Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ekim 2009

Sugar a

ap6du

Read Full Post »

Yaşıyorum, dedi delikanlıya, aysız ve kamp ateşsiz bir gece, hurma yerken. Ve bir şey yerken yemekten başka bir şey düşünmem, yürüdüğüm zaman da yürüyeceğim, hepsi bu. Savaşmak zorunda kalırsam, ölüm şu gün ya da bu gün gelmiş vız gelir. Çünkü ben ne geçmişte, ne de gelecekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşamayı bilirsen, mutlu bir insan olursun. Çölde hayat olduğunu, gökyüzünde yıldızlar olduğunu ve insan hayatının özünde bulunduğu için kabile muhariplerinin savaştıklarını anlayacaksın. O zaman hayat bir bayram, bir şenlik olacak, çünkü hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur.

Read Full Post »

sahip olamadığım bütün güzellikleri yok etmek istiyorum. amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyorum. ozonu yutacak kadar kloroflorokarbon pompalamak, dev çöp tankerlerinin kapaklarını açmak, karadaki petrol kuyularını boşaltmak istiyorum. yiyemeyeceğim bütün balıkları öldürmek, hiçbir zaman göremeyeceğim fransa sahillerini kirletmek istiyorum.

bütün dünyanın dibe vurmasını istiyorum.

neslini sürdürmek için cinsel ilişkiye girmeyecek olan bütün tehlike altındaki pandaların ve yaşamaktan vazgeçip karaya vuran bütün balina ve yunusların kafasının ortasına birer kurşun sıkmak istiyorum aslında.

binlerce yıldır insanoğlu bu gezegenin içine etti, kirletti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi, kullanılan her bir benzin damlasının hesabını tutmamı bekliyor.

ve nükleer atıkların, gömülen petrol tanklarının ve ben doğmadan önceki jenerasyonun boşalttığı araziler dolusu toksik atığın hesabını vermem gerekiyor.

duman solumak istiyorum.

kuşlar ve geyikler gereksiz birer lükstür ve tüm balıklar ölmelidir.

louvre müzesini yakmak istiyorum. antik yunan heykellerini çekiçle kırmak, kıçımı mona lisaya silmek istiyorum. artık bu benim dünyam.
bu benim dünyam, benim dünyam ve o antik insanların hepsi öldü.

chuck palahniuk-dövüş kulübü

Read Full Post »

Her başkaldırmanın varsaydığı değerin olumlu yanı, Scheler’in tanımladığı hınç kavramı gibi (1), tamamiyle olumsuz bir kavramla karşılaştırılırsa, daha kesin bir biçimde belirlenebilir. Gerçekten de, başkaldırma hareketi, kelimenin en güçlü anlamında bir hak isteme eyleminden daha fazla birşeydir. Scheler hıncı, çok güzel bir biçimde, sürüp giden bir güçsüzlüğün bir kendi kendini zehirlemesi, kapalı kapta kötü bir salgısı olarak tanımlamıştır. Başkaldırma, tam tersine, varlığı kırar, taşmasına yardım eder. Durgun sulara yol açar, onlar da azgınlaşır. Scheler, arzuya, sahiboluşa adanmış varlıklar olan kadınların ruhunda hıncın ne büyük bir yer tuttuğunu belirterek edilgen yanını gösterir onun. Başkaldırmanın kaynağında ise, tam tersine, taşkın bir etkenlik ve güç ilkesi vardır. Scheler hıncın çekememezlikle renklendiğini söylemekte de haklıdır. Ama elinde olmayanı çekemez insan, başkaldıran insansa olduğu şeyi savunur.

Read Full Post »

“Acı var dedi shevet ellerini açarak. “Gerçek. Ona yanlış anlama diyebilirim, ama varolmadığını veya herhangi zamanda yok olacağını varsayamam. Acı çekme, yaşamımızın koşulu. Başına geldiği zaman farkediyorsun. Onun gerçek olduğunu anlıyorsun. Tabii ki, toplumsal organizmanın yaptığı gibi, hastalıkları iyileştirmek, açlık ve adaletsizliği önlemek doğru birşey. Ama hiçbir toplum varolmanın doğasını değiştiremez. Acı çekmeyi önleyemeyiz. Şu acıyı, bu acıyı dindirebiliriz, ama Acı’yı dindiremeyiz. Bir toplum ancak toplumsal acıyı-gereksiz acıyı-dindirebilir. Gerisi kalır. Kök, gerçek olan”

Ursula K. Le Guın- Mülksüzler

Read Full Post »

İçinizdeki kadına/erkeğe sorun bakalım ,süslü ve tıraşlanmış kelimeleriniz hangi gerçeği deşifre ediyor ya da hangi gerçeğe ait bir sırsınız bu masalda? Örtünüzü çıkarın, indirin maskelerinizi. Cehaletinizden mi korkuyorsunuz, kendinizden mi? Cinnet kırıntıları ile beslenmeyi bırakın, kuyruğunuz acıyacak. Erdemli, asil ve hokkabazsınız kuzum, yalanlarınızı okşayın, parlatın altın tozuyla, sözcüklere yama yapın, ağlamayın. Yağmur yüzlü çiçekler gibi kokuyorsunuz, yalan kusuyor göz yaşlarınız. Parfümlü düşlerinize uyuyun, cennetsiz cennetler içinde susun az, düşünün, kalbinizin oduyla sulayın bilinç güllerinizi. Tanrısınız madem ,tanrı gibi susun. Değilseniz, üç kuruşluk bilginizi insanlığa yamamayın.(Kelime cingözü, papağan bilge)

Renklerini ve sınırlarını bilmeyen biri kendine ve efendilerine itaat etmek durumundadır. Sınırsızlığın renklerini asla kavrayamayacaktır o. Özlediğin hayat senin değil. Ve ne de yaşadığın hayatın öznesi olarak özgür bir bilinç değilsin sen. Çok konuşuyorsun, ağzınla kuyruğun arasında bir kedi yavrusu gibi tırmalıyorsun gölgemi. Kelimelerin diline yıldız bağlayıp anlaşılmaz laflar ediyorsun, gün gibi açık ve sıradansın, bilge görünmek istedikçe dökülüyor boyan. Öfkelisin dostum, kendine, yaşama, insanlara karşı hınç dolusun. Gülüyor gibi yapıyorsun, seviyor gibisin, ağlıyor gibi… Yaşıyor gibi yapıyorsun. Sonra bilimden ve sanattan dem vuruyorsun utanmadan. Hiç utanmıyorsun dostum. Senden olmayan, özgür bir bilinç karşısında sofizmin karanlık kelimeleriyle boğmak istiyorsun onu. Halbuki o sana yardım etmek istiyordu, özgürlüğünü istiyordu senin. Nevrozların karşısında o denli çaresizsin ki, kendin dahil herkesi düşman olarak görüyorsun. Her seferinde sonsuz karanlığına gömülüp kendini haklı çıkarabilecek materyaller arıyorsun bak.. Tarihten, bilimden, felsefeden, sanattan bu anlamda yararlanıyorsun; anlamak, üretmek, var olmak gibi kaygıların olmadı hiç. Kendini kendinden çıkararak hangi egoya çıraklık(uşaklık) ediyorsun şimdi?

On binlerce yıldır sen ve ataların beni yok etmek için uğraşıyor, sen onlardan daha büyük ya da üstün olduğunu mu sanıyorsun? Ezberindeki seni iyi tanıyorum. Seni anlatıyorum asırlardır sana. Ama hiçbir zaman kendinle yüzleşmedin sen. Sofist, stoist, aristik cüce. Seninle kavga edecek değilim, çünkü değmezsin. Sadece yardım etmek istedim, anlamadın gene ve yaktın ruhunun akıl kuşlarını. Çıplak kelimelerle konuştum seninle, anla istedim. Seni kendi sözcüklerinle yok edebilirdim, boynundan yüreğine bir mızrak gibi girer ve çıkmazdım istesem, yapmadım. Çünkü hala ve her şeye rağmen insansın. Acıyorum sana. Duy ve düşün ki, ben aptal bir çocuk/erkek ruhuyum, güzelliğimi sana buladım. Kötülüğüm iyidir ve merhametim vahşetim gibi insanidir. Neden korkuyorsun benden? Sen insanoğlunun en kötü bilinç halisin, en aymaz, en kısır, en cahil çocuğusun yeryüzünün. Aşksız bir akılsın sen, akılsız bir aşk. Erdemli yalanlar söylüyorsun asırlardır. Zehirli düşler içinde zehir soluyorsun, yeter. Kendiyle “ben” i arasında sıkışmış bir zavallısın dostum, yapıcıların gibi kölesin sende. Paçandan damlayan kandır, iyi bak.. (Ruhun kanıyor.)

Cinselliğin yok senin, gerçek bir seviden meyve vermedin hiç. Sistemin yapay cinlerini bilgin belleme. Onlardan aldıklarını satıyorsun hala. Kendine ait bir fikrin olmadı hiç. Sana aptal, itaatkar bir köle olma demiştim, kendine karşı bile eğilme. Ne sandın beni, sana kendimi değil, seni gösterdim. Tırnağımı bile görmedin henüz, üzülme görmeyeceksin. Büyük bir açlıkla tüketiyorsun her şeyi. Nefes almadan sevişmeliydin oysa yeni özneler için. Kuralları sen koymadın, sen onun koruyucu meleğisin, bekçisi, kapıkulu… Derviş yüzlü palyaço… Özgürlüğü ağzına alma sakın, aşk, sevgi, dostluk gibi sözcükler yakışmıyor ağzına. Bilimsel bir peri olduğunu mu sanıyorsun, sanatçı bir akıl mısın yoksa? Kendini esir ettiğin yetmiyormuş gibi, tüm cinnetleri kucaklayan sen değil misin? Ben hiçbir ideolojinin çocuğu değilken bile, beni senden olmamakla suçladın, yargıladın ve infaz ettin. Astığın kendi saf bilincindir dostum. Kendi kalıpların içinde sevmek mi istedin beni, bu histerik bir geviş getirmedir. Beni yok edeceksin demek. Efendilerinin kuyruğunu öperek konuşuyorsun benimle. Yüksek sesle hakarete başladın şimdi. Senden korktuğumu düşünüyor olamazsın, sana her zamanki gibi gülüyorum işte.

Sana ateşi ve suyu veriyorum, zamanın bakir sevisini. Bana ne de kendine karışmadan dinle evrenin şiirini. Ben yanılgılar cennetiyim belki ama sen yanılgılar cehennemi olma. Gurur, yüzünü rehin almış bak, gövdesiz sevişme ruhunla. Burası yeryüzü. Yüzün gibi yersiz… Etini öpen rüzgara eğil, azim değilsin sen. Şefkat ormanlarını budamış oduncu… Kirpiklerin kanıyor, dudakların kızıl ve gür masallara gebe. Uyanmak için uyumalısın önce. Eğri olmadan doğru olma dostum. Ateş suda, su ateşte, güzellik çirkinlikte saklı.

Sana itaat etmeyi öğreten efendilerin, diğer yandan seni sana köle yaptılar. Şimdi sendeki ego tanrılarını daha net görüyorum. Binlerce yıldır senin içindeki “ben”i çıkarmak için büyük bir kavga veriyorum, dinle beni, güçsüzsün, zayıf bir şempanze, pinokyo’sun sen. Burnun ne kadar uzayacak daha, ne kadar kendini kutsayacaksın böyle. Tarihin, felsefenin içoğlanlarını kendine mısra yapıp daha ne kadar zırvalayacaksın? Sözcüklerine ağaçlar budayıp, gökler inşa ediyorsun, yapma. Her gün biraz daha düşüyorsun yükseldikçe. Yeryüzüne in, ayakların kadar yürü. O kanatlar sana göre değil ve sözcüklerin senin olmaktan çıkmış epeydir. Ağzında karınca sürüsü gibi öğrenilmiş cinler… Yapaysın dostum, fabrika köpeği gibi, plastik bir çiçek gibi yapay. Gökyüzü aynalarına bakıp bakıp sırıtan ruhuna, melekler işiyor şimdi. Yüzünü görsen bende korkarsın, beni görsen aşık olursun kendine.

Düşün ki, sen ve ben aynı çığın sırtında iki toz zerresiydik, ses olduk, gül olduk, kan ve merhamet biçtik aynı hızda. Sonra ne oldu? Sen toz zerresinden putlar yarattın kendine, en büyük put sendin. Dedim ki, bir tekme at ona, yürü, İsa’dan, Muhammed’den, büyük adamlardan aşırma kendini, ne de onları karıştırma kendine. Sustuğun kadar korkuyorsun, konuştuğun ölçüde cahil. Büyük sözler yakışmıyor ağzına. Doğruların var senin, eğri, eciş bücüş. Gerçek hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, kaldır kafanı göklere bak, içindeki sonsuz güneşleri keşfet. Ama korkuyorsun işte, ölmekten değil, yaşamaktan korkuyorsun sen. Ne kendin olabilecek kadar aptal olmaya cesaretin var ne de kendinden başka benler çıkarabilecek bir dehaya sahipsin. Hayır dostum sen, zavallı bir akbabasın bir yanıyla. Diğer yandan papağan ruhusun o küçük kafanın.

Sen bir mucizeydin bir zamanlar. Yaşam gibi eşsiz ve tek. Ve ölümsüz yaşamaklar verildi sana. Duy ve düşün ki, şimdi karşımda çırılçıplak ve çaresizsin. Kısırsın dostum. Hastalık tüm ruhunu ve zihnini ele geçirmiş bugün. Korkuyorsun. Gel benim arkadaşım ol desem, kırk kere korkacak ve kırk birincide kendini bana asacaksın. Korkma… Ben şeytan değilim. İçindeki şeytanları gösteriyorum sana. Bunun için bendeki şeytanı görmene izin verdim. Bu yüzden mi kaçıyorsun benden ? Kötülüğümü saklamıyorum bak, çirkinliğimi görmene izin verdim. Sen bunun ne demek olduğunu anlayamazsın. Ama gene de düşün isterim, kafanın içinden çıkıp bir saniye düşün, kimim ben, sen kimsin? Aynı güneşin çocuklarıyız, aynı sözcüklerin değil.

Sen bundan sonra da konuşacak, zincirlerini okşayıp okşayıp gürleyeceksin yüzüme. Yapabileceğin tek şey bu, içindeki şeytanları doyurmalısın. İşini kolaylaştırmak için benden nefret etme hakkını veriyorum sana. Beni öldürme hakkını değil. Ama artık seninle ilişkimiz bitmiştir. Çünkü asla şifa bulmayacak bir hastalıksın sen, tek gerçek dostunu/sevgilini böyle kaybettin işte.

Tırnaklarının içindeki sensin. Oku… Şaşkın bir ünlem gibi üşümeyi kes. Yakana takılmış teneke madalyalardır soru
işaretlerin. Kalbinin kılları uzamış, aldırmıyorsun, ruhunun kılı dönmüş.

Sen bir yanıyla kuklasın, diğer yandan kuklacı. Çobansın dostum, koyun olduğun kadar. Gül damlaları ölü hücrelerinin. Yarın öleceksin, demediler mi sana? Yarattığın bu cehennem içinde can vereceksin. Sen öteleri gördüğünü söylüyorsun, beş duyuya esir olmuş kesirli bir cin lastiğisin oysa.

Sınırları içinde sınırsız bir ışık fırtınasıdır insan, demiştim sana. Ölümsüzlüğüne aşk soyunmuyorsa, ölüm sana giydirilecek, uyan. Sokaklar senin, ırmaklar, denizler, dağlar ve tüm dünya kalabalığı. Duy ve düşün ki, ben benden aldığım bir hızla yaktım tüm benleri. Çoğaldım sınırsız benler içinde. Ruhumun sözcüklerinden ışıklı hileler üflemedim sana. Çirkinliğimde güzeldim, hatalarımda gerçek… Tanrı giyinmedim ne de peygamber çiçeği ruhuma. Sana senden mısralar verdim, oku. Benden sırlar verdim sana. Ateşin, suyun ve tüm nesnelerin ilk haliyim ben, korkma.

Kambur bir bataklık gibi emiyorsun her şeyi. Dudakların ıssız bir şiir gibi küskün kendine. Şekerli dağların var madem, dilinin içinde ısırgan ateş çiçekleri, öğret kendine o zavallı kuklanın marifetlerini. Sen tüm yaşama soyunmuş bir ağaçsın, dallarını incitme. Ne olduğun gibisin, ne bildiğin şey… Sözlerden arın. Kendinden ve nesnelerden ve gecenin karanlık peygamberinden.

Zincirlerini okşayıp her seferinde, tanrı tozuyla yıkama ruhunun güneşini. “Anladığın kadar güzel, sevdiğin kadar büyüksün…” Git… Yaşamını öl. Ya da doğur yaşamı. Karar senin.

Aşkla, özgürlükle, sevgiyle…

Read Full Post »

  •   Bir yol, bir yerden çıkarak, bir yöne gidebilmekse; bir yer, bir yöne doğru oluşabilecek bir yolun başıysa -ve  sonunda  varılacak  yer, o yolun sonuysa-; bir yön de, bir yer ile kat-edilen bir yol arasındaki bir devinmeyse; yerinden kalkarak bir yöne doğru bir yola çıkıp giden -yerinden çıkarak bir yöne doğru yol alan- kişi, yürüyordur… “
  •   Yola çıkan kişi, hep yalnızdır gerçi, ama -yanında, onunla birlikte yürüyenler bir yana bırakılsa bile-, hep bir önceki yerinde bıraktıkları, ve, bir sonraki yerinde bulacakları, yanındadır, onunla birliktedir -‘yalnız’ değildir yani, tam anlamıyla.. yola çıkan kişinin, hep, ayağına takılır yerleşikler her ne  kadar ‘yardım’ etmek, ‘yol göstermek’ gibi bir ‘iyi niyet’leri olsa da; yerleşikler nereden bilsinler ki yolu?! kişi yola çıktı mı, yanında başka kişiler -başka yolcular- bulabilir; oysa yerleşti mi, bulacakları, olsa olsa, ‘komşular’ dır.
  •   Kendine yeni bir yol arayan kişi, önce, kendinden önce yürünmüş yollara bir bakar -kendi yürümek isteyebileceği yola benzer bir yol bulmak için; çoğunlukla da bulur- ama, acaba, o bulduğu yol(lar), tam da bulduğu yol(lar) olarak,  kendi aradığı yola aykırı değil mi? –yeni bir yol aramıyor muydu, arayan kişi- ne işi var öyleyse, eski (yürünmüş) yollarda?
  •   Belirli bir yol arayan kişi için en büyük tehlike: o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak ‘ arayabileceğini  (hatta, bulabileceğini) sanmasıdır; çünkü, yollar bulunmaz: yürünür;  yerlerde ise,  olsa olsa, durulur; onlar, bulunur;  artık, yürünmez…
  •   Yola çıkacak kişinin aşması gereken ilk ve en önemli engel, kendi yerleşikliğidir; kendi yeri -kendisidir…
  •   Yeni bir yola çıkan kişi, yolun nasıl bir olanak olduğunu anlar -ama, ancak yola çıktıktan sonra… yola  çıkan  kişi, yolun  getirdiklerini  sonuna dek kabullenmek zorundadır. bir yeri toptan terkedip yeni bir yola çıkan kişi…
  •   Terkettiği  yerdeki  herşeyiherkesi—mutlak  bir biçimde  terketmemiş; çıktığı yolda rastlayacağı  herşeyiherkeside, mutlak bir biçimde kabullenmiş olmalıdır.
  •   Sağlam yürümenin  ilk koşuludur bu:  yolunu  kendin  yürüyebilmek için, yönünü  kendin koymak zorundasın. yönsüz yol yokturyol, ancak, bir yön ve bir yürümeden oluşur; yeni bir yol, yeni bir yön demektir. Yürünmemiş yol, yol değildir.

 

           BİR YOL MU ARIYORSUN, BİR YER Mİ?

  • … 
  • .

Read Full Post »

Older Posts »