Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Orta – ka’ Category

Orta – ka

önmeta: es,,, mola,,,

yolun ortasındayım,,, yatay yazmıyorum ben, dikey yazıyorum;

sağımdan yavaş akıyor hayat,

solumdan hızlı,,,

istanbuldayım. istanbulun ortasındayım.

playlistte friday to sunday setinden kestiğim çok beğendiğim, yeni keşfettiğim bir şarkı var, snake cedric, snake’le allahı arapça yerleştirdim bloga, yılan gibi, parçayı koyduğum gün; cedric var, e chen de var demek bu,,, snake chen,,, ondan esinlenerek nisan ayında planladığım bir friday day to sunday var, bunun için düşündüğüm tarihe baktım, metam sağlam cumaya denk geliyor,,, 13. cuma hem de,,, metam sağlam, elimde bir uğur var, uğur da olur, uğursuz ya, uğurlu olur,,, bir otuz, bir yirmi yıllık dostluk lütfuna, hayatın lütfuna, elli yıllık şarap niyetine, tadına; iki asır toplarım o geceye sadece istanbuldan (hedefimin sayısal kısmı:)

son yedi yıl mükemmel bir tekbenci olarak yaşadım, bir tekbencinin fantezisi olabilecek, bir persona computera olarak ses ettin mi yüzlerce kişinin duyabileceği bir odada, bir bozkır kurdu olmuştum,

-artistik değil, damardan, ızdırab mabedimde yalnız kalacak lüksü verdi bana hayat,,, diğer türlü işler daha kolay olmuyor,,, saçmalamayın,,, daha zor oluyor,,, damardan hard life,,, neslihan bozkırkurdunu sendrom olarak yazdığında bunun için şaşırmıştım,,,

(((hayatımın kırılmasıyla çakışan kitap bozkırkurduydu, hermann hesse’i severek okurdum,,, ruhu ele alırdı,,, bozkır ne kadar enginse, ruh da o kadar engin, gece ne kadar derinse, ruh da o kadar derin, çok hafif de gülümseyebilir, o kadar derin,,, bir tür yalnızlığı da gerekseyerek sanki,,, nihayetinde tefekkür değil miydi o yazın -bozkır kurdu, siddharta, boncuk oyunu, narziss und goldmund, çarklar arasında, gençlik güzel şey,,, düşünme haliyle damardan ilgili,,, (bu, diyaloğu dışlamıyor),,, yalnız için: dahası,,, varlığını olumluyor da,,, ama bir noktada bir talebin ifadesi sanki, yalnızı talep eden hayat, yalnızın hayatını talep ediyor,,, böyle bir olumsuzlama basit bir karmaşa yaratmaz,,, aklımızın kestiği kadarıyla biricik bir hayattan bahsediyoruz,,, sonuç olarak o kadar “düşünmeyi”, “sorgulamayı” da kritize etmesine rağmen bende daha ilkgençliğimde olumlayan duygular uyandırması etkisini gösteriyor,,, kelimelerin kurduğu ve anlattığı bir gerçek,,, insan tekinde,,, fantezi değil yani,,, hayatın yarısı kelimelerdir,,, bilincin yarısı kelimelerdir,,, şimdi fazlasını da görüyorum,,, tam da hayata yakışacak olan şeyi,,, bir serüveni,,, bir romancı, bir ruh anlatıcısı, sonsuz olası şekil ve biçim ve olası doğruluklar bir tarafa, anlatıda bir güzellik keşfeder,,, anlatı var olur,,, gerçek mi vardır,,, bir de kafamızda mı vardır,,, 

insan konağını ya cennete, ya cehenneme kurar; budur da,,,

kalabalık kalabalığa düştükçe kıyılarda yaşar,,, ateşler gözlerini, tenlerini yalar geçer, kıyının diğer ucundakinin burnuna da hanımeli kokusu gelir, bahar dilinin ucuna gelir,,, balı emen az olur,,, hanımelini şundan seviyorum,,, o muhteşem kokusu bir sanat,,, bu ayrı,,, o az ve hafif tatlı bal,,, neden en güzel, en değerli baldır,,, neden sevgilinin dudağındaki baldır .):)

gerçeği yazmak istiyorum, gerçek olduğu için,,,

cennete ve cehenneme; düşülen kuyular, açılan kapılar, tırmanılan zirveler var,,,

kurgular,,, izlenimler,,, olasılıklar,,, paranoyalar,,, günahlar,,, özgürlükler,,, sınırlar,,, ihlaller,,,

hakaret,,,

kuşbeyinliysen, kuşbeyinlisin,,,

kuşbeyinli taklidi yapıyosan, ben ateşle suya, kuzenin ikizlerine kuş taklidi yaptım, beyinsel olarak da yaptım heralde, hem dokunacak merak uyandırdım, hem inceden bir tırsıntı,,, içimizde bir kuşun psişik bir tortusu yok mudur,,, bence vardır,,, ka: mısırda bedeni kuş kılığında terkeden psişik tortu,,, firavunun beyni desen kat kat,,, alt katlara çok komşu uğramış,,, kurt uğramış, kuş uğramış,,, biyolojik gerçek şu,,, kuşlar bile öğrenebiliyor,,, kuşbeyinliler bile öğrenebiliyor .):)

ego,,, egoyu salt psikolojiye ait bir şey olarak görmemek gerek,,, toplumsal yerden kaynaklanan ve sahiplenen, korunan kurumlar,,, kimi için aile,,, ya da meslek,,, sağlam bir politik görüş,,, şiir, sanat, bilim,,, ego burada daha nötr anlamıyla “ben”in bu kurumlarla kuvvetli temasıdır,,, mülk edinmektir,,, xöyle açımlayayım, ortada bu kurumun bireysel objektif temsili yoktur, subjektif bir bağla, “ben”in angaje edildiği bir bağla ilgilidir,,, ego eleştirileri, pozitif fıtratın olgunlaştığında süperegoya dönüştüğünü savlarlar, batı psikolojisinde yetişkin sorumlulukları, doğu psikolojisinde kamil olma,,, ancak gündelik hayatın gerçekliğinde bu ideal durumların yanında gözetilmesi gereken ince bir husus var,,, negatifin sınırının korunması,,, ahlakta da pozitif sorumluluk gönüllü doğar, ya da sorumlu olduğun ölçüde doğar,,, negatif sınır ise yükümlülüktür, ihlal edilemez,,, konfüçyus geleneksel bir tanımla hatta evrensel bir tanımla sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma diyerek belirledi bu sınırı,,, realize edersek aklibaliğ bir insanın uyacağı rahat idrak edilebilecek bazı normlardır bunlar,,, aklibaliğ bir insan derken bunu bir zamansallığa oturtuyorum,,, bugün için özgürlük normlarını içermesi gerektiğinin altını çizmeliyim,,, başıboşluktan bahsetmiyorum,,, bireyden insana geliştirilmeye çalışılan homo sapiens sapiensin, o büyük yaratının, insana dair özünde özgürlük sınırları vardır,,, tersten özellikle okumak gerek,,, özgürlüğünün hiç bir hakka dayanmadan, haksız biçimde kısıtlanmaması sınırı vardır,,, doğulu bir desen katayım,,, biraz derin bakan, özgürlüğü insanla ilişkilendiren biri, bunun üzerindeki haksız kısıtlamaların şahsiyetle ve haysiyetle ilişkilendirildiğini bilir,,, evet,,, özgürlükle de metafiziğin içindeyiz,,, buraya sanırım ince bir şey ekleyebileceğim,,, şiirle ilgili güzel bir şey okumuştum “sözcükler” dergisinde,,, şiir sezgisel bir farkındalıkla yazılır,,, özü budur,,, ama analitiği bilir ve kullanır da,,, metafizik bir söylem, en basitinden ahlak da böyle bir gerçekliktir,,, aklı dışlaması korkunç saçma olur,,, analitik araçları, akıl yürütmeleri kullanır da,,,

(((mistikleri incelediğimde, ki evrene ve varlığa ilişkin esaslı sorular soran, bir din söylemi içinde buna yönelen bir akımdı ve başlangıçta çözümlemeli analizlere çok yer ve değer veren bir köke sahipti,,, sufiler sessiz kalmadılar,,, hallerinin dışında kallerinin (sözlerinin) varlığı, sorgulamayı göstermektedir bize,,, doğunun kamili bir merakla ve hayranlıkla bakmasına rağmen hakikate, buna bir analiz demekten öte bir tanıklık dedi,,, batılı entellektüelin tamamladığı yer de, analiz edebildiği kısmına gerçek -gerçeğin bir veçhesi- demek oldu,,, osho dahil ikilikte, doğu-batı ikiliğinde bir kutba çekme var,,, boynuz olduysam burada oldum,,, bunlar birbirlerini tamamlayan düşünüş biçimleri,,, oshoyu okurken biraz romantik olduğunu, insanlara bir şeyleri anımsatma sorumluluğuyla da kendi düşünüşünü bir şiire çevirdiğini anımsamak gerek,,, xunu demek istiyorum,,, tamam baş havada,,, ayakların yere bastığı yer: bunu “gündelik hayat”larımızda realize etmek,,, diğer türlü meditasyon  pop-post, placebo etkili küçük bir kaçıntı olmaktan derine inemediği için içi boşaltılmış tekniklere dönüşebiliyor, piyasada pazarlanabilen şeylere dönüşebiliyor,,, cluba git danset; ikibinyılının meditasyonu budur, sevdiğin bir müzikle danset, sallan hafiften; e kafadan medidatif; guruya bile ihtiyacı yok .):) 

kut,,, yaşayınca var olduğunu anlıyor insan,,, anlam gibi,,, deniz gibi,,, var kadar var,,,

de ja vu,,,

 

kuyu karadelik olsa belki başka bir evrene açılır, düşerken korkmayı bıraksan belki cennete,,,

kapılar yol tepmek ister, yol boyunca kapıyı nasıl çalacağını öğrenirsin,,, yanlış çalarsan şeytan açar,,, doğru çalarsan tanrı,,, bir yanlışa, bir doğru,,, 1’e ve 0’a kafan basıyor, bu adil, bu yeter,,,

zirveler desen, uçurumlar desen desen,,,

herman hesse buddhayı hatırlattı insanlara, kazancakis de isayı, ikisi de kesinlikle kaçırılmayacak romanlar,,, siddharta ve günaha son çağrı,,, buddhayla, isanın ayakları yere basıyor,,, bir filmde kırkbin yıldır ölmeyen bir insan ikisi de olmuştu, komple değil, total insan ha? o istememişti, ama etrafına toplanmışlardı,,, çarmıhtan sonra dirildiği, yaşadığı doğru o zaman bu seçenekte,,, şu anki güncel isa yorumlarından bahsedeyim, ikisi; budhha-isa aynı kişidir, bu doğrudur,,, kendini akışa bırak, benliğini teslim et,,, hayata, doğaya ve tanrıya güvenen bir bakış,,, yine de gerçek şudur; insan kendini yutacak bir akışa kendini bırakamaz, böyle yaparsa boğulur,,, bu pasifizmin bu yönden iyi değerlendirilmesi gerek,,, serbest disiplin,,, disiplin; hadi diyelim ki ontolojik anlamdaki çalışma, insanın kendini gerçekleştirmesiyle ilgili kıldığı çalışmanın bile önkoşuludur,,, istemin arzusuna emanet edilemez,,, arzu ve haz böyle bir çalışmayı taçlandırmalı elbette,,, ancak salt acı-haz ikilemiyle hareket edilemez,,, sonuca karşı bir sorumluluk da alınmıştır,,,

hayat  duraklarda uyanıp uyanıp durmak,,, durağı bilsen de yolun tekliği, bilinmeyen bir yolda bir cepten aniden çıkarak durağa varmakla aynı,,, burada 1=0,,, artistik değil,,, öyle,,,

ben hala da radikalim eylem konusunda,,, hep aklımda kolektivite var,,, bir sürü insanla iletişim kurdum aslında, ama şu facebookun da hız efektininin etkisini arttırdığı, bir bugüne sıkışma var,,, an oluyor ve eskiyor, düne dönüyor,,, facebooktaki beğen tuşuna değen tuşu diyorum ben, o akıcılıkta dokunmuyorsun ekseriya, değiyorsun,,, şu bireysel mastırbasyonlara deli oluyorum bazen,,, yazarken ve düşünürken sorumlu olmalı insan, dünyaya ciddi müdahalelerde bulunurken ciddi davranıyor, bu unutulmamalı,,, hadi bu sistem hybrid bir araba üretecekti,,, peki istanbula 5 milyon hibrid araba koyunca sorun olmayacak mı,,, bu tüketim ciddi bir delilik olarak geçebilir, müstakbel bir ağır kuşağın dilinde, söyleminde,,, geçmişe bakınca bir modernlik ülküsüyle, yani “ilerleme”yle meşru olan endüstriyel sistemin bana bıraktığı miras için bile bir küfür sallayabilirim,,, ahlakı düşünün,,, basit gerçekliğinde bırakın binlerce türün yok olmasını, tek bir türün yok olması bile külfetli,,, açıkça saygısızca,,,

gelecek sorunsuz değil,,, bunu anlayabiliyor musunuz,,, akış devam ediyor artarak,,, gelecek belli değil, milyonlara trajedi yaşatabilir, üçüncü dünyaya havale edilir, vicdanlar susar,,, anladın sen,,, o bile,,, bir yere kadar,,, ağırında, hafifinde ömür artıyor,,, artmasın kim diyebilir,,, 39 sınır olsun desene 39’san senden başlayalım,,, sistem hırslı ve vahşi,,, bunu ruhuna dokunanlardan anlıyorum, olası trajedileri neredeyse bir elenme olarak görüyorlar, bir gerçeklik olarak onlara dokunsa, sevdiklerine dokunsa ne kadar alt-üst olacaklar muamma,,,

bazı kuşakların, +kuşakların kaderini çizer böyle trajediler,,, sakın diğer insanların izzet-i nefisleri olmadığını zannetmeyin, işi istatistiğe dökmek ancak şımarık bir soytarılık olabilir,,, milenyumda ırakı yuttuk,,, yutturan 001 abd,,, fecii yaşandı, bazı bebek fotoları, bu blogda var, fecii, affedilmeyecek şeyler,,, bunu unutmamak gerek,,, sert bir tarih sahnesi zihnime çakıldı,,, cezayir bağımsızlık savaşında, fransız askeri olan biteni bile tam bilmeyen köylü bir genç kadını şiddetle zorluyordu,,, çocuğu da vardı,,, ve kadının gözlerinde isyan eden bir nefret vardı,,, bir insanda olması gereken!

ömür uzayacak,,, hafifinden, ağırından bir yaşlı birikimi olacak,,, bakalım ne olacak,,, yaşlanınca anlarsın,,,

ikisi de yolcuydu bu romancıların, bu figürlere varmadılar, orada kalmadılar, kazancakis belki de mevcut dinlerin, inançların cinselliği fazlaca ötelemesine de bir tepki olarak bedeni, kültüre karşı hayatı yücelten bir kahramanla koydu noktayı, aleksis zorba,,,

şöyle yazıyordu, geçen ona rastladım, buddha için erken gelmiş bir son insan diyordu, buddha basit bir tesadüfle kullanılmış bir sözcük değil burada, sufizmin başka biçimlerinde de göreceğimiz, hiçlik, ölmeden ölmek gibi bir derinliği de olan bir doktrinle yüzleşiyor kazancakis, zorbada hayatı görüyor, ve biz daha yeteri kadar öpüşmedik, yeteri kadar sevişmedik diyor,,, tarihsel an da göz önüne alınırsa, cinselliğin de ahlaksal olarak belirlenebilen ve böyle içselleştirilebilen bir etkinlik olduğu düşünülürse, dikotomide bedenin veziri olduğu düşünülürse,,, avrupa ve kuzey amerika öpüştü, sevişti artık, burası da gri, posta doğru özgürleşiyor, tabu olduğu ilginç noktalar varlığını sürdürüyor,,, hadi tutucu yerler için bir özgürlük mücadelesi desteklenebilir,,, ya da cinsel tercihinden dolayı aşağılayan ya da küçümseyen her türlü söylemin ve pratiğin karşısında olmak,,, mahremiyeti de bilmek,,, falan filan,,, buna şundan değindim, öpüşenler yok olsun değil,,, dünyayla ilgilenmek gerekiyor,,, sorumlu ve ciddi bir misyon olarak,,, en sorumlular ve benim de içinde bir birikim gördüğüm avrupa düşünüşüyle harekete geçmeli artık,,, Hey! Troyka’nın başından bahsetmiyorum, nemalanıyosan, tüketiyosan sorumlusun,,, burada yapıyorsan,,, da,,, ne çok lüks araba var,,, var yani,,, sistem orospu,,, harbiden güzel lüks yapıyorlar,,, aklı da kendine angaje etti,,, burada görülen bir şey var,,, iyimser olmak istersek bir potansiyel,,, angaje olduğu konularda ciddi ilerlemeler sağladı insan,,, bir şey daha söylemeliyim,,, bu da güzel,,, internet ve bilgisayar dünyası piyasayla ilişik olmasına rağmen, daha özgür de olabilen milyonlarca kişinin sistemi gözden geçirmesiyle, yaratmasıyla tek tek parçalar toplamı değil,,, bir koloni, bir bütün,,, benim metafiziğimde, tanrı bir karınca, bi milyon karınca,,, bir koloni,,, bu insanın bu tanrısı böyle manyak olmak zorunda,,,

bozkır kurdunu okuduktan sonra o ara yerleşik olan uyuşturucu=öcü kalıbı kafamda kırılmıştı, ödtüdeyken de uyuşturucuya başlamıştım, bizim için çemberin dışıydı, cesaret de istiyordu, delikanı cezbediyordu, insan otuzundan sonra psikolojisi için uyuşturucu ya da alkol kullanır belki, hatta kırka yakın, o yaşa kadar içer, sıçar, bir haz kültürünün parçasıdır uyuşturucu, allahaşkına bi ecstasy alıp, sevdiğiniz bi müzikle dansedin, maşukla bir mumları söndürün, noluyo dersiniz, bunu sık yaparsanız 3-5 tane atınca eski jargonla patlamazsınız, benim jargonum zaten beyniniz patlak! ara ara insanları görsem de, telefonla sık sık konuşsam da,,, kuşbakışı baksan hayatıma; tekbenci,,,

önfridaytosunday: cuma bakırköye indim, kuzenimleydim, oturduk 3-4 saat, ot içmek yarıyor bana, beynimdeki snaps karmaşası akmak için düzene giriyor, çalış komutunu alması yeterli,,, düşünsenize konuşma da bir akış değil midir, sen sadece başlamakla mükellefsin; bazen sadece bu,,, fridaytosundaye ilişik bu kuzenim de, onun hikayesini de 03-05 olarak okumuştum, kahinliğime açılan kartlarda onunla sevgilisi için bir düğün görünüyordu, sevgilisinin adı hilal, küçük hikayesini ekledi, elindeki dövme bir yüzdü, ama yirmi santim uzaktan baktığında bir hilal görünmüyor mu abi dedi,,, yes,,,

uzun süre ayaktaydım (zaten böyle hareket edebiliyorum, mesela sabahlıyorum öyle yola çıkıyorum), ama ve, güzel, ful bir uyku çektim, cumartesi konser için 7-8 kişiye haber verdim, 3 kişi buluştuk, bi kafkam, veledi küçük erken ayrıldı, lakin önce 2 saat mis sokakta sokak diye bir yerde oturduk, ta odtü zamanından arkadaşım uğur da gelmişti, keyfim çok yerindeydi, 2 bira içtim, iki çocuk müzik yapıyordu, bir gitar ve bir trampet, bi trampetle kotarmışlar işi, güzel müzik yapıyolardı, uzun zamandır ortamlara takılmıyodum, içkili bir yerin ruhunu da özlemişim, trampetçiye bir selam çakıp çıktık, orada otururken uğura başıma gelen metafiziği anlatıyodum, ilginç, ilginç demesine rağmen, haklı olarak bir materyalistin sahip olduğu algıda seçicilik ya da kaynağın akıldışılığı gibi doğru şeyler söylüyordu, hep şunu söylüyorum, metafiziğin metasını aya salla, bu fecii bi tesadüf:) bi de şunu; bi fiziğe bağlamışım: fizik güzel (doğrudan çok; güzel .) U2’dan one’ı çaldılar, bu gecenin metafiziği bu değil mi dedim uğura, bu olsun:) bu şarkıda prens olan, prenses olan bir sözcük var: eachother!

devrim de kardeşi umut da gruptaydı, bi bas, bi bongo, bi sandık, bi davul, bi trompet, bi akordiyon, bi folk gitar, bi xx, bi xy vokal,,, xx vokale kafadan aşık oldum, sahnenin hemen önündeki cumartesi ateşleri için ayrılmış küçük boşluktaydık uğurla, sahnenin önü. bolca başımı, kıçımı oynattım, yanımda 3 tane xx dansediyodu ve xx aurası yayıyolardı, sahnedeki xx e aşık olduğum için ona kırıtıyodum:) ama umut sahneden insanları göremediklerini söyledi, bi de içkileri tazelemedikleri için uyardı, çalanlar içer, sahne raconunu bilen bunu bilir dedi, e haklı da, küçük bira 7 milyondu, bu kısmını geç, zaten bizim çocuklar, hani parayı verip eğlenceyi satın aldığın bir biçimde değil, tarzları için folk denilebilir, bongo bi kaç şarkıya çok yakışmıştı, direk müziğin içinde farkediliyodu, akordiyoncu işi çözmüş, soloları güzeldi, rahat çalıyodu, davulcu için devrim deli osman dedi, tüneldekiler bilir onu, patlayan bir davul yoktu, sert vuruyordu ama müziğe can veriyordu, devrim folk gitarla akor çalıyordu, xx vokalin ekstra bir ses rengi yoktu, ama güzel bi xx vokaliydi, sahne mimikleri de sahiciydi, amatörce ruh şundan girer söyleme, amatör bir duygusal bağla sürdürür işini, bu grubun doğası da yaptıkları müzik de bu sahicilikte işte, bu güzel oldu dedim, bu müzik devrimle umutu da anlatan bi şey, anlatıyım mi, isimlerinden solcu bir aileleri oldukları belli zaten, umut diye bir çocukla devrim diye bir çocuk ne oldu; devrim üniversitede illegal grupların birine dahil oldu, bir-kaç yıl racon da ne gerektiriyorsa o şekilde devrimciydi; doksanların başıydı, yetmişlerden sonraki ikinci radikal sol dalga başlamıştı, bu dalga sadece politik anlamda değil kültürel anlamda da böyleydi, 17-18 yaşındayken old rock dinliyoduk, yetmişlerde ingiliz old rock’ının türkiyede bilindiğini, ancak doksanlardaki kadar dinlendiğini sanmıyorum, devrim o hindistanlı ve güney amerikalı gençlik söylemi içinde hindistana, nepale gitti, bu dalgadan goa trans çıktı, goa beyaz zencilerin kitabına bir kere daha yazıldı, oradan getirdiği kıyafetleri sattı, bir ara beyoğlundaki evinde sevgilisiyle beraber 9 kişiye baktığını söyledi, bir beyaz zenci, kendilerine düşkündürler, geçici aylaklık da var içimizde, seni aylak bırakabilen bir sistem de; postun huzursuzları devrimciler değil, bu aylaklar, uyumsuzlukla ilintili olacağı için sisteme muhalefette gol atabilir, herkese doğal görünen bu hayat yüksek seviyeli bir çalışma toplumuna dayanıyor, bu nitelikteki bir çalışmanın doğal bir bağ olmadığını geçiyorum, evrensel bir bağ olduğu da kuşkulu, daha doğrusu olmadığı açık, buna dokunulmama sebebi, ortodoks marxizmde de korunmuştu emeğin idealize edilmesiyle, ancak tüm 20. yy. içinde marxizm adım adım pozitivizmden tamamen kopmuştur, tüm basitçe sunulan total açıklamaların reddine genişleyerek,

devrime döneyim:)(: para pul hesabı yapmaz, müzikle düzenli ilgilendi, bi ara datçada çaldı bikaç yıl, hollandalı bir sevgilisi vardı carlinda diye, yurtdışına sık çıkıyolardı, güzel bi insandı carlinda, nasıl desem, ekşili bir hayattan değil de, daha tatlı bir hayattan gelince daha oturmuş bir iyi insan vardı karşımda, yüzü de içi de aydınlık bir insandı carlinda, açık ilişki yaşadılar, canlı, özgür bir çevre içindeydiler, bu o ikisine yakışıyordu, sonra çilli bir yari oldu, ona çok güzel bir şarkı besteledi, umut benim saplantılımın eski sevgilisi, beni kıskançlık şeytanı ısırmıştı, özgür bir kafaya sahip olmama rağmen kurtadama dönmüştüm, ay çıkar ve dönersin; buydum, umutu da gördüğüm için kıskanmıştım, sevişmiş birisi sonuçta, yüzyüze kafkamın düğününde karşılaşmıştık, bende uyandırdığı etki: sihirli şebneme dokunmuş sihirli biri. o gün ona içimde sevgi duymuştum, odada yalnızkense tüm paranoid acı köklerini uyarabiliyordu, kişiden bağımsız olarak, kafkam bana kendi radyodan topladığı müzikleri yollamıştı bi kaç cd, birinde umutun yaptığı elektronik bi parça vardı, bilgisayarda yapılmış, kendini dinleten bi şey, fena değildi, ama o gün direk rekabet duygusuyla dinlemiştim o parçayı, bir duygu uyandıktan sonra uyu lan diyince uyumuyo ki, uyanıksa da seni ele alıyor, ele geçiriyor,,, o eski aşk, o halisinasyon altı yıl sürdü, bitti,,, oh be karşımda devrimle, umut vardı,,, iki güzel çocuk:)

şebnemin arkasından pis bir dedikodu üzerine .ikmeli bir muhabbet dolanmıştı, kanuniye denk geldiğim bir günde televizyonda, haremdeki kadınla ilgili bir tehlike yaşanmıştı ve kanuni vezirine bu meselenin izahı yok demişti,,, o cümlelerin aktörlerinden biriyle karşılaştım, bu çocuk yakışıklı bi çocuktu, ama ruhu bedenine yansımış, şebeğe çevirmiş tanrı onu, o ettiği lafı hatırlamıyor bile, oysa bu benim kulağıma geldi, bundan sonrası benim için tersinemez; izahı yok! anlamadı önce, hatta bir de hamle etti, siktiri yedi kafasına, moralimi bile bozmadı, tanrı onu bana şebek olarak göstermişti zaten, bir şebek insana batar mı, batmıyor, harbiden batmıyor, sikik bi hayvanat insana niye batsın,,, hadi günahkardan değil, günahtan nefret edeyim, bir hayvanlık niye batsın, kendi çevrene gözlerinle bir daire çizer hayvanı karantinaya alırsın,,, bir kaçamağı aklıma geldi, karısı da oradaydı, arada sigara içmeye çıkmıştım, esrarlı bir sigara içtim, karşımda the fuck yazıyordu, içeri girip güzergahtan yürüdüm, karısı o güzergaha çıksaydı, tanrı yollamış diyecektim; patates kızartması yemiş gibi hissetmeyeceğine eminim,,, sağa sola bulaşan biri olmadım hiç, ama o aşk mevzuunun içinde yıllarım geçti, ilgililere ilgileri dahilinde bulaştım;

uğur odtü elektroniği bitirdi, nokia’yla, böyle bir şirkette daha çalışmış, sabit tam zamanlı çalışmadan, proje teslimli çalışmaya geçmiş, bir miktar birikim yapıp yatırım yapmış, 3-4 yıldır çalışmıyorum dedi,,, diplomaya çok ayırdedici bir unsur olarak bakmam da, böyle bölümlere giren tipler harbi zeki oluyolar, kafasını kullanabilen insanları da severim,,, dedim ya istanbulun ortasındayım, mehmet diye bir arkadaşım var, 30+20 içinden,,, o da elektroniği bitirdi, bi kaç yıl istanbul metrosunun yapımında çalıştı, odtüde bahar şenliğinde hindistandan getirdiği bol pantolonlardan satıyordu, istanbulda dükkan açtı ve harbiden güzel şeyler sattı, orta bir markaya dönüştü, çok tatlı bir adamdır, tipi de çok tatlıdır, güney amerikada bi yıl dolaştı, gittiği yerlerde şu demir tellerden hazırlanmış bilmecelerden sattı sokaklarda, ebruyla altı ay kadar süren bir aşk yaşamışlardı, ankaradaydı o zaman, bi gece onlarda kalmıştım, gece bi şey lazım olduğu için odayı tıklattım, içeri çağırdı mehmet, bi şey sordum, iç çamaşırları köşeye doğru yerdeydi, cinselliğin bir mahremiyeti var, bu belki insan olmaktan kaynaklanan saygılı da bir edim, ama şunu demek istiyorum; aşktaki cinselliğe içkin bir masumiyet var, cinselliğin ötelenmesine ve ayıplanmasına hatta aşağılanmasına karşı bu da dile gelmeli, hatta daha sık,,, aşktaki cinsellik bir öz olarak mahremiyeti taşıyor, o iki bedenin hissettikleri diğer her şeye, farklı olmasından dolayı kapalı, öyle ki bakarak-görerek çalınamayacak ölçüde,,, bunun aklımda yer etmesinin bir sebebi daha var, ebru mehmeti terketmiş, mehmet de aşk acısı çekmişti, şebnemle son demlerdeyken, benim kaybetme kıstaslarımdan biri şebnemin aşkla ilgisiydi ve o sıra bana ebrunun aşkı ölmüş diye anlatmıştı, azalmak bile değil, ölmek; şu anlamı da taşıyan: sevdiğinin seni seven olarak bir ölüm aniliğiyle ve dönülemez biçimde yok olabilmesi,,,

mehmeti de görmeyi düşünüyorum, aklımda bu bloga onun dükkanının reklamını koymak var, (ticari şeylere çok mesafeli bir insanım), bir dükkanını görmem lazım, beni güdüleyen arkadaşlık marjı, ama kıstasım harbiden güzel şeyler satması,,,

tüm bu sanal alemde, klavyenin başındaki yalnızlığınla, tek tabanca takılıp, yanlış gördüğün ne varsa bir kurşun sıkabiliyorsun, sadece facebook bile eleştirel bir beyne yeterince besin sağlıyor, aşka bitişik olarak, o acıların içinde kişisel hayatım da genişleyebilmiş bir olumsuzlamayla geçti 5 yıl kadar,,, ciddi şeyler dokundu bana ve duyarsız kalamadım, -bu hafif oldu, içimde ölümcül bir şiddet ve öfke uyandı, daha büyük bir olumsuzlama duygusu olabilir mi,,, keskinliğini göstermesi bakımından şunu yazmalıyım; I hate love; bu sözü ettim en güzel şarkımda,,,

niçenin kendini anlattığı bir orta şuydu; ödevimin olumlayan kısmını bitirdim, şimdi olumsuzlayan kısmındayım, bununla da yıkılması gereken bir söylem için etrafına bakınıyordu, müstakbel yoldaş güçlere baktı; bunu kolaçan etti, lakin yalnız kalmıştır; bu olasılığı da biliyordu zaten, dediği türden bir şey için aslında tarihsel olarak deneyimlenmiş bir kurum mevcut; devrim,,, niçeyi bu devrimin teorisinde görmek daha makul, insan tekine dair konuştuğu için, merkezi bir güçle hareket edilecek açık bir hedef yok ortada,,, tam da insan tekinin kendi içinde yapması gereken bir devrim var,,, bu bir özgürlük devrimidir,,, insanı birikimiyle yok saymaz, nitelik, soyluluk ya da yükseklik kavramlarına yabancı değildir, dürüst bir beynin sorumluluk kavramına da, nihayetinde insan tarafından yaratılmış şeyler olduğunun bilinciyle beraber,,, niçe bir aşkınlık denemesidir, varolan gerçekliğe aşkın bir müdahalede bulunabilen insan, buna zehirli bir çekicilik katan şey, kendi gerçekliğine müdahalede bulunabilmesidir, hey, kavramsal olarak bu tanrı demek,,, en kapsamlı ödev ise insan tekinde, kendinde bunu gerçekleştirmek,,, biçimsel değil, içsel olarak, gerçeğin gerçeği ve hakikatin hakikati olarak,,, biçimsel olarak anlamlı, ağaç gibi,,, kökleri doğru besinleri almalı, çiçekleri bunu kanıtlamalı,,,

insanın gerçekliği bir makine olsa bile, düşü tanrı olmak zorunda,,,

(nasıl mı,,, gerçeğin hakikati ve hakikatin gerçeği olarak,,,

(da,,, (rus.):)

(((varışlardan biri; gerçeğe gerçek olabilmek, kendine varabilmek,,, bu tamamen özgün olamaz, varlıklarına nötr bir yükümlülük olarak saygı duyacağımız “öteki”ler değil, fazlası; kendimizi “diğer”lerine borçluyuz,,, bu topraklarda borç denince bunu anımsayan tasavvuf bu gerçekten hareket ediyor, bunu hem kullanıp, hem silemeyiz, insan varlığının ahlaki ifadesi olarak “diğer”lerine borçluyuz,,,

hikayemin ortasındayım: kaderimin olumsuzlayan bölümünden dersler çıkarıp olumlayan bölümüne geçmek, -harbiden güzellikler, kafadan güzellikler görmek, biriktirmek, benden ötesini işaret ettiği için bu yorgun tekbenciyi insana açmak,,, prensesim yelken olsa, ben kuvvetli bir rüzgar olsam mesela; istem için güç yaratsam; niçe güce atıfta bulunurken bu pozitif güçten bahsediyordu; yapabilmenin, -ebilmenin koşulu olarak, bunu yozlaşmış bir iktidar söylemi olarak okuyan naziler özü ıskaladılar, niçede güç, başkalarına karşı kullanılacak, gösterilecek bir şey değildir, güç tam da kişinin kendinedir, kendi içindedir, kendiyle ilgilidir; basit psikolojik açıklamaları da sevmem, ama iktidar arayışı yani güce nesne aramak güçten çok, güçsüzlüğe işaret eder; içindeki cinsel enerjiye, bedeninin kinetiğine ve potansiyeline yabancılaşıp bunu başka bir bedende onaylatmaya benzer,,, 

hüseyinde, mecidiyeköyde diğer kafkamda kalıyorum, 30+20’nin 20 faktörü, bi koruyuculuk olsa 20 faktör korur, ben onun kokusunu, tadını seviyorum, sapık değilim, ensesini seviyorum, pazar da güzel bi pazar keyfiyle geçti onunla ve sibelle, friday to sunday oldu dedim,,, provası oldu dedim,,,

elimde derlemiş olduğum bi kitap var, hüseyin bilgi üniversitesinde çalışıyor, basarım ben dedi, 25 word belgesiydi, tek belge yapmak için oturdum gece başına, copy-paste ederken, abuk paste etti, aralıkları düzenlemek zorunda kaldım, bi iş gecesi oldu benim için ful, küçük bi kaç düzenlemeyle beraber,,, bazı sayfalarda tek cümle var, 600 sayfayı geçti kitap, pazartesi kaliyle buluşup kalinin bilgisayarına attım, kalinin iki yazısı var içinde, kırpabiliyosan kırp dedim okuduktan sonra,,,

yine kuşbaşına geleyim,,, postuz bi miktar,,, kaliyle bolca da gülerek çok güzel vakit geçirdik bir kafede, o da hoş! iki tesadüf anlattı, birinin de canını kurtarmış böyle, rüyasında sembolik olarak görmüş,,, kali de bir aşk faciasının üzerine bir blog yaptı, bulgar göçmenidir, ağırlıkla kendi yazdı, hikayelerini ince bir kitapta toplamış, bence sırf şundan çok değerli, aşk onu derviş eyledi, o yolu yürüyenlerden,,, kali hint mitolojisinde bir tanrı, hint metafiziği kullanarak da yazmıştı kali (e ismin bi tanrıysa ve bu tanrı sana göz kırpıyorsa), hintliler de 7 ölümcül günahtan haberdar, onlar bu haller için insanın ruhunu kali adlı bir maymun tanrının ele geçirdiğini söylüyorlar,,, cameronla facebooktan yazışırken, ona kaliden bahsetmiştim,,, duraksamıştı,,, öncesinde ingilizce sufiyane cümleler etmiştim sayfasında,,, sen kimsin diye sormuştu,,, sevgilisi kali diye bir çocukla gitmiş,,, böyle bir durumda da eğer kıskançlık uyanmışsa, insan o tanrının maymunu olur, hem de fecii olur; uygar bir insanın, bir erkeğin kanında uyanabilecek vahşetten bahsediyoruz, vereceği zararı bastırsa da insan, kendi gerçekliğinin evrimsel olarak kendi kanından da kaynaklandığını fecii tecrübe ediyor böylece, bir güçsüzlük ya da erk olarak algılandığı için çok ifade edilen bir duygu değil kıskançlık, lakin aramızda ve içimizde yaşayan bir duygu,,,

benimse kara ölümcül günahım ve sanırım şu anda becerebildiysem böyle bir devrim yaptım, kıskançlığı, cinsel kıskançlığı hayatımdan öteledim, hayat parçaları gerçekte neyi ifade ediyorsa bunun üzerinden düşünmek gerek, uçurumsa uçurumdur, ama değilse de değildir,,, kali de aşık olduğu kişi başka biriyle beraber olduğu için çok kıskançlık yaşamış, ardından gelen hafızi düşüşle istanbulun labirentlerinde şehvete dalmış, düşüşü ve ardından gelmeyen rahatlamayı yaşamıştı, boşluğu ve çölü, aşkın yüksek bir form olduğu ise onun dilinden, dibinden hep aktı, ideal olduğu için değil, gerçek olduğu için,,, sözcüklerine bir edeb, bir sınır kattı aşk, edebsizliğin bildiğimiz türden bir edebsizlik olmadığını göstermek istercesine o edebsizlikle de yaşadı, aldatılmanın verdiği içsel kahır ve kirlilik ise çok daha merkezdedir, ve şehvet içindeki bir hayatın cinselliğe bakışı da kırılgandır, parçalanmıştır, ucundan tiksinti bile içerir; kali uzakdoğuda bir tapınağa gittiğini anlatmıştı, sütünlar sevişen kadın ve erkeklerden yapılmış,,, cinselliğin kutsallığını ve masumiyetini o geziyle anımsamış, o gözler, o gözler! uzak gelecek belki size ama ne malum belki de sıradaki sizsiniz, aldatılmak sadece fiziki bir acı oluşturmuyor, daha vahimi çok sert, ahlakçı bir düşünceye insanı celbetmesi dil böyle kelimelere bolca hoyrat ve insanın kendini kurucu bir ilizyona, karşı-paradigmaya hapsetmesi,,, insan teki güçlü olabiliyor ama aciz de olabiliyor, bir insanı seversin ve tüm insanları seversin, bir insan güvenini zedeler ve tüm insanlara güvenin zedelenir, bu daha da inceden acıtır insanı, insanı acıtan şey daha da inceden acıtır insanı,,,

kitabın hamallığının da tanrı tarafından verilmiş bir ödev olduğunu anladım, tamam tanrım dedim, mesai istiyorsun, vericem, az önce bi kaç ciltçiye baktım, bir kağıda tek yüz basılı halde kitap, A4’e, ciltletebilirsem, orjinali tam bir kutsal kitap olacak:) sineme vermeyi düşünüyorum, okursa, ilk okuyan o olsun istiyorum, meta onu bana ruh ikizim olarak gösterdi, bu senin hikayen gibi demişti bana geçen geldiğimde, akıllı mı davranmak zorundayız demiştim, sadece vesile olması bile güzel bi şey, güzel bir insan sinem, çok kalabalık biri değilim, böyle böyle çoğalmaları seviyorum,,, o da kırklara karışmışlardan:) (:hoş! tesadüfünü tanrı hediye etmiş,,, kalemi desen sanatkâr,,,

bana gelince; hala yüzde seksen ateistim, yüzde yirmim ise agnostik olabilir ancak (brad pitt kıvamı), tam o değilim, yüzde bir inanıyorum, o bile aya uçuruyor; böyle bi şey varsa bile, nedir ne değildir hiç bi fikrim yok, ama hikayelerimdeki metafiziğin metasını atsan geriye, ilişik olarak şunlar kalıyor: devrim, aşk, kardeşlik, çocuk, mesihler, hayat, ölüm, sanat, düğün, ay, güneş, yunan tanrıları, allah ve sezar ve isa (the bests) kalıyor elimde,,,

söz ve gümüş kalıyor,

altın ve sükût

tanrı kaosun duludur, fernando pessoa bunu yazmıştı,,, yunan mitinde tüm tanrılar dahil ilksel iki şeyden doğdular; kaos ve (örtük anlamıyla ölümü de içeren) geceden,,,

yunan mitinin serüveninde birinci kuşak tanrılar olan titanları deviren ve tanrısal erki ele geçiren ikinci kuşak tanrılar vardır, zeus erki ele geçirmiş olan tanrıların başıdır,,, babası bir titan olan, zamana hükmeden kronostu,,,

bulunduğum noktada sevginin yapıcılığıyla konuşmak isteyen birisiyim, ama zeusun hikayesindeki şeyi görmek gerek, bunu kaba bir erk olarak düşününce insana dair kişisel bir ihtirasa sıkışıyor hikaye; ancak şu iki ucu unutmamak gerek, erk ona haiz olanın eline geçiyor, muktedir olanın eline geçiyor (erkin muktedire bükülmesi demek bu, tarihsel deneyimin de doğruladığı biçimde),,, bu erki kişi-kişi olarak okumazsanız, bir iktidar değil bir güç olarak okursanız, soru şu olmalı, bir şeye hükmeden böyle bir meşru güç var mı; var! kolektif alana şamil olabilmesi bakımından gerçek; bireysel alana şamil olabilmesi bakımından hakikat,,,

hayatımın ortasındayım,,,

gerçekle hakikatin ortasındayım,,,

(.(.(

mart – sultan mecidiye – istanbul

(((ankarada bir kaç paragraf ekledim, istanbulda da ekleyip silmiştim, şimdi blogun ortasında kaldı yazı, assolist değil, ve v3.1 oldu,,, blogun fiili bile şu: post,,,

Reklamlar

Read Full Post »