Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Haziran 2012

kazım koyuncu – sezai sarıoğlu

Dili Öne Eğilmeyen Çocuk: Teşekkürler Kazım

Babası, Hopa’da bakkal ve berber Cavit Koyuncu… TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) kuruluşunda partililerle tanışıp sempatizan olan, dükkanını öğrencilerin kitap-gazete okuma yeri haline getiren, 12 Eylül’de Erzurum’da altı ay hapis yatan “okuyaşar’ babasından okuma kültürü aldı… Devrim için evden kaçan çocukların koştura koştura eve ve düzene dönerek okumaları ziyan ettiği dönemde o ‘Bunca okumamaya nasıl vakit bulabiliyorsunuz!’ diye sitem ederek okudu… Çok okudu. Bizim mahallenin çocukları arasında da yaygın olan düz okumalara rağmen çapraz okudu… Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek için okudu… Şair olamadıysa da Şair Ceketli Çocuk olarak tarihe kayıtlandı.

Yeşilistanlı çocuk…
Artvin ve Hopalı olma şansı… 12 Eylül öncesi, devrim kırmızısı siyasi sloganlarla tanıştı. Duvarlardaki devrim yazılarını heceledi, ağabeylerin, ablaların attıkları sloganları içinden-dışından tekrarladı. Gel zaman git zaman, alıntılarla büyüyerek Aleyhistanlı oldu… Tulumun sesini duyduğunda yumuşayan ninesinin Lazca masalları ile büyüdü. Bilinçaltında masalları, türküleri gizledi. Önce babasının aldığı mandolin… Sonra Almanya’dan gelen gitar…

Dili dışarıda çocuk…
‘Denizde karartı var/ Şu gelen kayık midur’ şarkısını içinden ‘kayık’ yerine ‘devrim’ diyerek okudu. Şarkılarını Laz fıkrası sananlara, ‘dilde zorla iskan olmayacağını’, dilin resmi tarihlerden uzun süreceğini ısrar ve inatla anlattı… Dilini ve şarkılarını geriye çekmedi. Dili bir karış devrim çocuk…

Trabzonsporlu çocuk…
Bu tutku onun Aşil topuğu, zayıf yanı. Ama bir o kadar da heyecanı… Haydi, en asimiz ve aksimiz Can Yücel gibi söyleyelim; Haylican’ı… Heylican’ı… Tarihe şerh düşelim; Trabzonlular da Trabzonsporlular da onu hak edemedi. Bu hak etme hikâyesi belki de devrime kaldı. Hep ceza sahasına girdi, diliyle şut attı. Türküleriyle kale direğinin tozunu aldı. Devrimci olarak teke-tek döğüşte ırkçıların tozunu attırdı… Ne var ki… Bir aşk çekti ama karşı ki milliyetçiler/ırkçılar yıkılmadı. Şimdilik… Bir Trabzonspor şarkısı yazmak istediyse de ‘sanculu künlerune’ rast geldi. Rivayet muhtelif; ona göre Lazlar futbol oynamaya başladığında horonun güzelliği, dağların soluğu, Fırtına Deresi’nin koşturarak akışı devreye girer… ‘Bu sene olmadı bir dahaki sene kesin şampiyonuz. Ben göremem ama…’ demişti bir keresinde. Dil bilmez bir Gürcü olarak ‘Devrim yine seneye, bir başka bahara kaldı!’, diye takılırdım ona… Gülerdi… Güzel gülerdi. Can Yücel gibi söylersek ‘sâdâ, aksi sâdâ’ çocuk. Horon teper gibi şarkı söylemek, belki de onun sırrı buydu. Devrim bir horon tepmek işidir zaten… Şarkılarının özeti; devrim, aşk ve doğaydı…

Diline biber yerine devrim süren çocuk…
Günün birinde o da her sosyalist, her muhalif gibi polise düştü. Polisin biri herkese yapılan numarayı ona da yaptı, ‘Biz her şeyi biliyoruz ama bir de senden dinleyelim’ dedi. Sesini çıkarmadı, dilini geriye, en geriye çekti. Üniversiteliydi siyasi şubede sorgudaydı. Bunun üzerine bir başka sorgucu, Lazca, ‘Seninle Lazca konuşalım, daha iyi anlaşırız’ diye ağzından laf almaya çalışınca, bilinçaltındaki Lazca birden bilinç üstüne çıktı. Şaşırdı. Dilini iyice geriye çekti. Ama tarihin ironisi şu ki, Lazcayı polis sayesinde biraz daha ilerletti.

Viya çocuk…
‘Viya’, Karadeniz dalgalarında yüzükoyun kendini suyun akışına bırakarak yüzmek, kaymak demektir… Bir tür su/deniz oyunu… Kazım, ömrü boyunca devrim viyası yaptı sularda, şarkılarda… Devrime varmak için, viya, vira, viva diyerek kendini saldı sulara… Viya çocuk… Karadenizli olup da ‘viya’ yapmayan çocuk yoktur. Gözü ve gönlü pek çocuk… Yüzme bilmeden viya yapanlardan. Sahil yolu yağmasıyla denizin bitirilmesine isyan etti… Denizi, viya’yı, viva’yı geri istedi. ‘Viya’ şarkısı tüm öfkesinin özetidir.

Viva çocuk…
Devrimci çocuk… O; ‘Hayatım boyunca rockçılık ve devrimcilik neyi gerektiriyorsa ona göre yaşadım’ diyorsa bize ‘yakışır’ demek düşer. Devrimciliği, şarkıları, türküleri üstüne başına yakıştırdı.

Sol duyu çocuk…
O, ‘Müzisyenim, ondan sonra Karadenizliyim, ama hepsinden önce bir devrimciyim’ diyorsa bize, iki, üç daha fazla yakışır demek düşer… Onun için, ‘Karadeniz’in hırçın bir dalgası’ dendi, doğrudur. Biz devrimciyi de ekleyelim. Popülarite onu hep rahatsız etti. Bizim mahallenin çocuğu olmayı unutmadı, mahalleyi terk edip devlet mahallesine taşınmadı.

Sınırsız çocuk…
Kıbrıslı şair Mehmet Yaşın’ın, ‘Sınırları aşabilene derler sevgili/ Ne eksik ne fazla iken uçamazsınız’ dizelerindeki gibi sınırlara sinirlenen sınırsız çocuk… ‘Elimde olsaydı sınırları kaldırırdım’ demesi ütopyasına dahildir. Dünya görüşü sınır aşırı, enternasyonal olsa da, kültürel miras olan her türlü etnik müziğe ilgi duydu. O, ‘Kızılderili ve Afgan otantik ezgilerini çok beğeniyorum. Kürt türkülerini de severim’ diyorsa bize, ‘yakışır’ demek düşer.

Şiir ceketli çocuk…
Bir sihir yarattı etrafında… Bu iklim aslında şimdilerde, isimlerini sayamayacağım Kürt, Türk ve başka kavimlerden yaşıtlarının şiirde, sinemada, müzikte, tiyatroda oluşturdukları bir muhalif kuşağın iklimidir… Şairin, ‘Belki şehre bir film gelir/ Bir güzel orman olur yazılarda/ İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse’ dizelerinden el alarak şunu söyleyebilirim. İstanbul’a bir Laz çocuk gelir, iklim değişir, aşkdeniz olur, devrim(ci) olur… Diğer kavimlerden çocuklarla sesini, ayaklarını, düşlerini birleştirir ve hep birlikte Kavimler Kapısı olurlar…

Terkisinde devrim siyasalı terk eden çocuk…
Düşleri için okulu terk eden çocuk… Eskiden siyasal bilgiler fakülteleri devrim ve devrimcilik için terk edilirdi. Çünkü devrim yakın bir ihtimaldi, düşlerimizde cimri olmadığımız yıllardı. Devrimci Kazım, 1989’de girdiği İstanbul Siyasalı iki yıl sonra müzik durumundan terk etti. Devrimin yenildiği yıllardı… Arkadaşlarıyla dünyanın ilk ve tek Lazca Rock müzik grubu Zuğaşi Berepe’yi (Denizin Çocukları) kurmaları denize kayıtlı olmalarıyla da ilgilidir. Denizin Çocukları’ndan Kazım’ı, o yıllarda tanımıştım. Sonra mitinglerde, kayıplar için cumartesi oturmalarında sık karşılaştık…
Zuğaşi Berepe 1993 yılında Rize-Pazar’da görücüye çıkarak ezber bozdu. Lazlar, Gürcüler, Hemşinliler yani deli dolu Karadenizliler kemençe yerine gitar çalan bu uzun saçlı küpeli gençleri biraz yadırgadı. Çok geçmeden tulum ve kemençeyi de müziklerine katan asi ve aksi çocuklarla Karadenizliler barıştı. Sonrası mı? Sonrası rockun getirdiği devrim… ‘Va Mişkunan’, ‘Bilmiyoruz’ albümü tüm hırçınlığının ve isyanının delilidir. ‘İgzas’ (Yürüyorlar) albümü Lazca ve Hemşince dillerinin unutulmaması için acil eylem çağrısıdır… Dilden bilenlere elbette, dillerin bedduasını almak istemeyenlere elbette… Genelde tüm dillerin özgürleşmesi özelde Lazcanın unutulmaması için açıkça tavır koydu. ‘Viya!’da Laz halk ezgilerinin en güzellerini bir araya getirdi. Albüm Doğu Karadeniz’in müzikal, diyalektik bir alaşımı gibiydi… Delta müzik… Her parçada yaşamdan, dağlardan, denizden, insandan ama en çokta aşktan bahsediyordu. Hüzünlü bir aşk parçası olan ‘Didou Nana’yı Megrelce, Lazca ve Gürcüce söylemesi politik tavrının deliliydi… Teşhisçi… Kapitalizmi hem teşhis hem de teşhir etti. ‘Türkiye’de hiç radyasyon olmasa da sistemin kendisi yeter zaten. Beni radyasyon değil Türkiye’deki sistem kanser etti’ cümlesiyle tarihe not düştü…

26 Nisan 1986 Çernobil nükleer felaketinden sonra radyasyonlu bulutlar uçtu uçtu… Ve uç insanların yaşadığı Karadenize de kondu. ‘En büyük fobilerimden biri’ dediği kanser, seri konserleri sırasında uç çocuk Kazım’ın a(şk)kciğerinde peydahlandı. A(ş)kciğerine kanser yapıştı… Zorun sıratında, ölümün arifesinde ‘…Şimdiye kadar verdiğim bütün mücadele ve rahatsızlık için kimseden özür dilemiyorum ve yaptığım her şeyden de gurur duyuyorum. Bundan sonra da hayatım ve sağlığım nere giderse gitsin daha da gıcık, illet, muhalif, deli bir herif olmaya devam edeceğim…’ diyerek dik durdu. Sürç-i lisan etmedi…

Çav Bella çocuk…
Can Yücel’in ‘Nasıl da kuşatıyoruz Emperyalizm akrebini! Ve etrafında, ÇA-ÇA- ÇA değil, yeni bir ateş dansı başlıyor: Çe-Çe-Çe diye…’ dizelerinden el alarak sahnede Che, Che, Che, diye horon tepti. Devrim(ci)in dik horonuydu… ‘Ernesto’ bestesi delildir… Annesinin yalancısıyız, çay toplamada birinci… Çay Bella çocuk….

Türküleri ve yaşamı emanet çocuk…
Milliyetçilerin, ırkçıların onun şarkılarını Karadenizlilik üzerinden dinlemeleri bir çarpıklık olarak hala sürüyorsa bizim mahalle buna itiraz etmeli. Ergenekon dişleri çıkmış ırkçı-faşist tarihin marangoz hatası bazı Karadenizli ‘sanatçılar’ onun ismini cümle içinde kullanıyorsa buna isyan etmeli. Lazlar Hopa, Pazar, Arhavi, Fındıklı ve Ardeşen’de yaşar. Lazcada ev ‘Oxohori’ demektir ve kadın anlamına gelen ‘oxho’dan türemiştir. Söz anneden açılmışken, Kazım’ın annesinin cümlesiyle söylersek, ‘Yüksek bir adam’ olsun diye bir doktorun adı verildi ona. ‘O da çok yüksek bir insan oldu…’ Öğretmeni babasına ‘İşime karışma, Kazım çocuk değil adamdır’ diyerek adam olacak çocuğu edasından işaretledi. Yaşlı insanlarla konuşmaya severek büyüdü. Bazen hızını alamayıp yaşlı ağaçlarla da konuştu. Yaşlı sularla da… Her daim kıssadan hisseli bilgeliklerin, bilgelerin izini sürdü. Babaannesinden atma türküler, karşı beri türküleri öğrendi. Bir tür doğaçlama makamıydı bu. Daha sonra rockta işine yaradı…

Soru çocuk…
Ben annesinin yalancısıyım, hepsorançocukoldu… Büyüdükçe, Sosyalizm ve Devrimcilikle tanıştıkça, tarihin emri siyasetin kavliyle ‘cevap çocuk’ da olacak. Ama cevap anahtarı, allame hiç olmayacak. Çünkü dilinin altı, dilinin ucu sorularla dolu… Sol anahtarı müzikhal çocuk…. Muzipliği Lazlığından kinaye…
Kardeşi Niyazi küçükken Kazım diyemez ‘kaki, kaki’, diye çağırırdı. İsmi o yüzden ‘Kaki’ kaldı. Ona ‘Dina kaki’ ismi kardeşi Niyazi’den armağan. Düşleri gibi uzun… Arkadaşının biri ona günün birinde ‘Kazım’ım’ diyeceğine dili sürçerek ‘Lazan’ım’ demişti. Dağları sürç-i lisan sanmayan, dilleri sürç-i dağ sanmayan tarih bilinçli çocuk…

Gülüşleri uzun çocuk….
2004… Hopa’da bir pastane. Yağmur horon teper gibi yağıyor. Kazım, Lazcanın kurtarılması için öneri yapıyor: ‘Dünyaca tanınmış on sanatçıya birer tane Lazca şarkı okuttuğumuzu düşün. Ancak böyle işler çıkararak yok oluşun önüne geçebiliriz…’ diyor. Hem devrimci, hem müzisyen, hem Laz, hem de uzun saçlı, hem de aşık… Yakışıklı sesi var, azıcık boydan uzun… Düşleri gibi, saçları gibi, gülüşleri gibi uzun…

En ilk ne zaman görmüştüm Kazım’ı…Sanırım bir şarkıya Lazca aşı yapıyordu… En son ne zaman görmüştüm Kazım’ı… 25 Haziran 2005 günü 33 yaşında doğanın kucağına yatıya uğurlarken… ‘İlk gözyaşının tarihini bulmuşum’ gibi ağladığımı hatırlıyorum. Ve şimdi sözün burasında Can Yücel’i doğanın kucağına yatıya verdiğimizde torunu Alibey’in ninesine sorduğu ‘Dedemi nereye ektiniz?’ sorusunu bir kez daha birbirimize soralım… Sahi, biz Deniz’in Çocuklarından Kazım’ı nereye ektik?

Daha önce söylendi, biz de koro ve solo tekrarlayalım:
‘Aşkva him n3aşa kextu. Him guri şkunis skudasere him lazepe şkala ort asere…’ (O, artık göğe yükseldi. Sesi, bizim sesimizde devam edecek…)

Sezai Sarıoğlu

 

Reklamlar

Read Full Post »

Digma…

münakaşa yaratmak için yazmıyorum,,, elif şafak aşk ismini kullandı,,, dünyanın en büyük şaheseri olsa bile,,, bu isim kullanılmaz,,, işçi partisi türk solu ismini kullanıyor,,, bu isim kullanılmaz,,, siyasi partiler kanununda türk bayrağı kullanılamayacağına dair bir madde vardır,,, bunun bir mantığı vardır,,, hiç bir kişi ya da kurum, politik görüşünü belirtmek için bu sembolü kullanamaz,,, çok basit bir sebeple,,, bu herkesin,,, senin değil ki,,, senin kadar bana da ait,,, bu mesele tartışmaya açık değildir,,, her hangi parçalı bir zihniyet bütünü temsil edemeyeceği için paradigmadır,,, hatırlatayım,,,

Read Full Post »

24Haziran2012 içimdebirşeykıpırdadı
sesyokdiyebenbildimbirtek
kıpırdayanşeynasılanlatılır

eksik bıraktığımı tamamlayan gün bana dahil edilmiş
etimden sıyırıp kalbimi, bir yola girmem beklenmiş
bir meyve ki koparılınca meyve, öteki türlü ağaca dahil
kemiklerimi alıp boynumdan çıkarsak ben neye dahil
böyle ötesinde ve içinde
kasvetli neşe diye bir şey var, tüm benliğimle sardığım
yani kurtu büyüten koza yırtılırmış filan

gözünü yuman sanma ki içe döner, fırıl fırıl rüya
gözünü açan sanma ki dışa döner, kafesten bir dünya
insan önce kendi evini bağışlamalı
kafanda bir balık seli, başkasına ev olunur
haddime düşer söylemek, yuva dediğin hakikat
hiç durmadan aynı yerine söver senin
ki tekamülündür seni parçalayan

ben madenime indim, sen göğüne çıktın
hayvanlığımdan kurtulmadım elbet
eh daha ne kılıklara gireceğiz birlikte
çatlayan kendi ruhun ve çok inandığın nesne
kalbinle tuttuğundan başkası değil
yani şu gemi meselesi çok yer tuttu ömrümde
tahta yol alır mıymış deme, suyun kudretinden çok
boğulmayana gönül bağlamak
filan
aşk.

saçmaşeylerbunlar

her ne bağ koptuysa
daha hızlı yol alınmadı mı
havalanan
ben
im.

(benimsendegördüğümkusursuzeşya
içimdekisıkıntıhavayabenzerbirşey)

 

Read Full Post »

Nadja…

Kimim ben? Pek yapmadığım bir şey ama bir atasözüne göndermede bulunabilirim: Gerçekten de, her şey, dönüp dolaşıp şuna varır: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. 
 
İtiraf etmeliyim ki bu ifade kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. 
 
Bu ifade söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki, neysem o olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. 
 
Bu anlamda, biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel tezahürü olarak algıladığım şeylerin, az çok kesinleşmiş tezahürlerin, aslında, bu yaşamın sınırları içinde, hakiki alanını hiç mi hiç tanımadığım bir faaliyette cereyan ettiğini anlatmak istemektedir bana. Zamansal ve yersel kimi olasılıklara körü körüne boyun eğmesi ve dış görünüşü gibi ortak kabul gören bazı yanlarıyla “hayalet”e dair kafamdaki temsili imge, benim için, her şeyden önce, ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının sonlu imgesiyle eşdeğerdedir. 
 
 
 
Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gereken şeyi tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. 
 
Bana dair bu bakış açısı, benim kendi içimdeki varlığımı önceden kabullendiği ölçüde bana yanlış geliyor; düşüncemin tamamlanmış, dolayısıyla zaman içinde oluşması için hiç bir neden olmayan bir şeklini, önceki bir düzleme keyfi olarak yerleştirdikçe, ve bu aynı zamanın içine, telafi edilemez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesini kattıkça, bu bakış bana yanlış geliyor, bunun ahlaki temelden yoksunluğu, bence, tartışma götürmez biçimde açıktır. Önemli olan şu ki, bu fani dünyada, kendi içimde yavaş yavaş keşfettiğim özel beceriler, bana özgü olmakla birlikte bana verilmiş olmayan genel bir beceriyi arayışımda beni asla avutmaz. 
 
Kendimde gördüğüm her türlü beğeninin, kendimde hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, maruz kaldığım cazibelerin, başımdan geçen ve yalnızca benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken seyrettiğim bir sürü hareketin, yalnızca ve yalnızca benim hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlar karşısında, beni onlardan ayıran şeyin nerden kaynaklandığını değilse de, neden ibaret olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum. 
 
Bu dünyaya, tüm diğer insanlar arasında ne yapmaya geldiğimi, alınyazıma yanıt verebilecek, yalnızca bana özgü, ne men’em bir mesajın taşıyıcısı olduğumu gözler önüne serebilmem, bu farklılığın ne ölçüde bilincinde olduğuma bağlı değil midir?
andre breton
.
/düşünkara/yasemin şahin

Read Full Post »

7008 – anka

günün kremasını sona sakladım,,,
yaprak için rüzgar kasırga,,,
dağ için kasırga rüzgar,,,
kıvrılmadan düz gireyim,,, ben onu bükerim,,,

bir metafiziğe sahibim,,, başıma gerçekleşme ihtimali onbinde bir olan şeyler geliyor,,, peşpeşe yüz tane desem,,, bunu akıllı bir dostuma desem,,, her seferinde bana, bu onbindebir ihtimal,,, olabilir der,,, diziden bahsetsem,,, ben bugüne uyanırım,,, ve yazı-tura atarım,,, yazı gelirse yazı,,, tura gelirse tura dese,,, olabilir derim,,, 990 binde bir ihtimal,,, olabilir,,, derim,,,

de,,, hala çürümüyorum,,, bu hesapta dostum iyimser kalıyor bana göre,,, ben 1000 mesih var diyorum,,, o 7008,,,

benim başıma gelenlerin olasılığı matrixilyonda bir,,, pardon,,, matrixilyarda bir,,,

bunu bir kaç kallavi materyalist abimle paylaştım,,, metafizikte en mühim soru belli,,, sorumlu hissettim onlara karşı,,, materyalist cevap belli,,, ne meşakkat,,, herkes bildiği gibi ölür de,,, ben sorunun cevabını biliyorum,,,

ölümün sırrı ne,,, ölüm bir sır,,, ölümün sırrı bu!

bir ağaç gibi kendi tohumundan sürekli doğsan da,,, bir ışığa dönüp, zamanı durdurup sonsuz olsan da,,, bu yaşadığımız tekil bir süreç,,,
bu makul görünüyor,,,
ama dedim ya,,, bu bir gizem,,, aynı bedenle yeniden doğsak, bu ihtimal de yeteri kadar uçuk,,, uçan halımıza alabiliriz,,, cenneti ve cehennemi de,,, paralel bir evreni de,,,
krema dedim,,, bu yazı yazdığım en hafif yazı,,,
nietzsche’nin kırbaç bir yorumu var,,, yaşadığımız gerçekliğin sonsuz bir döngüde tekrar etmesi,,, böyle bir seçenekte, kaderine müdahale etmemenin ağır bir bedeli var,,,

sufiler hakikati kalpleriyle gördüler,,, onlara inanmak gerekir,,, bilmek gerekir demiyorum,,,
(pirlerinin hepsi dehadır; aşık olursunuz, bu aşkla inanmak diyorum)
ama gizem yerinde duruyor hala,,, tanrıya kavuşan sen misin,,,
dur daha bindiğin otobüs tanrıya çarpmadı (jec)
kanatlı mısın,,, sen sen misin,,, yoksa boynuzlu mu,,, o sen sen misin,,,
bilimsel olarak,,, sen bir özne değilsin,,,
özne olmak için tanrı olman gerekir,,,
kategorik olarak bu böyle,,, alegorik olarak değil,,,

amin.

Read Full Post »

Unutmak…

ne var bunda dedi,,, 5 yıl beni unutamamışsın,,,

157 milyon saniye dedim,,, küsuratı da var,,,

 

ke—

Read Full Post »

Yol…

-Bir ormanda yangın çıktığında önce hepsi o yöne doğru koştu. Durdum, izledim. Bana doğru yolun o yön olduğunu anlattılar. Ben bu yönden gittim. Kimse yoktu. Kimsenin bilmediği bir yol da yoldur nihayetinde dedim. Sonunda çıkmıştım.
– Ya onlar?
– Onlar yalnız değildi ve yollarının önünde koca bir kaplan koşuyordu. Yolu açıyordu. Ama kördü kaplan. Ormanın ateşinden aldığı acıyla en önde koşuyordu sadece. Herkesin kendi yolu ve çıkışı, kaçışı, sığınışı ve duruşu olmalıdır.
– Peki nereye vardılar, sen nereye vardın?
– Vardığımız yerden çok aldığımız yol önemli aslında. Sana anlatmaya çalıştığım da bu… Ya kör kaplanın yolundan gidersin, dümdüz ve öylesine kolay ya da kendi yolundan. Alemde gördüklerim benden saçılanlardır. Kendi yolundan göreceklerindir seni vareden, vardığın yer değil.
– Yola ne vereceğim peki?
– Ben sahip olduğumu vermiyorum. Çünkü bu sınırlıdır. Sahip olduklarım kendi içinde de benden ayrıdır. Bense kendimden veriyorum. Kaynağından… İnsan, bir tek kendinden verdiği zaman çok şey verir. Bu sebeptendir ki paraya, eşyalara, maddelere sahip olmadım. Onları kullandım, evet; ama sahip olmadım. Verdiklerim ve verebileceklerim kendimdendir. Hiçbir şeye kaybetmekten korkacak kadar sahip, benden alınmasından ürkecek kadar ait olmadım. İnsan, verdikçe kaynağını keşfeder. Olma sebebimiz bu. Kendimi bileyim…
Sis

Read Full Post »

Older Posts »