Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Denklemi Sen Kur – Jayne’ Category

Tünel’de oturmuş içiyorduk ve karşımdaki hatun arada bir sessizce gözyaşı döküyordu. Çok sıkılmıştım artık, ağlamaktan, ağlayanlardan ve ağlatanlardan. Yine de yapacak bir şey yoktu, gözyaşının çıkacağı varsa bir şekilde çıkıyordu işte. Bira içip oyalanıyordum. Hatun hem gözyaşı döküyor, hem gülüyordu. Aynı anda ikisini birden yapabiliyordu ve kesinlikle akıllı bir hatundu.

Kafa başı beş altı bira içip kalktık mekandan. Ben hesabı isterken bitişik masada oturan beş Ortadoğulu herif merakla bize bakıyordu. Bir süredir bizi izlediklerinin farkındaydım ama umursamıyordum. Onlar da hesap istedi hemen sonra ve onların hesabı bizimkinden önce geldi. O sırada karşımdaki hatun hüngürtülü bir ağlama seansının daha sonuna gelmişti. Üç beş dakikaya bir tekrar tekrar sarsılmaya başlıyordu omuzları. Ve rahatsız değildim onun ağlamasından, istediği şekilde bağırıp çağırabilir, bir şeyleri kırıp dökebilir ya da ona buna saldırabilirdi. Orada olma sebebim buydu: Olası zararları karşılamak ve onun yanında olmak. Pek konuşmuyor, durmadan bira içiyorduk, o ağlıyor ve sonra ikimiz birden gülüyorduk. Hepsi bu. Ve Ortadoğulu herifler gitmek üzere ayaklandıklarında içlerinden en kısa boylu olanı bana doğru eğilip:

“Have a nice evening ladies…” diye fısıldadı.

Dünyada olabilecek en ters bir yan bakışla karşılık verdim ona. Ve herif kaçarak uzaklaştı. Hiç kimsenin iyi niyetine ihtiyacım yoktu, hele bir Ortadoğulunun, asla.

Bazen tecrübelerimin kafamda yargılar oluşturmasına izin veririm. Bu, o tecrübelerle başa çıkmamı kolaylaştırır. Gardımı almamı sağlayan kötü bir yargıyla mesela, bir insanın karşısına çıkmayı severim, ama o insanın bana yargılarımda yanılıyor olduğumu göstermesini daha çok severim. O Ortadoğulunun ise bunu yapacak şansı yoktu. Yanlış zaman ve yanlış ortam…

İstiklal Caddesi’ne çıktığımızda aylak bir yürüyüş tutturduk. Hava aniden çok soğumuştu ve ertesi gün yine şişmiş bir boğazla uyanacağımı biliyordum. Takmıyordum, anlıyor musun, gerçekten de umurumda değildi hiçbir şey. Garip bir şekilde dingin hissediyordum kendimi, fırtına öncesi sessizlik diyordu içimde bir ses ve bir diğer ses saçmaladığımı ve dinginlik diye bir kelimenin bile aslında var olmadığını söylüyordu. Sonra tüm sesler kesiliyordu, aniden ve yumuşak bir şekilde. Ve geriye sadece ben kalıyordum, tümüyle sessiz ve cümlesiz bir Jayne.

Galatasaray Lisesini geçtiğimizde, cadde üzerindeki bir büfeden sosisli sandviç alıp sevgili mefisto kitapevine girdim. Bunu yapmaktan çok hoşlanıyordum, elimde bir sosisliyle kitapların arasında dolaşıp, olmadığını bildiğim kitapları aramak ve sevmediğim bir iki derginin üzerine biraz mayonez bulaştırmak, orada takılan bazı tiplerin bir cüzzamlıymışım gibi benden kaçtıklarını görmek, bir kısım insanlarınsa sevgi dolu bakışlarını üzerimde hissetmek… Bir keresinde sosisli sandviçimi bitirmiş ve mefistodan dışarı çıkmak üzere merdivenlere doğru yönelmiştim ki, bir oğlan kolumu hafifçe tutarak bana bir şeyler sormuştu. Şu cümle hangi kitaptaydı, bilmem kim önce şu kitabı mı yazdı yoksa bu kitabı mı? Falan filan. Bir robot gibi yanıtlamıştım onu. Oğlan dikkatle gözlerimin içine bakmaya çalışıyordu ve felaket rahatsız olmuştum.

“Kes artık,” diye çıkışmıştım ona, “Bildiklerimi unutmaya ihtiyacım var, hatırlamaya değil.”

“Eyvallah.” diye yanıt vermişti oğlan ve reverans yapmıştı. Çok ciddiyim yahu. Reverans, ve eyvallah…

Ve o akşam yine mefistoya girdiğimde yanımdaki hatun delirmişçesine kıkırdayarak gülüyor ve elimde tuttuğum bol mayonezli sosisliyle kitaplara gereğinden fazla yaklaştığımı düşündüğü her vakitte, “Şişşşşşttt…” diye tıslıyordu. Berbat bir sesti bu, amacı neydi ya da bir amacı var mıydı bilmem. Eğleniyorduk işte, gerisi boş. Ve aniden bir karar vermiştim, basılmış hiçbir yayını mayoneze bulamayacaktım artık. Zira o mayonezi yemem gerekiyordu, ve ortalığı bu kadar batırmak da yeterliydi… En azından şimdilik…

Ve mefistodan çıkıp yürümeye devam ettik hatunla. Garip “dinginlik” halim devam ediyordu. Meydana ulaşmamıza çok az kalmıştı. Ve tam “bak, olaysız bir akşam da geçirebiliyorum demek ki” diye düşünüyordum ki, ortada öylece dikilen bir oğlan yanıma yaklaşıp bir broşür uzattı. Ve broşürü almak için elimi uzattım.

“Eğer gidecekseniz alın.” diye şart koştu oğlan.

Tam olarak bir metre doksan iki santim boyu vardı. Hayatının uzun bir kısmını uzun boylu erkeklerle geçirmiş biri olarak söylüyorum bunu. Neyse, tabii ki oğlanın ne dediğini anlamadım.

“Ne ki bu?”

“Parti daveti.”

“Nerede?”

“Bilmem ne barda.”

“Orası neresi?”

“Şuradan gir, sola dön sağa sap vırt zırt.”

“Tamam vazgeçtim, istemem.”

“Alkol alıyor musunuz ki siz?”

“Kim?…” dememe kalmadan oğlan devam etti.

“Alkol almıyorsunuz tabii ki! Hah!”

“???”

Hayatımda ilk defa bir insan evladı, büyük bir ciddiyetle beni “alkol almamakla” suçluyordu. Önce çok komiğime gitti, güldüm. Sonra oğlanı çok gerizekalı bulduğumdan olacak, bir anda tepem attı. O sırada oğlan arkasını dönerek uzaklaşmış ve üç beş kişilik bir grubun arasına dalmıştı. Geri döndüm.

“Hey,” dedim ona, sırtına işaret parmağımla tık tık vurarak. Sert vuruşlar, tahrik edici, kimilerini çok sinirlendirir. Oğlan bir hışımla bana doğru döndü. “Ben-ce sen çok SALAKsın.”

Ve yanımdaki hatun delirmişçesine kikirdemeye başladı. Oğlansa ağzı açık, öylece bakakaldı. Yüzümü onun yüzüne doğru yaklaştırdım, ayak parmaklarımın ucunda yükselmem gerekmişti bunu yapmak için ve ne kadar yükselmem gerektiğini tam olarak biliyordum. Dudaklarım dudaklarına çok yaklaşmıştı ve yavaşça tekrarladım:

“Evet, bence sen, kesinlikle çok SALAKsın.”

Ve oğlan tamamen dudaklarıma konsantre olmuş durumdaydı. Tekrar yere bastım ve sakince arkamı dönüp yürümeye koyuldum. Aylak bir yürüyüş işte, bilirsin. Hazır ve tetikte…

Ama hiçbir şey olmadı.

Dolmuşa bindim o akşam. Sonra indim. Hava çok soğuktu. Ağır adımlarla ilerleyerek oturduğum apartmana ulaştım. Saat gece yarısını geçmişti. Çok sessizdi etraf, ve çok karanlık.

Sonra, uyumak için yatağa uzandığımda, gerizekalıları düşündüm. Bukowski onlarla ilgili enfes bir paragraf yazmıştı, bilen bilir, bilmeyen de bulup okur isterse. Bir müddet sadece tavanı izleyerek öylece yattım. Bukowski’yi düşündüm, sonra gerizekalıları… Gerizekalıları düşündüm ve sonra Bukowski’yi… Aslında çok basitti: Bukowski’yi ne kadar seviyorsam, gerizekalılardan da o kadar nefret ediyordum. Ama dünyada tek bir Bukowski ve milyarlarca gerizekalı vardı.

http://www.sokakedebiyati.net/tr/

Read Full Post »