Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ekim 2012

Sosyalleşen Ceza Hukukunda kısas yöntemi terk edilmektedir. Ölüm cezası da, kısas mantalitesinin bir sonucudur. Kimi hukukçular, işlenen cinayet ile ölüm cezası arasında aritmetik bir oran olduğunu savunmaktadır. Ancak bu savunu, iki noktada çelişkiye düşmektedir.

 

1. Kan gütme saikiyle işlenen cinayetler, suç sayılmakta, hatta bu saik ağırlaştırıcı neden olarak öngörülmektedir. Kana kan isteme düşüncesinin yasal tezahürü olan ölüm cezası ile yaşam hakkının sonlandırılması ise meşru bir ceza olarak kabul edilmektedir. Yani aynı fiil, kişi fail ise suç, devlet fail ise ceza olmaktadır.

2. Aritmetik oran konusunda ikinci çelişkiyi, Albert Camus şöyle dile getirmekte: “Öldürme ile idam arasında bir eşdeğerlilik yoktur. Birçok yasa, önceden tasarlanan suçu, sadece öfkeyle işlenmiş olan suçtan çok daha ağır hükümlere bağlamıştır. Peki ama, idam cezası hiçbir suçlunun en müthiş cinayetinin bile kabına erişemediği, önceden tasarlanan suçların başında geleni değilse nedir? Bu iki ölüm arasında bir eşdeğerlilik olması için idam cezasının, kurbanını müthiş bir ölümle ortadan kaldıracağını önceden bildirmiş ve o andan sonra onu aylarca işkence altında tutmuş bulunan bir caniyi cezalandırması gerekirdi. Böylesine müthiş bir caniye kişiler arasında rastlanmamaktadır.”

Reklamlar

Read Full Post »

Jean Paul Sartre
 
Altı ay önce, dün bile, “Ne yapacak?” diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı.
.
Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu.
.
Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime “Ne diyor? Şu anda ne diyor?” dememe engel değildi.
.
Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan Düşüş’ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı.
.
Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı’nda belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil diyordu. İnsatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu.
Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için kaçınılmazdı. Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu.
.
Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri olmakta, çağın ve Fransa’nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, her şey ortada idi. Kendisi de söylüyordu: “Eserimi bundan sonra yapacağım”. Bitti artık. Bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu.
.
İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus’nün yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir.
.
Camus’yü öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu –insanın budalaca yokluğunu- buldu. Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir.
.
Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. Gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus’nün insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız.
__ __ __ __ __ __ __ __

Read Full Post »

yerleşik olan her şeyi yıkan sarsıntılara…

 

öte yandan buzlar eridi ve artık boğulma tehlikesi içindeyiz

 

öyle korkutucu ki bazen yabani hayvanların sesi doldururken içeriyi

 

pencereyi açsam ve biraz yardım etse dedim nefesime

 

oturup ağzıyla yutup en olmadık nesneleri, bana kendi gücünü gösteren

 

insan diye anılıyorsa her seferinde, arkamda bırakıp kaçmak istedim orduyu

 

yırtılmış balık ağlarından çektiğim her neyse, ona fazlaca inanmış olacağım

 

gördüğüm manzaraların içinden geçen bir kuş varmış, kaçırmışım

 

dibini yerin ve tepesini göğün görmeyen benmişim

 

çünkü dedi bana, kendi içine düşenin yoktur kurtulası

 

taş kasabalardan birinde öğüttüğümü ağzıma dayadım

 

belki inanç

 

belki sığınma

 

belki uyduruk tüm hikâyeler

 

doyursun diye karnımı, beslediğim kuşlara öğrettim kurt taşımayı

 

yani yuvalamak için kendime aradığım yeri bulamadığımdan olsa

 

neyin yapısından çıkaracaksam o evin harcını, uzağa da baktım

 

yakına da, ki tutmadı bir yerde bağları elime aldıklarımın

 

incelmiş olanı rüzgâr da yarar ikiye, benim marifetim unutmakta

 

sırtlarında açmış tuhaf ve iri çiçeklerle geldiklerinde

 

ben çok şey umdum onlardan ve  ısırarak tepeleri

 

ağzımla tırmandığım yokuşlardan, dönerek indim

 

çünkü gördüm yükseğini yerin, duymadı kulaklarım

 

beni taşa dönüşmekten alıkoyan rüyanın peşine

 

düştüğümden olsa gerek, görmedi gözüm başka bir şey

 

kızgın bir demire doğrulttuğum derim büzüşünce anladım

 

bileğimin üstüne ısırdığım saat çok geçmeden zehirledi beni

 

sonra bir kıyıya indirdiğim kayığı itince tüm gücümle suya

 

parçalandı.

Read Full Post »

 

— — —

 

Read Full Post »

Ad.,

Külün Adı, Gülün Adı olacak yine., kül sadece adıyla vardır., gülse tanrının yüzü., 99 adı., bu da yüzü.,

9 postlu son gün:

http://pienssa.blogspot.com/2012/10/afrodit-isabel-allende.html

http://pienssa.blogspot.com/2012/10/mega-himani.html

http://pienssa.blogspot.com/2012/10/over-ka.html

http://pienssa.blogspot.com/2012/10/sunak-ke.html

http://pienssa.blogspot.com/2012/10/mutant-xy-ke.html

 

Kül ki adıyla vardır. // Şah Mansur

 

http://pienssa.blogspot.com/

pienssapienssapienssa.,., ka.,

Read Full Post »

 

beyne kan gitmesi gerekiyor bolca, merkezüssü orası.,., bi kaç yolu var., (((: (en az üç:)()(

Read Full Post »

— — —

Başımıza kağıttan taçlar getirdiler. Önlerimizde eğildiler.

Önlerimize eğildiklerinde, yükseldiğimizi sandık.

Dedik: “Kavmin başına gelen, bizim başımızadır” Dediler: “Kavmin başına gelen, bizim başımızadır.”

Dedik: “Biz yürüdüğümüz yolları unuttuk.” Dediler: “Biz yürüdüğümüz yolları unuttuk.”


Dedik: “İçinizde kalp sahibi biri varsa bizden değildir artık.” Dediler: “İçimizde kalp sahibi biri yoktur.”

Eğildiler.
Gezegen dönmeye başladı.

Read Full Post »

Older Posts »