Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Artık Devrim Nedir – Murathan Mungan’ Category

Gençliği boyunca kendini “devrimci” diye tanımlamaya çalışmış biri olarak, bunca yıl sonra “Devrim nedir?” sorusunu, “Bilmiyorum” diye yanıtlamanın sızısıyla söz alıyorum. Ama kötümser, insanı içine küstüren, hayattan ve devrimden caymış bir sızı değil bu. Ömrü tartmayı öğrenmenin, dünyanın ve insanların sınırlarını görmenin, gerçekliği zamansallığı içinde kavramanın bilgisini de içeren yetişkin bir sızıdan söz ediyorum.

Hayal kırıklığına uğramış bir yerden mi ses veriyorum peki? Ya da gerçeğin incittiği, hayatın boşa çıkarttığı, dünyanın kendini dayattığı bir  yerden? Hayır, öğrendiklerinden, inandıklarından ve yaşadıklarından bir iç gücü edinmiş olanların atlatamadıkları hiçbir yenilginin olamayacağını biliyorum. Her şeyden önce başlangıçlar vaat eden bir olgu olarak devrimci tasavvur, en azından bunu öğretmiş olmalı insanalara.

Bazı okurlar için belki sıkıcı bir yineleme olacaktır, ama gene de bilenlerin hoş görüsüne sığınarak bir kez daha anmak istiyorum: İlk yazılarımdan biri “Devrimci Olmak Üzerine” adını taşır ve 1976 yılında Murat Belge yönetimindeki Birikim dergisinde imzasız olarak yayımlanmıştır. Bu yazı daha sonra yazdıklarımdan bir seçki niteliğindeki Murathan ’95 kitabımda yer aldı. Bugün 2006 yılında, yani tam otuz yıl sonunda aynı dergide, aynı sorunsal üzerine söz alırken, içimde tazeliğini koruyan bir gençlikle ve o yılların hala kurumamış yaralarıyla söz alıyorum. ne de olsa bazı yaralar hiç kapanmıyor.

Ümidini kesmeden sorularını ve yanıtlarını yıllara teslim etmeyi öğrenmiş biri olmanın olgunluğu da var bu seste. Nasıl geçmiş olursa olsun, çoğu kez bir ömrün ya da gençliğin boşa geçtiğini düşünmek insanların çoğuna kederli bir zevk verir. Bu yazıklanmada, ölümlü bir canlı olan insana özgü bir duygu olarak, varlığının ve zamanın geçiciliğini bilmenin yası vardır.

İnsanın çocukluğundan, yeniyetmeliğinden başlayarak toplum içinde bir birey olarak kendini oldurması, yapılandırması yeterince zorken, bir de devrimci olmayı seçmesi, daha iyi bir geleceğe devrim yoluyla inanması, bu inancı başkalarına da paylaştırma arzusu; bir inanç değerine, bir yaşama biçimine, bir ahlaka dönüştürmesi çok daha güç ve yorucu bir süreci kapsar.

Türkiye gibi ülkelerde, solcu olmak, sağcı olmaktan daha zordur. Solcu olmak için çok şey yapmanız gerekir; sağcı olmak içinse neredeyse hiçbir şey. Solcu olmaya karar verdiğinizde, birçok cephede savaş yürütmek zorunda kalırsınız; bu cephelerin en amansızı ise, o güne kadarki öğrenmelerinizi ve ezberlerinizi değiştirmeye çalıştığınız kendi bünyenizdir. İnsan, iyi bir devrimci olmaya çalışırken, “özel mülkiyetin, ailenin ve devletin” öğrettiklerinden bünyesine yerleşmiş ve başa çıkılması gereken zor ve vahşi bir malzeme ile boğuşmak zorunda kalır. Devrimin ilk nesnesi, devrimcinin kendisidir. Kendini başarıyla devirmek için, dünyanın devrilmesinden yardım ve destek umar.

’70’li, ’80’li yılların devrimcileri yalnızca devrimi beklemedi. Aynı zamanda köylülerin kentleşmesini, feodiletinin çözülmesini, Türkiye’nin sanayişleşmesini, işçi sınıfının bilinçlenip örgütlenmesini, zenginlerin burjuvaşlamasını, çelişkilerin keskinleşmesini de bekledi. Devrim dalgasının bütün dünyayı sardığı bir dönemde, diğer ülkelerle birlikte yaşanan ortak sorunlardan payını almakla kalmadı; Doğu-Batı sorunsalına düğümlenmiş bu coğrafyaya özgü sorunlarla da baş etmeye çalıştı. Kendi geçmişi ile kurduğu arızalı ve sorunlu bir ilişkide ağır hafıza problemleriyle yaşayan bir toplum olarak, sadece fraksiyonel bölünmelerin değil, aynı zamanda zihinsel, kültürel, tarihsel bölünmelerin de bedelini ödedi. İlerlemecililik esasına dayanan Batılı toplum modellerinin ve teknolojik gelişme evrelerinin “tarihin trenleri” diye adlandırıldığı aşamalara geç kalmış olmanın getirdiği tarihsel küslük ve güvensizlik içinde kendine uygun devrim modelleri aradı. Bilgiden çok inanca, hatta imana dayanan bir devrimcilik süreci yaşandı. Tüm bu sürecin özeleştirisi, hesaplaşması, kendi iç dinamiklerinin evrilmesi sonucunda bir gereksinim olarak da ortaya çıkmadı; bunun için bile ihtilaller, askeri darbeler, yani dış müdahaleler bekledi. Her türden gözden geçirme, hesaplaşma, zihinsel yenilenme, ancak yenilgiye endeksli “Biz nerede hata yaptık?” sorusu odağında, geleneksel bir toplumun alışkanlıklarına yenildi.

Bugün devrim yeni bir “dil” arıyor, bildiklerimiz kadar bilmediklerimizle de biçimlenen, belki de en önemli belirleyeni “hız” olan çok daha karmaşık bir sürecin içinden söz alıyoruz. Devrimin argümanları, nesneleri, taşıyıcıları değişti; zenginleşti, karmaşıklaştı. Büyük anlatılar döneminin çökmesi diye nitelendirilen bu postmodern çağın kuramsal yelpazesinde yar alan, yapısalcılıktan, yapısöküme çeşitli bilgi disiplinleri, yöntemleri zihinsel dünyamızı kuşatırken, devrim tasavvurunun programına alması gereken konuların, olguların sayısı arttı. Enternasyonal, küreselleşmeyle yer değiştirdi. Eski kazanımlar yitirilmekle kalmadı, sömürgeciliğin, dinin, her çeşit köleleştirmenin toplumsal imgelemdeki simgeleri çağın gerekleriyle güncellenip yenilendi. Teknolojiyle birlikte zulüm de hız kazandı.

Devrim, öncelikle bir tasavvurdur; “şimdiki zamanla” kurulup işletilmeye başlanan bir gelecek tasavvuru… Günümüz insanının tasavvur anlayışı ise, yazık ki, yalnızca bilgisayar oyunu düzeyindeki teknolojik imgelem gücüne kilitlenmiş durumda. Bugün devrimden söz edecekseniz eğer, genetikten, sibernetikten, hatta uzay araştırmalarından da söz etmeniz gerekiyor. Bir gün geleceğini sandığınız gelecek, başka türlü gelmeyeceğini söyledi çünkü.

Oysa o yıllarda yalnızca sınıf savaşına, silahlı mücadeleye, fraksiyonel yarışa kilitlenmiş devrimci hareketler, geleceğin önemli parçası olacak mücadele alanlarını daha küçük gruplara terk etti. Örneğin, ağır sanayileşmeyi, toplumsal ilerlemenin anahtarı olarak kabul edip, her tür sanayileşmeyi kayıtsız koşulsuz kabul ederken, bunun nasıl bir çevre ve doğa katliamına dönüşebileceğini hayal edemiyordu. Bunu ona çevre hareketleri öğretti. Yaygın bir tutum olarak, kadın hakları, cinsiyet ayrımcılığı konusunda ayrı bir mücadele kulvarı açılması, toplumsal ve sınıfsal mücadeleyi zayıflatan bir sapma olarak görülüyordu. Böyle olmadığını feministler öğretti. Temel olarak bir an önce iktidarı ele geçirme hedefleniyordu, ama bir kurum olarak iktidarın doğası tartışılmıyordu; “iktidar”ın kendi başına nasıl bir güç olduğunu, neye dönüşüp nelere mal olabileceğini, yani anarşistlerden öğrenmeyi reddettiklerini zamanla “iktidarlardan” öğrendi. Herkese aş ve işten söz ediliyor, emeğin hakkı savunulurken, “tembellik hakkı”ndan söz edilmiyor, nihai hedefin asıl “boş zaman özgürlüğü”ne ulaşmak olduğu unutuluyordu. Diğer tasavvurları kendi programına katarak güçlendireceğine, belirsiz bir devrim tasavvurunun köreltici ışığında onları karartıyordu. Çünkü devrime ilişkin hayallerde eski dünyanın değerleri ve zihinsel alışkanlıkları kurucu öğeler olmayı sürdürüyordu. Her özgül hak arayışı, kimlik ya da ayrımcılık esası etrafında örgütlenmiş mücadele kampları, devrimci mücadelenin önünü kesen, ona güç ve kan kaybettiren bir sapma olarak görülüyor, her toplumsal sorunun çözümünün zaten devrimde içkin olduğu söylenerek, devrimin sihirli değneğiyle kendiliğinden gerçekleşecek olası mucizelerine kendini kaptırmış kitlesel hülyanın dışında hiçbir hülyaya izin verilmiyordu. aslında dünyanın çoktan konuşmaya başladığı çevreci ve yeşil başkaldırıdan, hayvan haklarına, feminist politikalardan, cinsel devrim savunusuna varasıya birçok konudan mevcut kitleyi saflara kazanmak adına Türkiye gibi birçok ülkede reel politika gereği uzak duruluyordu. Bu çeşit konularda düşünce ve proje geliştirmeyi, haklar savunusunu, çoğu kez sorunlarına sistem içinde çözüm arayan politika dışı gruplara terk etti.

Berlin Duvarı çöktüğünde, elbet de çöken yalnızca bir duvar değildi, ama bugün kapitalist dünyanın, liberal politkaların sözbirliğiyle kabul ettirmeye çalıştığı gibi, devrim de çökmedi. Marx’ın yanıldığını söylemek için belki hala biraz erkendir. “Marx yanıldı mı? sorusunun cevabı, belki de “Hayır, biz yanıldık”tır.

Marx’ın söyledikleri bir tür Nostradamus’un kehaneteleri gibi alındığı için, kehanet günlerini gerçekleştirmesi beklenen tarihin tekerleği sonunda Berlin Duvarı’na tosladı. Aslında belki Berlin Duvarı yıkıldığında değil, örüldüğünde sosyalizm çökmeye başlamıştı. En azından benim gibi dünyadaki bütün duvarların çökmesini isteyenler, Rusya’dakinin, Çin’dekinin bizim istediğimiz gibi bir devrim olmadığını biliyordu. Belki de bu yüzden bize bir şey olmadı. Belki de bu yüzden, devrimin ne olduğunu bilmesek de, ne olmadığını en çok biz biliyoruz.

Geçmişin sağlam çözümlemelerinin ışığında burada sayalabilecek onlarca nedenle bugün “Devrim nedir?” sorusu, bence “Artık devrim nedir?” sorusuna evriltilmelidir.

Ezberlerimizin hızla bozulduğu bir çağda, tüm yaşananları bir elektrik kesintisiymiş, şimdilik karanlıkta oturuyormuşuz da, elektrikler gelince kaldığımız yerden sürdürecekmişiz gibi yaşayamayız. “Büyük anlatıların” en azından “anlatı kaybına” uğradığı bu çağda, değişenlerin ve değişmeyenlerin dökümünü doğru yapmak, yepyeni örgütlenme modelleri sunmak gerek. “Light” türevleri de dahil olmak üzere kapitalizmin ve faşizmin her çeşidi, ellerini ovuşturarak sosyalizmin ve komünizmin bugün için bir enkaz olduğundan, devrimin nesnel koşullarının ortadan kalktığından söz ediyor. eski model devrimlerin nasıl işlemediklerini örnekliyorlar. Belki eski model devrimler öldü, ama yeni model devrimler yok mudur? Bizim kurmaya çalıştığımız sosyalizm sahiden ne kadar sosyalizmdi, ya da devrim hayalimzi ne kadar “devrimciydi” sorularını da beraberinde getiren yüklü bir ödeşme gündemiyle açmak gerekmiyor mu bu kapanmamış hesabı?

 Kendi payıma açıkçası, devrimin “ne” olduğu, “nasıl” olacağı konusunda yeterince donanımlı hissetmiyorum kendimi. daha temkinli bir yerden, yeni öğrenmelerele zenginleşerek söz almaya çalışıyorum. Ama asla kuşku duymadığım bir şey varsa, devrimin hala aynı şiddette bir ihtiyaç olduğudur. Bunun için dünyanın değişenlerine baktığımız kadar, değişmeyenlerine de bakmamız gerekmez mi? Ezen-ezilen ilişkisi mi değişti, sınıflar mı ortadan kalktı, sömürü düzenininin sonuna mı gelindi? Sovyetler Birliği çökünce, Çin kapitalizme geçince, “Emperyalizm” birdenbire “iyi adam” mı oldu? Savaşlar mı bitti dünyada? Silahlanma sona mı erdi? Açlık sorunu mu çözümlendi? Dünya daha iyi bir yer mi oldu? Parametreler değişiyor belki, ama bildiklerimizi, bilmediklerimizi hatta güvensizliklerimizi daha açıkça ve yüksek sesle söylememiz gereken bir dönemim içinden geçtiğimizi düşünüyorum.

Devrimci mücadele belki devrim yapamadı, ama birçok değerli insan, aydın, devrimci kazandırdı bu ülkeye. Kendi adıma bana o günlerden hala onurla sahip çıktığım bir “sol ahlak” kaldı. devrimin, fikri ve ahlaki planda öncelikle bir değerler savunusu, inşaası olduğuna inanan biri olarak, politik olma niteliğimi, şeylerde politik ve sınıfsal olanı görme gücümü koruduğum kanısındayım. İçimde hep bir kuşku taşımakla birlikte bir zamanlar proletaryanın iktidarını savunurken şimdi iktidarın her çeşidine karşı oldum, “Marxizm”in bir bilim olduğunu iddia ettiğim yıllar, Althusser’i keşfettikten sonra geride kaldı. Kendi ülkemin sınırları içinde kalan her hareketin tarihsel ve toplumsal ezberine yenilmesinin kaçınılmaz, tek ülkede yapılan devriminse güdük kalmaya ve gerilemeye mahkum olduğunu anladım. Devrim, hayatın her alanında birden yapılmıyorsa, dünyanın eski yatağına geri çekileceğini biliyordum, doğrulandım. Kendi fraksiyonlarımızın yayın organlarından gelen her işgal, her grev haberiyle ertesi gün devrim olacağını sandığımız toy günler geride kaldı elbet. En azından çok kanallı televizyonların ortaya çıkması, Türkiye’nin benim sandığım yer olmadığını öğretti bana. Buradaki “ben”in salt benim tekilim olmadığı açık. “Devrim nedir?” sorusu, aynı zamanda “Artık biz neyiz?” sorusunu da yedeğinde tuttuğu için, kendi kişisel serüvenimde içkinleşmiş bir kuşağın tarihinden söz almaya çalıştım bu yazıda.

Devrim hala mümkün. İhtiyaç hala mevcut. Yalnızca inadımdan mı söylüyorum bunu? Hayır, yalnızca inadımdan değil, ama devrim biraz da inat işi değil midir? Yoksa, ne bizim tarihi haklı çıkarmamız gerekiyor, ne de tarihin bizi… Yalnızca devrim gerekiyor. Herkes ve her şey için.

Murathan Mungan (Devrim Özel Sayısı – Birikim 2006) 

Read Full Post »