Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Modernlik ve Yabancılaşma – Sıtkı Akın’ Category

Adorno da, modern toplumların kültür endüstrisi merkezlerinde üretilip pazara sunulan popüler kültürün insanlar üzerindeki yabancılaştırıcı etkisinden yola çıkarak, modern toplumların yaşam alanlarını eleştirel bir şekilde inceler. “Adorno, meta üretiminin analizine dayanan Marx’ın fetişizm kavramını popüler kültürün tüketimine dek genişleterek bu kültürün eleştirisini yapmaktadır. Adorno’nun popüler kültüre yönelik eleştirisi popüler kültürün ‘standartlaştırma’, görüngüsü içinde ‘başarılı tipler’ yaratma çabasında olduğudur. Standartlaştırma, ‘yalancı bireycilik’ tekniğini kullanır. Bu kültür, bireylere yalancı, özgür seçim hilesi kazandırır”(Slater, 1989:195). Adorno, modern toplumlarda sanatın her dalının toplumsal işlevlerinden ve kültürel yaşam alanlarından kopartılarak, sanatım kendine yabancılaştığını ve gerçek / somut insandan soyutlanarak uzaklaştığını ve şeyleştiğini belirtir. Ona göre popüler kültür, sanki tüketicinin kendisi için üretilmiş bilincini uyandırır ve sürekli reklam yoluyla yalancı bireyciliğe dayanan meta tüketimini yaygınlaştırır. Adorno, popüler kültürün toplumsal yaşamın bütün hücrelerine yayıldığını vurguladıktan sonra böyle bir kültürler oluşturulmuş yaşam alanlarını şu şekilde ifade eder: “Hakikatin yalan, yalanında hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi. Her açıklama, her haber, her düşünce daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize”(Adorno, 2005:111).
Adorno’ya göre modernliğin birey somutunda görünümü, bireylerin şeyleşmesi / yabancılaşması ya da ‘hiçleşmesi’dir. O, Yahudi kıyımını yaratan modernliği canavarlık olarak görmektedir. Bu konuda, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden birisi olan ‘Minima Moralia / Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar’ adlı eserinde şöyle demektedir: “ Dünya, sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelle tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir”(Adorno, 2005:116).
Modern yaşamla birlikte insani ilişkilerin, metalar arası ilişkilere dönüştüğünü ifade eden Adorno’ya göre, birey de bu ruhsuz yaşamda bir ‘hiç’ konumuna gelmiştir. İnsanlığın sanayi cehennemi olan modernlikte, bireyler gittikçe bölünüyor ve yalnızlaşıyor; bölünüp yalnızlaşan bu bireyler sığınacak bir yer arıyor; ama irileşen yalnızlıklarına çözüm bulmak isteyen bu insanların sığınacak herhangi bir yerleri kalmamıştır. Modernlikte, bireylerin bedenleri de dahil olmak üzere her yer kuşatılmış bulunmaktadır. Adorno, modern toplumdaki bu kuşatılmışlığı trajik bir biçimde, yazar örneğinde şöyle ifade etmektedir: “Yazar, bir ev kurar metninde. Kâğıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp durukken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun kâh huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı… Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır”(Adorno, 2005:89-90).
Günümüz modern toplumlarını eleştiri süzgecinden geçiren bir diğer önemli düşünür, kendisini kuramsal düzeyde bir teorist ve nihilist olarak tanımlayan Jean Baudrillard’tır. Baudrillard, günümüz modern toplumlarında (kendisine göre postmodern toplumlarında) medya ve enformasyon ağlarıyla toplumların sanallaştığını ve bu durumda da gerçek ile kurmacanın yer değiştirdiğini belirtmektedir. Ona göre günümüz modern toplumlarında gerçeği önceleyen modeller olarak taklit ve imajlar toplumsal hayata egemen olmuş ve bu taklit ve imajlar da toplumu ‘hipergerçeklik’ olarak oluşturmaya başlamıştır. Toplumsal hayatta taklit ve imajların her yere yayılmasıyla birlikte toplumsalın sonunun geldiğini belirten Baudrillard, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Bugün böyle bir olaya tanık olmaktayız. Toplumsal düşüncenin parçalanması, toplumsalın içine kapanmasıyla, gölgesinin yok oluşuna tanık olmaktayız. Bu toplumsalı oluşturan ve onu üreten düşünceye karşı gerçek bir meydan okumadır. Üstelik bütün bunlar bir anda olup bitmektedir. Sanki daha önce toplumsal diye bir şey yokmuş gibi. Bu bir gelişme ya da devrime benzemekten çok, bir felakete benzeyen bir çöküştür. Bir toplumsal krizden çok, ürettiği düzenin emilişine benzemektedir. Çökmekte olan toplumsal için taze kan yerine geçen (deliler, kadınlar, uyuşturucu madde bağımlıları, suçlular vb.) marjinal kalıntılarla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu süreç artık yeniden toplumsallaştırılamaz. Toplumsal gerçeklik ve rasyonellik ilkesi, güneşin doğuşuyla yok olan hortlak gibi buharlaşıp uçmaktadır”( Baudrillard, 2003:60). Baudrillard’a göre, enformasyon ve medyanın çoğalmasıyla birlikte toplumsallık yok olmuş ve bir ‘kitle’ haline gelmiştir. Bu kitleler gerçeklerden ziyade imaj ve taklitlerle ilgilenmektedirler. Her türlü anlamın, anlamsızlıklarla yer değiştirdiğini söyleyen Baudrillard bu bağlamda kitleler üzerine şöyle demektedir: “Onlar, anlam yerine gösteri istemektedirler. Hiçbir çaba onları içeriklerin ya da kodun ciddiyetine inandırmada yeterince kandırıcı olamamıştır. Gösterge isteyen insanlara mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Oysa onlar, içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar. Yadsıdıkları şey, anlamın diyalektiğidir” (Baudrillard, 2003:17).
Kitle iletişim(sizlik) araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yaşamda ‘benzeşme, normalleşme ya da nesneleşme’ giderek yaygınlaşmıştır. Bu süreçle birlikte artık, bireylerde görülen en önemli özelliklerden birisi de, bu bireylerin taklit ve imajların peşinde koşmasıdır. Taklit ve imajların peşinde koşan bu bireyler, gerçeğe benzeyen bomboş görüntüler içinde gidip gelmektedirler. Bu süreçle beraber yaşamın bütün alanları bir gösteri / müze haline gelmektedir. Günümüz modern toplumlarının bireyleri öyle bir duruma getirilmiş ki, temel gerçeklik aracı olarak kitle iletişim araçlarını ve özelde televizyonu, görmektedir. Bu durumla beraber bireylerin gerçek ile kurgulanmış olan arasında ayrım yapma olanağı yok olmaktadır. Böylece televizyondaki imaj ve taklitleri gerçek olarak gören bu kitlenin kendisi gerçek dışı bir konuma düşmekte ve işin en vahim tarafı da bu kitlenin kendi durumundan habersiz olarak yaşamasıdır. Görsel medyanın kuşatması altında bulunduğumuz günümüz modern toplumlarında iyimser ve mutlu olmak imkânsızdır. Bu durumda yapılması gereken belki de bu karanlık tabloya öylece bakıp bu karanlıkta kaybolmaktır ya da Adorno’ya kulak vermektir: “Umutsuzluk karşısında sorumlu bir biçimde sürdürülebilecek tek felsefe, her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimleriyle düşünme çabasıdır. Kurtarılışın dünyaya saçtığı ışıktan başka ışığı yoktur bilginin; başka her şey kurgudur, tekrardır, sadece tekniktir. Perspektifler oluşturulmalı, öyle perspektifler ki dünyayı yerinden uğratsın, yadırgı kılsın, onu bütün çatlakları, kırışıklıkları, yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi sefalet ve çarpıklığıyla göstersin”(Adorno, 2005:257).

 —sıtkı akın

makalenin tamamına;

http://www.toplumvesiyaset.com/ dan ulaşabilirsiniz.

Read Full Post »