Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kuş Bakışı Bakış Kuşu – Nuri Demirci’ Category

KUŞ BAKIŞI, BAKIŞ KUŞU

Nuri DEMİRCİ

 

 

 

Kuşlar..

 

Herhalde, boyayla içli dışlı olmuş bir palet kadar renkli hepsi.


Herhalde, aralarında bazen öpüşmeyi bilenine rastlansa da, delmeye, parçalamaya, oymaya, didiklemeye, kopartıp atmaya koşullanmış gagalara sahip olmalılar.

Herhalde, parlak ya da mat, albenili ya da itici, dokunmaya çağıran ya da dokunanı korkutan tüyleri örtünmüşler.

Herhalde, dengelerini sağlayan ve bozan; özgürlüğe uçuran ve kafeslere konduran; açıldığında yükseklere uzanıp dünyaya tepeden baktıran, kapandığında dünyaya dümdüz düşüren kanatlara sahipler.

Herhalde, tutan, tutunan; yakalayan ve bırakan; bir parmağı incitmeden kavrayabilen ve bir parmağı inciteceğini bilen pençeleri var hepsinin. Ve pençelerinde, makas görmemiş tırnakları…

Herhalde, bakmayı görmeye çeviren gözleri, uzağı yakına çekmeyi beceren bakışları da var..

…. ki, işte, bir yandan bu kuşları, kafese çevirdiği gövdesinde barındıran, öte yandan bu kuşları gövdesinden kovalamaya çalışan, bu arada kafesin kapısını sımsıkı kapalı tutan, ama kuşlara kapının açık olduğunu söyleyen, kendini ve kuşlarını böyle oyalayan Betül Yazıcı, bu kuş / bakışını almış şiirlerine yerleştirmiş.


işte böyle açıldı başka ağızlar ağzımdan içeri
başka bir baş buldum kendime (boyalı kuş s:16)

Bu yüzden, kuşları hemen geçmeyelim.

Diyor ki Betül,

 

öte dünyalardan bana seslendi sanki bütün kuşlar

Ötedeki dünyayı kuşlarla birleştirerek irdelemeli, o dünyada konuşulan kuşdilinin anlamını çözmeli. Betül’ün, şiirine bu yolla ulaşabiliriz ancak.

İçimde Kirli Kuşlar ipuçlarıyla dolu.

Kesin olan bir şey var: Ölüm, önemli bir izlek olarak belirse de, hatta kitabın ilk bölümüne Ölüm Varyantı biçiminde ad olsa da, ötedeki dünyanın mistik bir anlamı yok. Kuşlar bu dünyada, bizi de içine alarak yanıbaşımızdan akıp giden sıradan günlerin içinden konuşuyor ve bu dünyanın görünen, bilinen hallerini anlatıyorlar. Söylediklerine bakılırsa, bu kuşlar hain! Gündelik işlerin arasında kaybolmuş, alışkanlıklarla biçimlenmiş hayatları didikliyorlar. Bir kalıba sıkışıp kalmış değişmeyenlerin, değişmesini istediğimiz kadar değişmesinden korktuklarımızın dilini çözmüşler, insanı anlamışlar, görülmeyenleri, görülmek istenmeyenleri konuşup duruyorlar. Sanki birer not defteri her biri, her biri birer hatırlatma cihazı. Diyorlar ki,

 

yatmak, uyumak, kalkmak

ama bunların hepsi sırayla olmak zorunda

 

/..

 

kalkıp çamaşırları katlama vakti

evin içine kendimi, zamanı kendime kilitleme vakti (ezber s:8)

 

Ya da:

 

toplanmış çamaşırlar

her şey yolunda demek ki (bazıları s:11)

Oysa ev işte. Hayalini kurduğumuz, pancuruna renk ektiğimiz, bacasına leylek, bahçesine şimşir diktiğimiz mekân.. Sığındığımız kale: parlak fayanslarına, cilalı parkelerine gözümüz gibi baktığımız, çekirdek çıtlayarak vakit öldürürken mutlu olduğumuz, kabartılmış yataklarında sırtüstü yüzdüğümüz mekân.. Öyleyse, niyedir kuşların kışkırtıcılığı:

geriye dönmektir ev

ev yavaş yavaş bir boşluğa birikmektir (s:45)

Şimdi söyleyeceğim sözün Betül Yazıcı’nın cinsiyetiyle bir ilgisi yok: Bana sorarsanız, kitap boyunca konuşan kuşların tamamı dişi. Bu kuşlar, uygun ağacı bulmuş, uygun çöpleri taşımış, bunları uygun biçimde örmüş, uygun bir karşı cinsle uyarınca çiftleşmiş, sonra kuluçkaya yatıp klasik notalara uygun cik sesleri çıkaran yavrucuklarla yuvasını şenlendirmiş, uygun normlarda kuşlar. Ne ki, bazıları, en çok konuşanları, bir sabah yanlış uyanmış ve dallarına yerleştiği ağacın eskisi gibi yapraklanmadığını, taşıdığı çöpler yüzünden gagalarının kirlendiğini, kırık yumurtaların sıvısıyla tepe tüylerinin lekelendiğini görmüş. Bunlar, özgürlüklerinin simgesi olan kanatları birden yorulan kuşlar.

 

iyiyiz diyoruz soranlara

bunda şaşıracak hiçbir şey yok

yorgunluğumuz içini döküyor (kızıldeniz s:9)

Bu yorgun, yorgunluklarını farketmiş dişi kuşlar yüzündendir ki, kadın imgesi, imgeliğinden sıyrılıp aklı karışmış bir simgeye dönüşüyor. Aklı karışıyor, çünkü hayat, kadının istediği “ev”e hiç benzemeyen bir evin duvarlarını kendi bildiğince örmeyi sürdürüyor ve kadını da evin içinde unutuyor. Ve bu hep böyle oluyor. Bu, hayatın yalanıdır. Bu aldatış ve aldanış yüzündendir ki,

 

böyle yaşıyorum ben

gözlerim sadece kendisi olan bir sözcük arıyor (bazıları s:11)

 

denecek ve eklenecektir:

 

her şeyi görüyorum; gördüğüm sen değilsin

olma! (giz s:47)

 

yetmeyecek,

ölmek yalansız yaşamsa

yaşamak yalan elbette (paradoks s:65)

 

diye sürdürülecektir.

Kuşlardan yorgun kanatlara; yorgun kanatlardan kadına; kadından, kadınlara biçilmiş dar hayatlara; birörnek hayatlardan bu hayatların söylediği yalanlara; yalanlardan, yalanların biriktiği evlere ulanan anahtar sözcükler, sonuçta üç sözcüklü bir metin bırakıyor önümüze: iç, kir, kuş. Bir insanın hal ve gidişinin özetini veren, verdiği düşünülen bir metnin bu kadar kısa olması ürkütücüdür elbette. Üstelik bu kısa özet oluşurken, hayat için tasarlanan, “tahayyül” edilen “şey”lerle gerçekleşenlerin örtüşmemesi, hatta çelişmesi, ürküntüyü korkuya dönüştürür; beklenen budur. Ama bu olmuyor. Olan şu: Belki de tarih kadar eski olan ve kadın tarihinin yaygın bir figürü sayılabilecek bir davranış biçimi seçiliyor: Kabullenmek, razı olmak, boyun eğmek..

Bu açmaza katlanmanın tek yolu, boşvermek, dalga geçmek, hayatı ti’ye almaktır:

 

beş çaylarını istediğimiz zaman içebileceğimiz bir saat

seslilerini serbest bırakabileceğimiz bir alfabe

elma ağacının kendi çiçeğini vermesi kadar basit bir şey (ezber s:8)

Evet, katlanmanın yolu budur ama, ya rahat durmayan bilinç? Ya içindeki kuşların kirini yıkama isteği?

Bilinçten ve isteklerden kaçarak avunmanın eşiğinde bekleyen başka bir anahtar sözcük, tam da burada gelir, içi, kiri, kuşu birbirine bağlar: Yalnızlık..

Kaçınılmaz sonuç:

ne yalnızlığı ne de kimseyi seviyorum (paradoks s:65)

 

ve sonucun sonucu:

 

baktıkça siliniyor yüzüm

faydası yok yere basmamın,

yalanlar!(siz s:19)

*

Betül’ün kitabında yer alan “kuş”lar, -birkaçı hariç- yumurtalarından çıktıkları ve kanat alıştırmaları yaptıkları andan başlayarak, penceremin önünden geçmeyi hiç aksatmadılar. Onları tanıyorum. Taşıdıkları imgelerin izleri camlarımda duruyor. Tek tek bildiğim, tanıdığım “kuş”lar, sonunda topluca geçti önümüzden ve ufka doğru giderlerken gökyüzüne yeni bir şair yüzü çizdiler.

Hoş geldin Betül Yazıcı.

 

Read Full Post »