Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Radikal Siyasetin Geleceği Üzerine – Saul Newman’ Category

Radikal Siyasetin Geleceği Üzerine

Saul Newman

Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Sydney Üniversitesindeki öğrencilik günlerimde, Troçkizm ile kısa süreli flörtüm boyunca, bu siyasetin bağnazlığıyla çarpılmıştım. Troçkistler, ya da Sosyalist İşçi Parti olarak kendilerini adlandıranlar, hepsi hepsi üç çekirdek üyeden oluşuyorlardı (muhtemelen bugünlerde daha da azlar!). Rutin bir şekilde karşıt hizipler oluşturacak şekilde bölünüyorlar; birbirlerini en sert ifadelerle, revizyonizmle, parti çizgisine ihanetle, Marksizmin gerçek mesajını çarpıtmakla ve başka utanç verici suçlarla itham ediyorlardı. Tüm bunlardaki ironi ise, elbette, Troçkizmin kendisinin, Marksist-Leninizm ile Marksizmi mevcut toplumsal ve ekonomik koşullara uyarlamaya çalışan diğer birçok teorik revizyonun yanı sıra asıl Marksist çizgiden uzun bir sapmalar dizisi içindeki bir başka sapma olmasıdır. Ne var ki bu müdahalelerin her biri, aşmaya yeterli olmadıkları kendi katı teorik sınırlarını dayatmışlardır. Belki de bu, yoldaşlarımın sınıf mücadelesinin merkeziliği, Parti öncülüğü ve -[o dönemde, ç.n.] bir süredir ek yerlerinden ayrılarak çökmekte olan Sovyetler Birliğinin muhafaza edilmesi gereken ‘çarpıtılmış bir işçi devleti’ olduğu nağmesi gibi zamanı geçmiş kavramlara umutsuzca yapışmalarındaki fanatik çabayı açıklar.
Marksist siyasetin otoriterliği, dogmacılığı ve dar kafalılığından ileri gelen hayal kırıklığı, Marksizmin kendisini anarşizm ve postyapısalcı teori vasıtasıyla eleştirmeme yol açtı. Anarşizm devletin merkeziliğini eleştirdiği kadar, Marksizmin ve sosyalist mücadele içindeki diğer grupların da savun­duğu ekonomik belirlenimciliği de eleştirir. Foucault, Derrida, Deleuze ve Lacan gibi postyapısalcı düşünürler, evrensel varsayımları, özsel kimlikleri ve Marksizmin iyi bilinen diyalektik yapılarını sorguladılar. Marksizmin sorunu, siyaseti esas itibariyle yanlış anlamış olmasıdır. Siyasal alan, artık ekonomik kuvvetlerce belirleniyor olarak görülemez -daha ziyade kendi olumsal mantığıyla büyük ölçüde özerk bir alandır. Siyasal mücadeleler bundan böyle basitçe sınıf çatışmaları olarak anlaşılamazlar. Siyasal alan, kimlik, toplumsal cinsiyet, etniklik ve böylece devam eden birçok farklı mücadele yönünde parçalara ayrılmıştır. Kapitalist ekonominin terimleriyle açıklana­mayan hapishane sistemi ve psikiyatrik kurumlardakilere benzer yeni tabi kılma biçimlerinin maskesi düşürülmüştür.

Bu gelişmeler, Sol içinde birçoklarının, Marksizmin başlıca kategorilerini sorunlaştırmasına öncülük etti, özellikle de: sınıf özcülüğü -kapitalizm koşullarında, sanayi proletaryasının bütün toplumu temsil ettiği ve bu nedenle de toplumun devrimci yazgısını gerçekleştirebilecek yegâne sınıf olduğu düşüncesi; ekonomik belirlenimcilik -kapitalist ekonominin tüm toplumsal ve siyasal fenomenleri belirlediği düşüncesi; akılcı ve diyalektik kesinlik tarihin, tüm toplumsal çelişkilerin çözüleceği komünizmde nihai noktasına ulaşacak, akla uygun bir süreç olduğu inancı.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un Hegemonya ve Sosyalist Strateji* kitapları, ilk olarak 1985’te yayınlandı, daha sonraki ikinci baskısında, post-Marksist siyasal teorinin gelişiminde kilit bir müdahale oldu. Laclau ve Mouffe, Marksizmin başlıca kavramlarını sorgulayarak, radikal siyaseti, özcü olmayan, otoriter olmayan ve demokratik biçimlerde yeniden düşünmeye çalıştılar. Ampirik gerçeklik -sanayi sonrası toplumlarda işçi sınıfının daralması, kapitalizmdeki dönüşümler, Marksist-Leninist projelerin acınası hataları, siyasal alanın parçalanması- ve yeni toplumsal hareket­lerin yükselişiyle Marks’ın, toplumun iki karşıt sınıfa doğru kutuplaşacağı ve kapitalizmin kaçınılmaz çöküşüne dair tah­minleri arasındaki açıklık genişledi. Bu bir siyasal sorun ortaya çıkardı -Marksizmin bir siyasal proje olarak başarısızlığının nedeni, acaba siyasetin kendisini genel olarak ihmal edişi ve siyasal olanın ekonomi karşısında ikincil olduğuna dair ısrarı mıydı?

Zamanın siyasal gerçekliklerini hesapla­maktaki yetersizlik, Marksizmin kendi içinde, teori ile gerçeklik arasında hep genişleyen bu açıklığı birleştirmeye kalkışan müdahalelere yol açtı. Gerçekten, Laclau ve Mouffe Marksist düşüncede hiç bir özgün birliğin bulunmadığını gösterdiler -neredeyse Marksizmin tarihinin başlangıcından bu yana, artık ufalanan teorik açıdan gösterişli yapıyı örtbas etmiş ve yamamış olan birçok sentezler ve uzlaşmalar olmuştur. ‘Yapısöküm’ çok yanlış anlaşılmış bir terimdir, oysa bu terim basitçe, toplumsal dünyaya dair anlatımlarımızın kaçınılmaz bir şekilde temelini oluşturan, ne var ki gizlenmiş ve bastırılmış olan birliksizliklerin [disunity], kopuşların ve uzlaşmalıkların üzerindeki örtünün kaldırılmasını tarif eder. Laclau ve Mouffe da, benzer bir yolla, uzlaşmaları, kaymaları, sessizlikleri, mantık boşluklarını, sapmaları ve gizli sesleri, bize ne doğrultuda rehberlik edeceklerini görmek için, Marksizmin sınırları üzerine düşünmemize nasıl imkân vereceklerini görmek için mey­dana çıkarırlar. Bu özgün sentez, ekonomik belirlenimciliğin ve sınıf özcülüğünün dar sınırlarının ötesine gitme ve siyasetin kendine ait bir mantığı ve dinamiği olduğunu kabul etme potansiyeliyle Marksizmde siyasal bir uğrağa işaret etti. Bu hegemonya uğrağıydı. Hegemonya, belirli bir toplumsal gücün -örneğin belirli bir toplumsal sınıfın, grubun ya da siyasal par­tinin- bir bütünü temsil ettiği ya da ‘vekâlet ettiği’, ‘eklemlenmenin apayrı olan siyasal mantığıyla ilgilidir. Marksa göre, kapitalizme karşı mücadelelerin evrenselliğini temsil eden toplumsal güç, elbette ki sanayi kapitalizmindeki konumu ‘bütün toplumun dile düşmüş suçunu’ cisimleştiren proletaryadır.

Bununla birlikte, Marks’tan sonraki Marksistler, proletaryanın sınıfsal {ekonomik) konumu ile siyasal talepleri arasında giderek genişleyen bir açıklık olduğuna işaret ettiler. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca, örneğin, işçiler çabalarını genel olarak sanayi kapitalizminin koşullarının iyileştirilmesine yönlendirdiler -daha iyi ücret ve koşullara yönelik benzeri talepler. Bu da siyasal görüşle sınıfsal konum arasında hiç bir zorunlu ilişki olmadığını gösterdi. Başka şekilde ifade edersek, bunun hegemonik bir ilişki ola­bileceği -yani, farklı siyasal talepler ve toplumsal gruplar ile bu grupların birbirlerini anlama ve temsil etme tarzları arasında senteze dayalı bir eklemlenmeye bağımlı olduğu- giderek açık hale geliyor. Bu ilişki başka bir deyişle, peşinen belirlenmemiş: fakat daha çok siyasal menfaatin dışında gelişmişti ve bütünüyle olumsaldı.

‘Hegemonya’ Marksizmin krizine bir karşılıktı. Ekonomi ile siyaset arasındaki, sınıfsal konum ile siyasal görüş arasındaki boşluk aşikâr hale geldikçe, bu boşluğu sentetik siyasal kurgular yoluyla yamamak yönünde pek çok girişim oldu. Laclau ve Mouffe, sadece ekonomik belirlenimciliği ve sınıf indirgemeciliğinin dar sınırlarına geri dönerek düşüncelerindeki radikal potansiyeli ipotek altına almak amacıyla siyasalın özerkliğini ve toplumsalın olumsallığını geçici olarak nasıl kullandıkları göstermek üzere Kautsky, Plekhanov, Bernstein ve diğerlerinin yaptığı halelerin izini sürdüler.

Ancak, Rus Sosyal demokrasisinden gelen hegemonya kavramının ve Gramsci’nin kolektif irade düşüncesinin dâhil oluşu ile siyasal alan kendi başına [bir alan olarak ç.n] düşünülmeye başlandı. Rus Sosyal Demokratları, Troçki de dâhil, 19. yüzyılda boyunca ve 20. yüzyıl başlarında, Rusya’nın özgül sorunlarına hegemonik bir çözüm önerdiler: ‘birleşik ve eşitsiz gelişme” durumundan dolayı proletarya, burjuvazinin siyasal görevini kendi üstüne almak zorunda kalabilirdi. Lenin bu mantığı burjuvaziyle proletaryanın ortak demokratik hedeflere ulaşmak için birleşebileceklerine dair kendi sınıf ittifakı düşüncesiyle genişletti. Bu her iki konumda da siyasi birliğin bilinçli bir inşası var ki bu bir sınıfın tamamen suni bir şekilde diğer sınıfların talepleri için “vekillik” yapmasını icap ettirir. Bununla birlikte, bu potansiyel olarak radikal yenilikler sonuçta hâlâ sınıf çıkarlarının özgüllüğü üzerindeki ısrar yüzünden sınırlandırılıyordu.

Bununla birlikte, bu müdahaleler, sınıf konumu ile siyasal kimlik arasındaki bağlantıyı aşamalı olarak zayıflattı ve Laclau ve Mouffe’un “eşdeğerlik zincirleri”(chains of equivalence) dedikleri şey yoluyla sınıf kimliklerinin kasten ötesine geçen bir siyasal konumu inşa eden hegemonik mantığın ortaya çıkışını besledi. Toplumdaki farklı gruplarla uzlaşmaz çatışma içindeki otoriter bir yönetimin olduğu bir durum hayal edin, örneğin, işçilerin haklarını ve aynı zamanda öğrencilerin haklarını inkâr eden bir yönetim. Bu Çarlık Rusyası’ndaki duruma benzer. Birbirinden farklı özgül amaçlarına ve kimliklerine karşın, işçilerle öğrenciler arasında, ortak düşmana karsı birleştikleri zaman belirli bir eşdeğerlik oluşabilir. Bu durumda, belirli bir kimlik bu siyasal mücadelenin evrenselliğine ya ‘vekil­lik’ edecek ya da onu somutlaştıracaktır.

Bu hegemonik ilişkideki en önemli şey tamamen olumsal olmasıdır – başkalarına vekâlet eden bir kimlik önceden belirlenemez, bu kimliğin ne olacağına, daha ziyade mücadelenin açık sahasında karar verilir. Başka bir deyişle, -Marx’ın ille de prole­taryada ısrar etmesine karşın- bir ortak konumu ifade etmeyi idare ettiği sürece potansiyel olarak herhangi bir kimlik bu rolü doldurabilir. Dahası bu kimlik bunu ancak geçici bir süre için yerine getirebilir. Bu hegemonik ilişki katılımcılarının kimliğini de değiştirir – eşdeğerlik zincirine bir kez yakalanınca, farklı gruplar kendilerinin mutlak olarak farklı olduğu hissini sürdüremezler, çünkü ortak bir siyasal mücadeleye bağlanmışlardır. Siyaset, -özel­likle de hegemonik siyaset- her zaman tekil­lik (farklılık) ve evrensellik (ortaklık) arasında azaltılamayan bir gerilimdir. Gerçekten, her türlü siyasal kimlik birbirine karşıt olan bu iki mantığın karşılıklı olarak birbirine bulaşmasıdır.

Fakat eğer siyaset herhangi bir sayıdaki farklı kimliğin ve taleplerin kendini geçici olarak siyasal alanda ‘hegemonik hale getirmesine’ hem bu kadar açık hem de belirsiz ise o zaman bugün radikal siyaseti tanımlayan şey nedir? Laclau ve Mouffe’a göre, çağdaş radikal ve sosyalist siyasal mücadeleler, birincisi ve en önemlisi, demokratik mücadeleler olmalıdırlar. Marksizmin otoriterliği ve merkeziyetçiliği, sosyalizmle demokrasi arasındaki yarığı büyüttü. Bu yüzden, Laclau ve Mouffe, çağdaş sosyalist mücadelelerin, şimdiye kadar liberalizm tarafından siyasi alana hapsedilmiş olan demokratik hakları, toplumun genel dönüşümünü hedeflemek üzere diğer toplumsal ve ekonomik alanlara doğru genişletmesinin gerekli olduğunu öne sürerler. Demokrasi bir haklar seferberliğine ve toplumsal tabiyet ilişkilerinin sorgulanmasına imkân verir. Demokratik devrim, örneğin her türlü yeni toplumsal harekete -feminizme, çevreciliğe, siyah ve eşcinsel hakları mücadelesine, devlet otoritesinin yeni biçimlerine ve yaşamın gittikçe artarak metalaştırılmasına karşı mücadelelere -hız vermiştir. Yeni hareketler artık Marksist sınıf mücadelesi kategorisiyle sınırlandırılamaz – buna karşın işçilerine mücadelesi uzun  farklı demokratik hak mücadeleleri dizisinden biri olarak görülmelidir.

Laclau ve Mouffe liberal demokrasiyi açıkça bağırlarına basıyor, sosyalistler için cesur bir hamle. Liberal demokrasinin, eşit haklar ve toplumsal adaletin yanı sıra toplumsal bakış açılarının çeşitliliğine izin vererek özgürlük ve eşitlik arasında zorunlu bir gerilime dayandığını gösteriyorlar. Liberal demokrasinin sorunu içeriğinden ziyade eklemlendiği kapitalizmle olan güç ilişkileridir. Günümüzün -‘liberal demokrat­larının (ki gerçekte neo-liberaldirler) pek çoğunun retoriğine rağmen Burada Laclau ve Mouffe’a tümüyle katılıyorum. Liberal demokrasi kapitalizmle zorunlu bir ilişki içinde değildir. Gerçekten de tarihin göster­diği gibi, konuşma özgürlüğü ve toplantı hakkı gibi liberal demokratik hakların pek çoğu işçilerin sosyalist ve demokratik mücadeleleri yoluyla kazanılmıştır. Dahası Nazilerin yönetimindeki Almanya’da ve Pinochet yönetimi altındaki Şili’de kapitalist ekonomiler baskıcı ve acımasız siyasal rejimlerin yanında işlemeye devam etti. Ee peki neden liberal demokrasiyi kapitalizm­den ayıramıyoruz ve onun kapitalizm için kesinlikle problem olduğunu göremiyoruz? Neden liberal demokratik hakları ekonomik ve toplumsal alanlara doğru genişletemiyoruz? Bu zeminde ekonomik haklar olmadan siyasal hakların teslim edilmesi tümüyle demokrasi-dışı, e peki? Marksizm-Leninizmin yaptığı gibi liberal demokrasiyi elden çıkarmaktan ziyade belki de en radikal konum, liberal demokrasinin mesajını ciddiye alıp onun mantığını öteki alanlara doğru genişletmektir. Bugün Solda olanlar, siyasi kararları teknokratlara terk ederek liberalizmi demokrasiden ayırmaya çalışan neo-liberallere karşı liber­al demokratik miras için mücadele etmeliler.

Sol bugün pek çok meydan okumayla yüz yüze – 1980’lerin neoliberalizmi hem Üçüncü Yolu hem de onun sapkın alt yüzü olan Aşırı Sağı doğurdu. Üçüncü Yol, -Sol ve Sağ arasında mutlu bir ortam olan- ‘Radikal Merkez’ kavramıyla siyasette radikalliği ortadan kaldırmaya çatıştı. Tony Blair’in söz­leriyle, artık sol kanat ve sağ kanat poli­tikalar yoktur, fakat yalnızca iyi ve kötü politikalar vardır. Başka bir deyişle, hükümetin kararları depolitikleştirilmeli, bizler için neyin en iyi olduğunu bildikleri varsayılan ulusal teknokratlara terk edilmelidir. Üçüncü Yol teorisyenleri ideolojilerin sonundan bile bahsetmektedirler, sanki ideoloji akıldışı ve eskiye ait bir şey ve biz sadece ‘iyi hükümet’in işini sürdürmeliyiz. Elbette bu hepimizi daha da şüpheye düşürür – ideolo­jinin ötesine geçtiğini iddia edenler, hemen her zaman tanım gereği bilhassa ideologlardır.

Dahası üçüncü yolun birçok önemli sonucu olmuştur. Her türlü radikal ya da özgürlükçü siyaseti akıldışı, zamansız ve aşırılık olarak yaftalayıp sınırlara iter. Engel tanımayan kapitalist küreselleşmeyi ideolojik şekerle kaplarlar – Üçüncü Yol hükümetleri ‘toplum­sal adalet’ hakkında konuşurlar ve aynı zamanda, özgürlük ve reform adı altında bizlere sattıkları benzeri görülmemiş özelleştirme programlarını ve refah kesinti­lerini yürürlüğe koyarlar. Belki de en ciddisi, Üçüncü Yol politikanın kendisinin etkili bir depolitikleştirilmesidir; demokratik poli­tikalar için yaşamsal olan uzlaşmaz çatışmayı teknokratlarca yönetilen toplum­sal hayat ortadan kaldırırlar.

Aşırı Sağın tehlike işaretleri vererek Avrupa çapında yükselişi siyasalın bu rasyonelleştirilmesine karşı bir tepkidir. Sağı basitçe Faşist politikalara geri düşmek olarak görmek ölümcül bir hata olur. Sözde radikal siyasetin bu kurnaz, yeni şekli, ken­disini bir yandan ‘akılcı’ ve ‘güvenilir’ olarak sunar (ki bu onu elbette daha da tehlikeli kılar), ve öte yandan, ana akım siyasetten duyulan hayal kırıklığının ve küreselleşmeye duyulan tepkinin doğurduğu, buna karşın göçmenleri ve diğer azınlık gruplarını hedef alan akıldışı bir siyasetle beraber gider.

Radikal Sol, Sağa karşı çok fazla siyasi zemin kaybına uğradı ve ırkçılığa karşı liberal bir şekilde elleri titremekten öte, büyük ölçüde uygun bir yanıt oluşturamadı. Burada tehlike altındaki siyasi bölge kapitalist küreselleşmenin kendisidir -küreselleşme, Laclau ve Mouffe’un deyişiyle, Sol ya da Sağ tarafından farklı şekillerde ifade edilebilen bir tür ‘değişken gösterendir’. Solun meydan okuması, kapitalist küreselleşmeye karşı yanıtını açık bir şekilde ifade ederek, Aşırı Sağ tarafından ele geçirilmiş olan küreselleşmenin karşısında direnişin zeminini geri almak olmalıdır.

Küreselleşme, siyaseti açık bir hegemonya bölgesiyle sunar, bu bölgede farklı tabi kılınmış gruplar arasında yeni ‘zincirleri’ inşa edilebilir. Mevcut hegemonik siyasete iyi bir örnek olabilir. Kapitalizm burada radikal gündeme yeniden, ancak yeni bir biçimde girmiştir. Küreselleşme karşıtı hareket, eski Marksist sınıf mücadelesi kategorileri ve hiyerarşik Parti yapıları tarafından zorlanmaktan ziyade farklı grupların merkezsizleşmiş bir koalisyonu ve çevresel yıkım, genetik dönüşüme uğratılmış tahıllar, işyerlerindeki tabiiyet ve cezalandırmalar, şirket açgözlülüğü vb. tahakküm ve sömürünün yeni biçimlerine maruz kalanlarla ilgilidir.

Laclau ve Mouffe’un fark ve eşitlik arasındaki gerilime dayanan spesifik bir evrensellik biçimi olarak- hegemonya kate­gorisi, çağdaş siyasal mücadeleleri yorum­lamak için yenilikçi bir yol sağlar. ‘Eşdeğerlik zincirleri’, ‘uzlaşmaz karşıtlık’ [antagonism], ve ‘eklemlenme’ larticulation) gibi nosyonlar eylemciler ve siyaset teorisyenleri için güçlü analitik araçlardır. Hegemonya etkili şekilde yeni, özcü-olmayan bir siyaset teorisidir, toplumsal alanın radikal olumsallığını ve açıklığını öne sürer. Hegemonya ve Sosyalist Strateji ilk kez ortaya çıktığından beri çok şey değişti, Laclau ve Mouffe bu değişiklikleri yeni bir önsözde tartışıyorlar: Soğuk Savaşın ve Sovyet sisteminin sonu, postmodernlik ve çok kültürlülük gibi yeni paradigmalar ve küresel kapitalizmdeki yeni eğilimler. Buna rağmen, yahut daha ziyade bundan ötürü, bu gelişmeler, belki de bugün öncesinden çok daha anlamlı. Toplumsal, ekonomik ve siyasal alanların parçalara ayrılmasıyla radikal siyaset karşısında yeni meydan oku­malar kendilerini sunuyorlar, yeni yeni tahakküm biçimleri apaçık hale geliyor ve yeni mücadele biçimleri ortaya çıkıyor. Bu tartışmanın birçok boyutu olsa da mesaj görece açık radikal siyaset rasyonalist mantığın, ekonomik ayrıcalıkların ve özsel kimliklerin belirlediği bir girişim olarak görülemez artık; buna karşın mücadele ve uzlaşmaz karşıtlığın, sonuçları olumsal ve önceden belirlenemez olan açık uçlu bir alanı olarak görülmelidir.

Marksist soldan kimileri Hegemonya ve Sosyalist Stratejiyi, ekonomik belirlenimci­lik, diyalektik ve sınıfın merkeziliği gibi kut­sal kavramları fırlatıp attığı için kınadılar, kaldı ki Laclau ve Mouffe bu düşünceleri sorgulayarak sosyalist politikayı, çağdaş mücadelelerle daha ilgile hale getirerek kesinlikle radikalleştirmiştir. Öte yandan Marksizm’in bu eleştirisinden aşırı derecede ümide kapılacaklar yine de, şunu dikkate almalılar: çalışmanın Marksizm’le olan ilişkisi paradoksaldır zira bu çalışma başlıca Marksist kavramların bir eleştirisi ve sorgulaması olsa dahi tam da bu yapıbozum vasıtasıyla Marksizm’in özgürleşimci ve demokratik ruhuna duyduğu inanç bakidir..
Siyahi Dergisi (sayı:3)

 

Read Full Post »