönüştüğünü, şehvetin ölüm getirdiğini ve ölüm olmadan güzel şiir yazılamayacağını anlıyorsunuz. Şair, daha ilk dizelerinde niyetini belli etmiş zaten. “Odada” şiirindeki şu dizelere dikkat:

Şehvet ölüme binene

Kuruyana dek dilim damağım

Gidip geldim

Gidip geldim

Lokman Kurucu, biraz da kendini yıkarak şiirini büyütüyor. Aynı şiirdeki son bölüm için ise, açıkçası, olmasa da olurmuş, diye düşündüm. Başka bazı şiirlerinde de rastladığım gibi, Kurucu bazen şiirini fazlasıyla kişiselleştirebiliyor.

“Piç”le başlıyor “Sürekli Portakal kabukları”, “Fısss”la bitiyor. Daha ne diyeyim. Adam deli. Başka türlüsü de olmaz bize. Delileri severiz biz. Dünyada delilerinin heykelini diken kaç millet vardır ki? Şairliğin de bir çeşit delilik olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Lokman Kurucu bir aşk adamı. Her ne kadar tam bir çılgın olsa da, yüreğine söz geçirmekte zorlanıyor. “Ahlaksız Teklif” isimli şiirinde, O’nunla evlenme düşü, ölümün gerdeğinde onu pisliğinden arındırma duygusu var. Fakat ben buna takılmayacağım. Onun meselesi daha derin. Tıpkı, tüm bu yüksek idealizme rağmen, “Pencere” şiirinde, şairin, şiir yazarak kendinden kaçtığını itiraf ettiğine şahitlik ettiğimiz gibi.

Bu pencereye bir şey söylemeli

Ya da önüne şiir örmeli

Adamlığımı güneşe tutuyor

Hadsiz!

Ölüm, Lokman Kurucu’nun şiirindeki en güçlü duygu bence. Şehvetle, marazi aşkla, bu zamana fırlatılmışlıkla, tam bir farkındalık haliyle aynı sandıkta kilitli kalmış. Kaçmak olanaksız, çünkü şair de o sandıkta. Burada, aklıma Albert Camus ve onun nicelik ahlakını önererek, Absurde’den kurtulma çabası düşüyor. Lokman da belki şiir yazarak, şiiri yaşayarak bu acıyı sağaltmaya çalışıyor.

Neyse ki “Parka Gelmece” şiiriyle, şair okuruna biraz nefes aldırıyor: Çocuksu bir aşk ve cinsellik isteği. Diğer şiirlerde sembolik okumalar yapmak olası, fakat ben bu şiirde düpedüz şeker isteyen bir fırlama gördüm.

Ya Nar? O nasıl lezzetli şiir öyle?

Sonu K ile biten bir isim bulalım demiştim sana

Şimdi neresinden gireyim ruhunun da

Kafiye olsun ruhuma. Nar!

Doksanlarda üniversite öğrencisiydim ve o yaşlardaki hemen herkes gibi benim de şiire kıyısından köşesinden azıcık bulaşmışlığım olmuştu. Bulabildiğim tüm edebiyat dergilerini karıştırır, beni ele geçirebilecek dize avına çıkardım fakat çoğu zaman derin bir hayal kırıklığı yaşardım. Zamanla egemen paradigmanın, bazı kanonik yapıların, bilerek, bilmeyerek Türkçe şiirin köküne kibrit suyu döktüğünü fark ettim. Sonra o aynı adamların “ Kimse şiir okumuyor azizim.” Teranelerini çok duydum. Şimdi seneler sonra, müsaadenizle o fikri, şiiri, ihsanı rahmetliklere bir çift Lokman Kurucu dizesiyle cevap vermek istiyorum.

 Yah!

Ben bu sokakları sevmiyorum.

 Yah!

Ben bu şiirleri sevmiyorum.

Turan Dağlı

spk

Read Full Post »

Kut Günü…

led zeppelin’den kashmirin videosunu paylaştım., üstüne de şunu yazdım: ay bu kadar okunsun isterdim., 30 yıl içinde., bu kadar., bir obua çalsa ayda., müziğini ben yaparım., ya yoksa., ya varsa., tanrı değil., tanrı sana kendini açık etmediyse ona inanmak zorunda değilsin., kut! bazen araftasın., kalbin sezmiş ama aklın direniyor., ya yoksa., ya kut varsa! var.

ardından dışarı çıktığımda bizim büyük ilan panosunda bunu gördüm., o şarkı çok özeldir., ve feelozofun 4. yılı bugün., “kut’lu oldu., .) x (.

video’nun izlenme sayısı: 13,031,289

Read Full Post »

ben allahı gördüm ön

— —

Ben Allahı Gördüm

“Ben, Allah’ı Gördüm…”

Kaos Çocuk Parkı Kolektifi tarafından basıldı ve dağıtıldı. Buradan özellikle duyurmak istedim…

— —

Read Full Post »

Older Posts »