Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Temmuz 2009

Dolunay…

Gökte dolunay vardı

ve köpeklerin batıl inançları vardı

uluyorlardı !

Read Full Post »

Bir yaz sabahı aniden uyanmanın türlü türlü nedenleri oluyordu…sırf bundan bile anlamalıydım gideceğini…

Senin adın petra…sana bu adı ben yakıştırdım…

petra görüyordum seni…gözlerimi dikmiş sana bakarken ilk gidişini sayıyordum…giderken ayak izlerinin halıda bıraktığı iz vücudunun yatakta bıraktığı ize hiç benzemiyordu….soruyordum nedensizliğe vuruyordun her şeyi ..her şeyi kendi nedensizliğinde çözebileceğimize inandırmıştın beni…hani bir şey olacak ve biz,bize muhtaç kalmayacaktık ….kendimizi bile çıkaramıyoruz işte görmüyor musun petra…bu bir savaş ilk kaybeden kazanacak asıl, görmez misin…! Ellerimde boyalar yüzünü çizer…ellerimde boyalar seni soyar yatağa atar…üstüne çıkar…sana bütünün tek bir parçasını anlatır..bütünsellik üzerine bir ilişki değildi bu bilirdim ama bilmez görünürdüm sırf sen o odadaki perdeleri indirme diye ve de yatağa uzanıp o gündüz düşü adamlarını görme diye ve o adamların ikircikli hayatlarından çaldığın ve yine o hayatlardan üstüne yakışmayanı giydiğin ve de dışarı çıkıp herkesin sana bakmasını istediğin..ve sana bakan o gözlere şahit olup keskin bir gülüşle geçip gittiğin ve de yine işte bu yüzden petra uykuya dalsak senle…uykuda bir kuyu…birileri üşüşmüş başına bir şeyler yapıyorlar ama anlam veremesek ..hatta nasıl olur bu bizim rüyamız siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz desek ama bizi duymasalar… sonra bir baksak.. kuyudan su niyetine çekildiğimizi görsek…..

gelmeyecekler petra…ve yemin ediyorum o adamları öldürmek istedim hep

elim seni dökerken birden durdum..ama yere çokça dökmüştüm seni..eski ürkek yalnızlığıma dalmıştım görmedim affet…döküldün petra…döküldükçe de yeniden doğdun…şimdi yerde ki yansımandan yeni bir evren doğabilir dikkat et…sokak lambaları birden yanacak kaçsan iyi edersin ..bu ışık huzmesi seni içine alacak..kaçsan iyi edersin yoksa kime sığınacağına şaşırmış bir halde kalırsan kimse yardım etmez sana… kim anlar her yangında biraz daha dökülen eski ürkek yalnızlığını…elin varoluşuna şaşıyor…beş tane parmak var ucunda onları sayıyor her gün ne de çok varmış diyor..bir iki üç dört beş…aklınsa saymayı çoktan unutmuş ne de olsa gelmiyor o gündüz düşü adamları diyor..neden bu saymak işi..bir kronometre tut onlara.. saniyenin yüzde birini tut gelmeyişlerine …hüznünden kinetik bir enerji yarat…azgın sulara dönüştür tüm o adamları…sandıklarda naftalinlerin arasında saklasaydın keşke de gidemeselerdi hiç… elleri, yüzleri, gözleri naftalin sarhoşu…annene dantelleri…fildişi taraklar…tülbentler..el yazmaları…hepsinin içinde saklasaydın keşke..naftalin kokulu düşler..

içimdeki petra benden amaçsız

bütünsellik buselikle kafiye olur ben seni severim….sana buselik makamıyla gelirim…. görmedin mi ilk değildi bu ne son olsun ki…adınla mı gidecekti..adın mı gidecekti…neden anlamadın petra…neden anlamadım da bu savaşı sürdürdüm sırf sen kaybet diye…sırf ben kazanamayayım diye…giderken ayak izlerin halımda yer etmiş…sen kendine yor beni..sen olur olmazlardan tut kendini aşağıya at…betona kırmızı aksın…morla sevişsin…gözlerine aksın…orda yeni yeni petralar çıksın…gözlerinden seveyim seni…gözlerinle seveyim seni ….sen petra ilk çağrışımı hep kendine çekecek olan…ve de ilk sessiz adımda siyahtan bahsedecek olan…bilemiyor musun neden onca şey..anlamanı sağlar mı saldığım kuşlar…dilleri olsa da konuşsalar şimdi…dilleri dökülesiceler…gidipte gelmesiceler….saçmalık bunlar…kumkuma sarhoşluğu…adını sormuştum sana bilmedin mi ..neden duraksadın…bakmıştım ilk de değildi halbuki…nereye gittiler…kuş olup uçmadılar ya….
ah petra sen kumkuma sarhoşu…kedilerin kuyruğuna teneke bağlayıp arkalarından su döken bir hikaye kahramanı…kitaplara gömülen ve de gerçek huzurun tam da burada olduğunu anlayan bir elma kurdu…kim kime muhtaç ..sen ağacımın altında oturansın …ilk meyveyi bekleyen…ve de gün doğumunda sessizce giden ve de yine bu yüzden bir gece tüm sözleri yakmak isteyen ve yine bu yüzden eski öykülerden dem vurarak eski yılgın haline dönen ve de ayak izlerinden yeni bir ordu kurarak üstüme üstüme yürüyen ve de adının ardına saklanmış onca tümceyi kendine kurban eden…ılık mı sütün tadı…çiğ süt emmişim bundandır çaresizliğim..farazi bakışlarımı açıklayamam sana…kimsen kimsin işte…sen doğurgan olmayı istemeyen ..ben bencil miyim ki dünyaya bir canlı getireyim diyen…tam da sen…eflatunu kendine yakışan…tatlısu delisi…

petranın tahta heykelleri…!

Ellerim kedisine düşkün yatıyor yanı başında
Sıcaklık nedir anlamıyor
Biri gelsin alsın istemeyerek tutsun
Kedisi ölsün ellerimin…
Tahta heykellerini yapmıştım senin
Binlercesine ayrı ayrı isimler bile vermiştim
Bir gün sanrı oluyordun
Bir gün kırmızı şekilsizlik doğumu

alacakaranlıkmış petra…!

türlü türlü uyarılmalarla dolu bir odaya açtım gözlerimi petra..sen henüz uyuyordun….( o gündüz düşü adamlarını görüyorsan yine, yemin ediyorum o senin iri siyah gözlerini yakacağım bir sabah…! ). inceden fesleğen kokusu vardı odada ve de o sıra dışarıda alacakaranlık doğmaktaydı..kararsız kalışlarımız gibi..şimdi gece mi yoksa gündüz mü petra ? …

ilk şaşkınlığı altlattıktan sonra iki kişi geldi..,durmadan soru soruyorlardı bize…oldukça küstahlardı çok da görmüştük bunlardan…sonra birden usulcana kaybolmuşlardı..nereye gitmişlerdi çözememiştik …sanırım aynı anda aynı sanrıyı görmüştük ama ikimizde birbirimize anlatmaya çekinmiştik…senin gördüğünü biliyordum ya da öyle bir his işte..içten içe gelen ve bir anda suratının tam orta yerine inen bir yumruk gibi..kabuslarımızdaki insanlara benziyorlardı…ikircikli yaşamları varmış..oldukça da korkunç görünürlermiş yemin ederim kendileri dediler petra…fakat o korkunç görüntülerinin ardında “mutlu” ve de “iyi” bir kalp saklanırmış…masallara inanır petra dediler…sen hangi ara masallarla inandın petra…yok bilmiyordum ki açıklayayım ,kendimce ona seslenip evet öyle anlamında ünlemler kurayım..

gittiler…

pencereyi açtım alacakaranlık bitmiş…. Artık gökten bulut yağar petra…!

tüm bunlar petrayı düşünmediğim zamanın bir yerinde oldu yemin ederim…

gerçekten bulut yağdı…adam karşıdan geçti..ilk gören dinazor başlıklı kızdı …sonra sepetini açtı..kırmızı yandı dur dedi görmedi arabaya tosladı..arabanın üstünden kuş geçti..içinden bulut yükseldi eline sağlık çok güzel olmuş dedi…dinazor arabayı afiyetle yedi…kırmızı kafa yere düştü kan aktı..spiker gol diye bağırdı..seyirciler ayaklandı…formalar havalandı..elleri göründü…tekerler patladı kriko yokmuş yolda kaldı…dinazor tekerleğin yerine geçti…araba havalandı sanki bulut oldu…gökten araba yağdı ..çelik çomak oynayanlar buna şaşırdı …korkuluklar kargalarla dost oldu..çiftçiler bile buna sevindi…ama kahvaltı yarım kaldı..domatesler buna kızdı…yeşile dönüştüler..sonra da tohuma..oradan da toprağa…herşey ilk özüne döndü…çiftçiler toprağı eşelediler..içinden çıkmak geldi…çıktılar..

petra gidiyor…!

Giderken kendini oldum olası bir telaşsızlıkla örülmüş olarak bulabilirdi ama yapmadı…sessizliği denedi başardı da…sessizdi…
Giderken elleriyle yokladı yüreğini , yerindeydi hala sıcaktı da..yine sevindi bir yere kaybolmayacaktı işte…kaybolmadı…
Şimdi hünerli bir kaybedişle nasılda götürüyor kendisini….şimdi ne fakir bir yalıtılmışlıkla gerçeği gizliyor….kendinden….
Giderken ….anlamadı …
Sessizdi…

Ve petranın ardından…!

Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok ıslaklığından muzdaripmiş ve de tamda bu yüzden kupkuru kalmış..dudaklarını kurutmuş..gül kurusuna sarmış…ve de ne çok öykünmüş…üstünde yıldızlar gezinmiş..yakamozlar ayaklarına serilmiş dolunaylı bir gecede…artık her yer gül kurusu…dudak kurusu….ne güzelmiş dudaklarının tuzlu tadı…ne güzelmiş seni tam ortadan bölen,seni ikiye ayıran o sevgi…böldün beni…ödüm koptu yalnızlığımdan ilk…yerine ne koyacağımı bilemeden usulcana durdum bir süre..ne koysam eksik kaldı…ne koysam yerini tutmadı…artık ne görsem biraz eksik…esrik çağların karşı konulmaz duygusu…tren rayları…gördüğünde dudak uçuklatan türden bir aşk…kuru dudaklar…kuru deniz…yakamoz…dolunay ve de gece çağrısı…
Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok gündüz düşlerinin adamlarını sevmiş…
Sanki kırılacakmış hissiyatıydı bu …tüm gördüklerinden aldığı ders buydu..adının yankısına tutundu bir süre…bu kısa an ona iyi geldi…bu soğukluk hiç bitmeyecek mi bile demiyordu artık..sanırım alışmıştı da ..nelere alışılmıyor ki..nelerden vazgeçilmiyor ki…..pencerenin altından gece akıyor…sıkı sıkıya ört yoksa gece çarpar..üşütür hasta olursun..sonra kim bakar sana…kim kullanılmış bir çığlıkla yanına gelip olmayacak bir tekil yalnızlık sendromu bırakır sana…hiç ama hiç aldırma sen bunlara…onlar neler gördü ki sen ne gördün onların yanında…pencerenden gece akıyor içeri..hazırlıklı olsan iyi edersin yoksa koca ağzını şehvetle açan bir dolunay karşılar seni …yatağına yat yorganını çek kafana kadar…görmemelisin o ay akacak..içinden bir sıvı akacak dolunay yere düşecek…ay kadar yorgun kirpiklerin kalacak geriye…görmemelisin “onları” ve “onlar” görmemeliler seni…!

Murat UYANIK

Read Full Post »

recto

çocukken büyüyünce ne olacaksın diye sorulduğunda, kuzenim atatürk dediği için altta kalmak istememiş ve peygamber olacağımı söylemiştim—

üffff— talihsiz bir açıklamaydı— kehanet gibi—

şimdi kendimi divana yatırıyorum, gözlerimi kapattırıyorum, çocukluğuma geri dönüyor o yatan lavuk, ve o lavuğa soruyorum, büyüyünce ne olmak istersin?

— PEMBE  PANTER !

musiki olarak da eklemiş bulunuyorum henry dayıyı—

sağda altta tikkatinize—

Read Full Post »

ORDA

seni bir olukta buldum önce
seni bir tuğla dilinde

hiç tamamlanmamış
akıntılar öyküsü
ve onun örgüsü

fazla bir şeye
benzemiyordu durmak
yürümek en güzel eylemindi
gördüm güneşlerden çok

bulutları sevdin
el değmemiş bir
ıslağın türküsü

böylece bir olukta buldum seni
bir tuğla dilinde

sevdim daha da.

İbrahim AZAR
Temmuz 2009, Sonbirev.

bu çocuk kardeşim benim ya…

bundan sonra hangi burçtan olduğumu soranlara tuğla burcu diyeceğim, oluklu ve köşeli, akan ve yuvarlak değil kesin ve keskin konuşan, hem nadiren çarparım, hem nadiren öldürürüm…

Read Full Post »

nitimur in vetitum (*)

 

 

 

 

 

 

“En üst derecede zararlı ve tehlikeli olsa bile bir şey hakikat olabilir; varolmanın temel doğasının bir parçası olabilir, onu anlamak bizim kendi yıkımımıza neden olacaktır. O zaman bir insanın tininin gücü ne kadar “hakikate” dayanabileceği, ya da daha açık bir ifadeyle, ne dereceye kadar onu sulandırması, gizlemesi, tatlandırması, sessizleştirmesi, çarpıtması gerektiğiyle ölçülecektir.”                               

 

Nietzsche Beyond The Good and Evil

 

(*) Yasak olan için çabalıyoruz.

http://atopya.bagimsizdenklem.com/)

Read Full Post »

“Kanser hastası Güler Zere’ye özgürlük, hasta tutsaklar serbest bırakılsın!”
(29.07.09) – Sermaye devleti, kontrgerilla elemanlarını şaibeli sağlık raporlarıyla birer ikişer salıverirken, bugün ağır sağlık sorunlarıyla boğuşan tutsakları tahliye etmeyip açıkça ölüme terkediyor. Bu yılın ilk altı ayında, altı tutsak (Mehmet Elçi, Gurbet Mete, Hasan Kert, Beşir Özer, Recep Çelik ve İsmet Ablak) cezaevlerinde yaşamını yitirdi. Güler Zere’nin durumu ise kritik. Cezaevlerinde onlar gibi tedavisi dışarıda yapılması gereken onlarca tutsak var.

Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu’nun ‘infazını hastanede tamamlasın’ dediği ağız kanseri Güler Zere’nin “tedavisi” Adana Balcalı Hastanesi mahkum koğuşunda sürüyor. 14 yıldır tutuklu bulunan devrimci tutsak Güler Zere ve hapishanelerde tecrit ve baskı koşullarında tutukluluk halleri devam eden hasta tutsakların serbest bırakılması talebiyle harekete geçen sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve devrimci kurumlar çeşitli eylemlerle Zere ve hasta tutsakların serbest bırakılmasını talep ediyorlar.

Türkiye’nin çeşitli illerinde devletin tecrit ve baskı uygulamaları protestolara konu edilmeye devam ederken devrimci tutsak Güler Zere şahsında hasta tutsakların serbest bırakılması talebiyle İstanbul’da da eylemler gerçekleştirilecek.

28 Temmuz akşamı biraraya gelen kurum temsilcileri “Kanser hastası Güler Zere’ye özgürlük, hasta tutsaklar serbest bırakılsın!” talebiyle 31 Temmuz Cuma akşamı İstanbul’da yürüyüş gerçekleştirme kararı aldılar.

31 Temmuz 2009 Cuma akşamı saat 19.30’da Taksim tramvay durağından buluşarak Galatasaray Lisesi’ne yürüyecek olan kurumların isimleri ise şöyle:

Halk Cephesi, TAYAD, ÇHD, Halkevleri, Barış ve Demokrasi Partisi, DTP, ÖDP, BDSP, Erol Zavar’a Yaşam Hakkı Koordinasyonu, Kaldıraç, ESP, EHP, Özgürlükçü Sol Hareket, ÖMP, Amargi, TTB, Devrimci Hareket, Emekli-Sen 1-2-4 Nolu Şubeler, EMEP, SODAP, Gülensu Gülsuyu Derneği, İşçi-Köylü Gazetesi, Eğitim-Sen 3 Nolu Şube, Mücadele Birliği Platformu, Helsinki Yurtdaşlar Derneği, EKD, Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi, Sosyalist Feminist Kolektif, Devrimci Alevi Komitesi, DHF, PEN, TKP, SDP, Sosyalist Parti, CEM TV, Demokrasi İçin Birlik Hareketi, Çağrı
Tarih: 31 Temmuz 2009 Cuma
Yer: Taksim Tramvay Durağı / İstanbul
Saat: 19.30

 

not: bu ülke acıdan ve ölümden yana o kadar zengin ki, ve acı ve ölüm değil mi, hayatın ‘anlam’ına karşı altetmek zorunda olduğumuz, insanca birşeyler olmalı artık bu ülkede, acı da ölüm de insanca olmalı…

Read Full Post »

 O anda aklına gelen şeylerden biri de sara bunalımlarıydı. Eğer sara nöbeti uyanıkken gelmişse, nöbetin başlamasından biraz önce, içini kaplayan sıkıntının, tedirginliğin, bunaltının arasında zihni bir anlık silkinmelerle canlanır, içinde büyük bir yaşama isteği belirirdi. Bir şimşek gibi parlayıp sönen bu kısacık sürede yaşadığını hissetmesi var olduğunun bilincine ermesi on kat artardı. Bütün benliği pırıl pırıl aydınlanırken heyecanı, kuşkuları, tedirginliği yatışır; içini sevinç dolu bir huzur kaplardı. O anda umutlarla dolup taşar, içinde her şeyin en doğrusunu yapmış olmanın dinginliği yer alırdı. Fakat bu anlar, bu coşkunluk, sara nöbetinden önceki son saniyenin (hiç bir zaman bir saniyeden fazla sürmezdi), sadece bir önsezisi gibiydi. Ama dayanılmaz bir saniyeydi bu. Sonra kendine gelip de bu saniyeyi düşündüğü zaman şöyle söylerdi: ‘Çevremdekilerin ve kendimin bilincine varmadaki bu netlik, aydınlık, yani ‘başımın göklerde oluşu’ bir hastalıktan, normalin çarpıtılmasından başka bir şey olamaz. Öyleyse bu durum yaşamın doruğu değil, belki de uçurumun dibi sayılmalı.’ Böyle düşünmekle birlikte sonunda şu çelişik sonuca varırdı: ‘Kendime geldikten sonra anımsayıp gözümün önüne getirebildiğim o bunalım öncesi an madem bu kadar tatlı, hoş; madem bu an bana daha önceden tatmadığım, hatta aklıma getirmediğim doygunluk, çevreyle uyumluluk, huzur duygusu veriyor; içimi derin bir yaşama umuduyla birlikte ibadet coşkunluğuyla dolduruyor; öyleyse bunun bir hastalık, anormal bir gerginlik olmasının ne önemi var.’

 Sözle anlatmakta güçlük çektiği bu karışık düşünceler ona son derece açık görünüyordu. Duyduklarının gerçekten ‘güzellik ve ibadet coşkunluğu’, gerçekten ‘derin yaşama umudu’ olduğundan kuşkusu yoktu. İnsanın bilincini köreltip bulandıran, ruhunu aşağılaştıran esrar, afyon, alkol gibi şeylerin alınmasından sonra görülen ipesapa gelmez düşler değildi onunkisi. Hastalığın geçmesinden sonra her şeyi aklı başında bir adam gibi bir bir anımsıyordu. Bu kısacık sürede kendi varlığını anlaması, benliğini sezmesi, aynı zamanda çevresindekileri hissetmesi olağanüstü bir keskinlik kazanıyordu. O saniyede, yani sara nöbetinin gelmesinden önceki anda açıkça ve bilinçli olarak: ‘Bu an için bütün yaşamımı veririm!’ diyebildiğine göre, gerçekten o an kendiliğinden bütün yaşama değerdi.

 Bununla birlikte vardığı sonuçta bir etkileşmenin söz konusu olduğunu biliyordu. Bönleşme, ruhunun kararması, aptallaşma ‘bir anlık başı göklerde oluşun’ kendiliğinden gelen, yadsınmaz sonucuydu. Bu gerçek tartışılmaya bile değmezdi. Elde ettiği sonuçta, yani bu anın değerlendirilmesinde yanıldığı ortadaydı, ama onu şaşırtan, o anki duygularının gerçek oluşuydu. İnsan gerçeğin karşısında ne yapabilirdi? O anda duyduğu sınırsız mutluluğun bütün bir yaşama değdiğini o saniyeyi yaşarken kendisi söylememişmiydi? Moskova’daki buluşmalarından birinde Rogojin’e: ‘O anda, Kutsal Kitap’ta yazılı ‘artık zaman diye bir şey olmayacak’ sözünü çok iyi anlıyorum’ demişti. Sonra gülümseyerek, ‘Bu an Muhammed’in bir sara nöbeti sırasında devirdiği testideki suyun hepsi boşalmadan yedi kat göğü gezip gelmesinin (miraç) aynısıdır muhakkak’ diye eklemişti.

 

Budala – Dostoyevski

Read Full Post »

MAVİ AY

 

 

1

 

buluta doğrulan bir çift gözdür şimdi

yağmuru derinden yağarcasına ıslak

ve şaraptır şimdi, yanakları karanfil   

teni papatya, yıl be yıl artık ulaşılmaz

kadehime doğan ay bir kadındır şimdi.

 

2

 

basamaklarda katiptir adımı çağıran

kıran kalemi hakim: suçu sabit “aşk!”

 

3

 

sonra sessizdir bilmem nedendir bu

yoksa ya da varsa diye umarsız artık

anlamsızdır geceler sonra, yıldızı kıt

rüzgârı bol, sararmış bir fotoğraf gibi

son sayfada dimdik bir adamdır sonra.

 

4

 

akar içimde usanmaz ırmak yönü sıcağa 

ama göl soğumaz, ıskalar çünkü kavsini.

 

5

 

ve şarkıyla dalga geçen bir yüzdür şimdi

piyanoyu dudaklarıyla çalarcasına ritmik       

yani hazirandır şimdi, gamzeleri çingene  

saçları oryantal, yıl be yıl artık görülmez 

göğsüme batan keskin bir kadındır şimdi.

 

 

Erkan Ezbiderli

Read Full Post »

Güncel…

Amerikalı ünlü bir talk showcu, çalışanlarını toparlamış, atmış bir gemiye getirmiş türkiyeye, eyvallah, mehmet öz denen  herif de (kibirli ukala – kalbi olmayan heriften kalp doktoru mu olur) baş misafiriymiş, eyvallah, çırağan sarayına gitmişler, organizatör önce osmanlı usülü uşaklıkları, şaklabanlıkları sergilemiş, maksat elin gavuruna otantik bir şeyler yaşatmak, hadi buna da eyvallah, ama tutup mevlevileri de getirip millete şov yapmayı anlamakta güçlük çekiyorum, mevlana mezarında kaç kere dönmüştür allah bilir. Ulan benim bildiğim Allah için dönülür, insan utanmaz mı ya böyle bir şey yaparken, rezillikten başka bir şey değil; ha sufizm de son zamanlar da çok dilde olan bir şey, benim de ilgimi çeken bir şey, insana ulaşmak isteyen sağlam öğretilerden biri, ama şu sağda solda sahtekarca dilde dolandığını gördükçe ifrit olmamak elde değil, elif schafak denen zerzavatın, içine bir parça karıştırıp, pembeye boyayıp aşk adıyla satması resmen mide bulandırıcı, ha erkekler pembe patik giymez diye bir de kül rengini çıkartmışlar, böğk lan böğk, aşk dediğin megapolde ballı seks olmuş,,,

Breh egolar breh, bu haz verir eyvallah, ama merak ediyorum saadet denen, merhamet denen şey uğruyor mu bu yüreklere,,,

 

 ‘Bu neyin sesi ateştir, hava değil, kimde bu ateş yoksa YOKOLSUN!’ – Mevlana

 

 Hiç bir zaman varolamayanlar, yokolmaya mahkumdur ve yok oluştan delicesine korkmaya—

 

Çağımız anti-sufisttir- (bu dergaha giriş ücretlidir : ) değerler tam tersine dönmüş; caka, gösteriş, haz, pornografi, ego, bencillik, primatizm, beden, eğitimli cahillik, imaj, ama soruyorum, bana son on yılda baş tacı edebileceğimiz bir tane sanatçı söyleyebilir misiniz, hadi canım iconcanlarınıza…

Read Full Post »

K”işin”in Gerçek Yüzü

             

Yazar Sinem Sal   

13 11 2008

 

 

Sol elini kaybetmişsin görür gibiyim.

 

O zaman sağ elinle bir el çiz kendine, sağ elinle, hemen şimdi, yeni bir el çiz bileğinin bitimine.

 

Bak göreceksin sen de inanacaksın yeniden tutacağına.

 

İnsan nasıl oldu sanıyorsun ki…

 

Ben ki bir zamanlar yüzümün sağ yarısını kaybetmiştim. Geçirdiğim bir felç sonrası yüzümün sadece sol kısmı iç dünyamı şekillendirebiliyordu. Yüzümün sağ yanıysa tepkisizliği taşıyordu. Kendini yukarı doğru çeken sol dudağıma inat kıpırdamıyordu bile. Bense aynalara bakmayı reddettiğim için yüzümün sağ yarısını hayal etmek zorunda kalıyordum.

 

Bir aralık günü belki de dört sene sonra gündüz dışarı çıkmaya karar verdim. Üstümde yeşil hırkam ve kahverengi atkım vardı. Atkıyı burnuma kadar çektim. Yünlü iplik burnumun ucunda karıncalanma hissi yaratıyordu. (Bunu hissedebilmek güzel.) Yüzümün sol tarafında da aynı his vardı. Ama sağ yanım yine vurdumduymazlığını yaşıyordu.

 

Dört senedir sadece geceleri dışarı çıkıyordum. Fark etmediğim ne çok şey olduğunu şimdi görebiliyordum . Duvara yazılmış olan “buraya çöp atmayınız!” yazısının kırmızı renkte olduğunu, köşedeki ahşap evin önünde duran ve her seferinde beğeniyle baktığım arabanın arka camında “satılık” yazdığını ve kaldırımların , üstüne basmamaktan zevk aldığım, çizgileri olduğunu bugün fark ediyordum. Her şey ışığa maruz kaldığında ortaya çıkıyordu, doğruydu. Bundandı hayatımızın en büyük hatalarını bir başka hatadan sonra yapmamız. Çünkü biz hata yaptıktan sonra korkuyorduk bir diğerini yapacağımızdan ve korkulan şeyden korunmak adına verilen ilk tepkimizi veriyorduk dünyaya: gözlerimizi kapatıyorduk. Ben en çok bu zamanlarımda düştüm. Üstüme geliyor dediğim her şeyin sabit olduğunu ve benim gidip onlara çarptığımı ancak ışıkları yanık bıraktığım gün anladım.

 

Hayat dediğim o yaşama alanında her şey aynı yerde yetişiyordu oysa: hani o çok özendiğim ve herkesin hayran kaldığı bitkilerimle yabani otlarım. Kurumakla çürümek arasında birkaç yudumluk su vardı. Biz bazen bunu yapıyorduk işte. En sevdiklerimizin ölümleri yine bizim elimizden geliyordu. Çürütüyorduk. (Çünkü sevgili anneniz böyle öğretmişti size.) Elinizde kalan çok sevdiğiniz bitkilerin yeni tohumları atılıyordu toprağa. Tam da aynısı yeniden yetişiyordu. Oysa siz her seferinde bu bitki türünün son örneğini yetiştirdiğinizi sanıyordunuz, tıpkı aynı türü büyütmeye çalışan diğer yüzlercesi gibi. Bu defa daha bilinçlisinizdir artık. Çok fazla suyun bir bitkiyi çürüteceğini öğrenmişsinizdir. İçinizde dolup taşan her şey içinizde kalır. Sonuç olarak kuruyan bir bitki kalır geriye ve siz uzun zamandır içinizde biriktirdiklerinizi boşaltırsınız üstüne kuruyan yaprakların.

 

O gün, o aralık günü, bilinçsizce girip çıktığım sokaklardan birinde , renkli ışıklarla süslenmiş cam bir vitrinde yüzümün sağ yarısıyla karşılaştım. İnsanın kendi yüzüyle dört sene sonra karşılaşması. Hani bacağın kopsa görebilirdin ya da o çizmeyi bir türlü beceremediğin sol elini de, hatta biraz uğraşsan omuzlarının boynuna en yakın olan kısmını bile görebiliyordun ; ama insanın yüzünü görememesi garip hem de yüzü gözlerine en yakın yeriyken. Bu yüzden bazen bizi yansıtan ve tam olarak gösteren başka şeylere ihtiyaç duyuyorduk. Bizi anlayan insanlara tutunmamız bundandı belki de.O gün, o aralık günü, bilinçsizce girip çıktığım sokaklardan birinde, renkli ışıklarla süslenmiş cam bir vitrinde yüzümün dört senedir görmediğim yanıyla karşılaştım. En fazla kıpırtısızdı. Daha fazlası değil. Belki hayata hep bir adım önden koşturan aceleci ve heyecanlı yanımıza inat gibi dimdik ve duyarsız öteki yanımız gibiydi. Oysa ben dört senede ne çok çizgi eklemiştim hayalimden yüzüme ve ne çok yaralarla doluydu.

 

Görmeyi reddetiğimiz her gerçek beynimizin şekillendirmesine uğruyordu. Biz onları elektriklerin kesildiği bir anda mum ışığının önüne getirdiğimiz ellerimizle yaptığımız güvercinler gibi görüyorduk. Duvara yansıyan o güvercin ne gerçek bir güvercindi ne de onu yaratan ellerimiz o kadar büyüktü.

 

O gün, o aralık günü, bilinçsizce girip çıktığım sokaklardan birinde, renkli ışıklarla süslenmiş cam bir vitrinde yüzümün dört senedir görmediğim yanıyla karşılaştım. Aşık olduğum kadınlar gibiydi yüzümün sağ yanı: gülmemi engelleyen, ağladığımda ıslanmayan, şaştığım ve korktuğum anları bile hissedemeyen yüzümün sağ yarısı gibiydi. Bense en çok hissiz yanımdan gören gözümle çizmişim gideceğim yolları. Bundanmış saklanışım perdenin arkasına. İnsan kendini sevmeyi ne çok erteliyormuş.

 

Yüzün hissedemiyorsa ona dokun, dedi annem, elin hissedecektir.

 http://www.sinemsal.com/

Read Full Post »

Older Posts »