Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Bildiğimiz Gençliğin Sonu – Samet İnanır’ Category

                            not: aslında genelde kısa yazılar koymaya çalışıyorum,  ama gençlikle ilgili böyle uzun bir yazının okunmaya değer olduğunu düşünüyorum… 

 

        BİLDİĞİMİZ GENÇLİĞİN SONU

          SONU OLMAYAN GENÇLİK

 

“Bence ne çıkacaksa, sorumluluktan değil, sorumsuzluktan çıkar, çıkacaktır. Karışıklık, kötülük iyinin anasıdır. Bugünlerde geniş meşrepliler sanki insanda yurttaşlık duygusu bırakılmış gibi  “sorumluluktan konuşuyorlar. Gençler sorumluluk duysun isteniyor. Oysa sınırlar yeniden çizilmeli. Herşeyin… yazın’ın, şiirin, coğrafyanın, dünyanın sınırları. Hatta nüfus sayımı bile yeniden yapılmalı. İskan yeniden. Kısacası yepyeni bir dilbilgisi ve yepyeni bir sözdizimi zorunlu bize. Yeniden bir uygarlık tanımı, yeniden bir yurttaşlık tanımı. Yeni sorumluluk bile en sonda gelir.”                                                                                                                                        ECE AYHAN–Sivil Denemeler Kara-1994

 

Uzun konuşmasına, “Şimdiki gençlikten adam olmaz ki, bizim zamanımızda gençlik…” sözleriyle başlayıp “Umudumuz sizlerde, sizleri gördükçe…” diyerek sona erdiren bir yetişkinler ordusuna sahip ve henüz yirmili yaşlarda olanların bile “eskiden böyle değildi” diyebildiği memleketimizde, yaşanan muazzam değişimlerin hızına yetişemeyip olan biteni kavramakta zorlandığımızda, bu değişimlerin ayırdına varabilmenin en kestirme yollarından biri de bu değişimlerden en fazla etkilenen ve hayatında bu değişimlerin izlerini fazlasıyla yansıtan gençliğe bakmak oluyor.

 Bir yandan, AB sürecimizin yegane ‘argüman’ı, yaşlanan Avrupa’nın karşısında dimdik ve taze bir Türkiye’nin yetişmiş “iç dinamiği” gençliği; bir yandan kitap yakma emri verebilen genç kaymakamı; bir yandan da yurtdışına çıkmanın yollarını arayan yılgın kuyrukları gördükçe yalpalayan zihnimiz, gençliği eğitilmişliği ve kendini yetiştirmişliğiyle memleketi güzel yarınlara taşıyacak bir güç olarak selamlamakla, keyfekederliği ve kofluğundan memnun haline bakıp yerin dibine sokma arasında bocalıyor.

 Horlanmışlığını tevekülle kabul eden ‘kadın’; örgütlenmeye soğuk bakan ‘işçi’; “bu davanın şehidi yok” diyen ketum ‘eşcinsel’; sorgulamadan itaat eden ‘makbul vatandaş’; inancının gereklerini savsaklayan ‘mumin’; asimile olmaktan gocunmayan ‘azınlık’ ve nihayet en şiddetlisi apolitik ‘gençlik’…kendisinin, ait olduğu kimliğin ve içerisinde yaşamakta olduğu toplumun hayrına olacağına inanılan tutumları benimsememesi ve ona biçilen vazifeler ile icra ettiği pratikler arasındaki mesafeyi anlamlandırmak ve eleştirmek için “duyarsızlık” ve “bilinçsizlik” ile yargılananlar.

 Bu yazı Manifesto’nun meşhur “Burjuvazi şimdiye kadar onurlandırılmış ve hürmetle karşılanmış tüm etkinlikleri çevreleyen haleyi çekip aldı. Doktoru, hukukçuyu, rahibi, şairi, bilimadamını ücretli işçiye dönüştürdü” ifadesinin, yazıldığı 19. yüzyıl dünyasının üretim koşulları ve ilişkilerini merkezi olarak problemize eden kapitalist formasyondan, tüketim koşulları ve ilişkilerini merkeze oturtan, böylelikle sadece meslek erbaplarını, sınıfları değil tüm ‘insanlık hallerini’ kuşatan kapitalist formasyona geçişte gençliğin payına düşenlerin Türkiye’deki yansımalarına odaklanan yüzeysel bir hikaye olacak. Bilinçsizleşme ve duyarsızlaşmanın da bir tarihi, bir nitelik sorunu olduğu varsayımıyla gençliğin şimdiki zamanına odaklanan, başındaki tanıdık ‘haleyi’ yitiriş hikayesi.

  Gençliğin siyasi olana kayıtsız kalmasını eleştiren görüşlerin bir çoğundaki önkabule göre ‘genç’; okulda aldığı eğitimi vasıtasıyla içerisinde yaşadığı toplumun ve dünyanın sorunlarını çözümleyebilecek altyapıya sahip olan, hayata atılmadığından sisteme dışarıdan bakabilmesinin avantajıyla çarpıklıkları görebilen, bu algılamadan sonra henüz derisi henüz kalınlaşmadığı için umut ve özgüvenle bu çarpıklıkları gidermeye koyulabilecek, “okul denen toplumsallaşma mekanlarında” bulunan tez canlı, dinamik insandır. Bugünkü kuşak kaymasının ardında özetle

 1- altyapı, sistem-dışılık, görebilmek, umut ve özgüven, tez canlılık…gibi vasıflarını kendisine kazandıran kurumların ve süreçlerin etkisi,

 2- ‘60’ların sonundan itibaren şiddetini arttıran birbiriyle bakışımlı 4 geçişin etkisi:

-Ulusaldan küresele        -Modernden Postmoderne

-Fordist (seri) üretimden , Post-fordist (esnek istihdam) üretime

-Sanayi Toplumundan Bilgi Toplumuna (ekonomik yansımasıyla değer-emek parametresinin yanında değer-bilgi parametresinin artan oranda oluşması, işsiz büyümenin gerçekleşmesi bunun sonucu olarak da işsizliğin kronikleşmesi.)

 3- Türkiye’nin kendine has tecrübelerinin (12 Eylül, 24 Ocak, medyalar…) etkisi vardır.

 Bu 3 temel etki grubunun gençliğin anlamını, kapsamını, işlevini, yönünü ve biçimini değiştirmiş olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız.

 Bu değişimin nihai çıktısı, gençliğin gitgide “siyasal, toplumsal, kültürel hayatı yenileyen, ilerleten bir güç olarak değil piyasayı yenileyen, canlandıran bir güç olarak” ve piyasa koşullarında vücut bulan kurumlar olan medyalar yoluyla bu tanımın\niteliklerin dayatılmaya başlaması olacaktır. Bu yeni tanımın kapsamında ‘genç’: Okulda ve okul dışında aldığı eğitimi vasıtasıyla içerisinde yer alacağı piyasada karşılaşacağı sorunları çözümleyebilecek altyapıya sahip, tahsili sırasında çalıştığından(stajlardan) ‘sistemi’ içeriden de bilen, umut ve özgüvenle piyasada hak ettiğine inandığı pozisyonu elde etmeye koşullanan, tüketim kapasitesi yüksek ve kendisini tükettikleri aracılığıyla tanımlayan tez canlı dinamik insan olarak tanımlanmaya başlamıştır.

 Bolca istisna barındıran bu durum verili kabul edilerek soruşturmanın rotası: Ütopyasız siyasetlerin doğurduğu siyasetsiz ütopya’ya bakmak olacak. Ancak gençliğin tarihselliğine bir not düşüp sonra da medyaların ve eski tecrübelerin ‘gölgesinin’ yarattığı sıkıntılara eğildikten sonra.

 

 

  GENÇLİK: TARİHİN ELASTİK PARANTEZİ

 

 1855’te Manchester’daki dokuma tezgahında çalışan 9 yaşındaki Irwin gençti. Dickens’tan okuduğumuz gibi “para hesabı yapabiliyorsa asla çocuk değildir.” 2005’te aynı Machester’daki Old Trafford’da sahaya çıkan Rooney ise “henüz çocuk yaşta”. The Guardian’da okuduğumuz gibi “milyon poundları duydukça başı dönüyordu” denmesine rağmen.

 Gençlik; sanıldığının aksine çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılık gibi “doğal” bir insanlık hali, a priori (öncelsiz) bir durum, evrensel bir sabit değil. Tarih boyunca daha çok erken yetişkinlik hali olarak algılanıp, çoğu zaman dinç bünyesinin ona sağladığı özgüvene\güce karşın tecrübesiz olmasına binaen “vahşilikle” özdeşleştirilen, modernite ile birlikte filizlenip 2. Dünya Savaşının ertesinde özgünleşen bir kurum.

 İnsan hayatının evreleri bin yıllar boyunca üretim ilişkilerindeki konumlarıyla belirlendi: Bedenen olgunlaşmamış ve içerisinde yaşadığı topluma uyumlanabilecek kültürü henüz edinmemiş muhtaç “çocuk”; artık fiziksel olarak güçlü olmadığından çocuk bakımı, sepet örücülük, yöneticilik, yamaklık, din adamlığı… gibi yoğun enerji sarfiyatı gerektirmeyen üretim alanlarına kayan ya da tamamen düşkünleşen “yaşlı”; kendisine ve başta çocuklar ve yaşlılar olmak üzere kabilenin muhtaçlarına gereken enerjiyi elde etmekle, artı-değer yaratmakla yükümlü “yetişkin”.

 Avcı-derleyicilik, tarım ve erken sanayileşme dönemlerinde, yani insanlık tarihinin %99’unda toplumsal formasyonların\toplumların bizim anladığımız anlamda “genç”e gereksinimi de, onun aylaklığını düzenli olarak besleyebilme lüksü de yoktu. Doğuştan ayrıcalıklı zümreler dışında, geriye kalan sınıfların mensupları fiziksel olgunluğa yaklaşır yaklaşmaz üretim ilişkilerine girerek, evlendirilerek ya da prosedürleri bitmek tükenmek bilmeyen papirüsleri, dogmaları hatmedip “saçları ağarlaşıncaya dek” terbiye edilerek hem toplumsal sisteme entegre ediliyor hem de verili sistem karşısında güçlü ama tecrübesiz oluşundan kaynaklanabilecek ‘tehlikeli enerjiden’ sakınılmış olunuyordu. Zaten, 20. yüzyıl başı gibi geç bir döneme kadar şehirlerde ortalama insan ömrü genç kalınamayacak kadar kısa 44 yıldan ibaretti. (günümüz Afrikası küresel sistemin damgasıyla 45 yıl yaşayabilmektedir, gençlik kurumu küreselleşmektedir ancak hala küresel bir gerçek değildir.)

 Gençliğin ‘demokratikleşmesi’, sanayileşen toplumların alt sınıflarının muazzam gelir ve refah artışından pay almaya başlamasıyla, hanelerin ‘üretmeden tüketecek’ bu genç üyelerinin asalaklıklarını finanse edebilecek bir gelire kavuşmaları ve insanın ortalama ömrünün uzamasıyla başladı. Ve sıradan insanın, bu yeni toplumda işçi olabilmek için bile öğrenim görmesi, en azından okuma yazma öğrenmesi gerekmesiyle devam etti. Bunu aydınlanma\uygar insan yaratma ideali, eğitimin amacının insanın içerisinde yer alacağı topluma asgari düzeyde entegre olması kadar ona, insana özgü kültürel kazanımları da edindirme gayesini kapsaması besledi.

 Bugün anladığımız anlamdaki gençliğin referanslarını ilk önce, 2.Dünya Savaşı’nın ertesindeki refah döneminde kolayca yüksek gelirli bir iş bulabilen ya da ailelerinin refah artışından nemalanarak yüksek öğretime giden Amerikalı kuşak sağlamıştır. Aileleri ile bağları zayıflayan, böylelikle geleneksel tüketim kalıplarına uymak zorunda olmayan bu harçlığı bol kesime hitap eden azmanlaşmış şirketler; televizyonun icadı ile bambaşka bir boyut kazanan kitle iletişiminin olanaklarından yararlanan pazarlama anlayışlarıyla hedefi gençler (teenagers) olan “modalar, giyim-kuşam biçimleri, müzik, yeni tüketim biçimleri” doğurmuştur. Gençlik, tamamen özgün bir hayat evresi olarak belirmiştir.

 Gençlik parantezi;

-üretim ilişkilerine girilip girilmediğine; içerisinde yaşadığı doğa ve toplum hakkındaki bilgilenme mekan\biçim\içeriğine; aileye muhtaç olup olmamaya;

sırtındaki sorumluluklara (evlenme gibi); yaşam süresine göre uzayıp kısalmakta , daha doğrusu kapsamı, boyutları, nitelikleri değişmektedir.

 (Gençlik sosyolojisinde gençlik üzerine üç farklı bakış açısı mevcut. Öncülüğünü Herbert Marcuse’nin yaptığı birinci bakış açısı gençliği homojen bir kitle olarak kabul ederken, ikincisi ise, Pierre Bourdieu’nun kelimeleriyle “Gençlik sadece bir kelimedir” diyerek gençliğin homojen bir grup olmadığını ve sosyal statüye göre farklı  gençliklerin olduğunu vurgular.Alan çalışmaları ise François Dubet’nin savunduğu 3. görüşü destekler niteliktedir. Bu görüşe göre gençler, her ne kadar ait oldukları sosyal kategoriye göre farklılık gösterseler de aynı dönemde doğmuş olmak, benzer şeyleri yaşamış olmak, vs gibi bazı ortaklıklar yaşarlar.)

 Bedenen olgunlaşmasına ve topluma dair asgari bilgiyi edinmesine rağmen hala ailesinin vesayetinde bulunmasının yarattığı ergenlik çatışmaları bir ‘uygarlık hastalığı’, aile içi ‘yumuşak’ kuşak çatışmasıyken; esas buhran dikbaşlılık-söz dinlemezlikten değil kabulleri, tavırları ve tutumları farklılaştıran değişen toplumsal formasyondan kaynaklanır. Farklı kuşakların çatışması bu yönüyle, farklı zihniyetlerin\anlam dünyalarının çatışmasının sonuçlarından biridir, nedeni değil.

 Bu yüzden; tarihin bir kazanımı-insanlığın bir lüksü olan gençliğe, nesnel iki veri olan metabolizması itibariyle fiziksel performansın doruğunda oluşu ve tecrübesizliği dışında, bu ikiliyle ilişkili olabilecek diğer herhangi bir vasfa “doğallık” atfetme ‘özcülüğü’, gelenek ‘yaratmaktan’ farksızdır.

 

  İKİ TAHRİBAT ( MEDYALAR VE SORUNLU MİRAS )

   

 Bir kültürel kimlik olarak gençlikle gündelik karşılaşmalarımızın yüklüce bir kısmı medyalarda yer alan (ve ilginçtir, çoğunlukla genç muhabirler tarafından hazırlanan) “gençler şöyle böyleler” haberlerine ve ‘70’lerle bugünün farklı gençlik tecrübelerini kıyaslayan pratiklere dayanıyor. Her iki kanal da sıfat biçmekte pek bonkör olduğundan sıhhatli bir muhasebeye mani olabilecek kestirmeler içeriyor.

 

 MEDYALAR

 Türkiye’de gençliği kavrama teşebbüsünün, çoğunlukla gazetelerin hafta sonu ilavelerinde yer alan özensiz haberlerin ve köşe yazarlarının sınırsız keyfiyetle bugün için dönüştürücü bir işleve sahip olamayan nostaljik hayıflanmalarının yarattığı medya tahribatıyla ilgili göğüslenmesi gereken dört ‘teknik’ sıkıntı var:

 Siyasal\politik söylemde gencin kimlere tekabül ettiği…Ki bu kendisini genç hissedenlerden (sendromal), ergenliği yaşayanlara (delikanlılar); üniversite öğrencilerinden (talebeler), örgün eğitimi sonlandırıp üretim sürecine girenlere (hayata erken atılanlar); mezuniyetine karşın evlenmemişlerden (bekarlar), meslek erbaplarının görece gençliğine (tilmizler) uzanan biyolojik, demografik, psikolojik, sosyolojik etmenlerle kapsamın belirlenebileceği bir durum. Pazarlama iletişimcilerinin idealize edilmiş ve dondurulmuş bir gençlik halini tüketim kapasitesini arttırması gayesiyle hem gençliğe hem de genç görünmeyi arzulayanlara dayatması da şimdiki zaman kipimizin bir ekstrası. “Her tarif bir tahriftir”. Birincisi bu.

 İkincisi, apolitik gençlik söyleminin doğrudan beyaz-Türk-laik oluşu. Ki kendisini depolitizasyonun başladığı ve yaygınlaştığı seksenler ve doksanlarda pekala fazlasıyla politik olan İslamcı ve Kürtçü gençliği hiç kaale almamasında, adeta bu grupları gençten saymamasında gösterir.

 Üçüncüsü, ölçek ve belirlenimcilik sorunu. Depolitizasyonun nedenlerini ararken dünyanın, dünya gençliğinin de, zaten benzer istikametteki gidişatı ile Türkiye özelinin kendisine has tecrübesi arasında temel belirleyicilerin ağırlığının belirlenmesi.

 Literatür karmaşası dördüncüsü. Ki bu da Amerikan pop-sosyolojisinin muhafazakar kalemlerinin sınıfsal çatışma yerine toplumsal uzlaşmazlıkları merkezine oturttuğu “generation X”, “generation Y”, “generation D” taksonomilerinin, “Özal kuşağı” , “kayıp kuşak” gibi yerli malı muadilleriyle eşsayılmasıyla yaşanıyor. Genelde, sanayileşmiş Batı dünyasının, bizim başka bir alemde olduğumuz ‘60’ların sonundan başlayarak yaşamaya başladığı değişimlerin, Türkiye’de ‘90’larla birlikte tam anlamıyla hissedilmesinin doğurduğu farklı tarihleri es geçmenin yarattığı anakronizmden (zamansallığın uyuşmaması) türeyen sorunlar bunlar. Sözgelimi, Newsweek’ten tam hafta sonu ilavesine yakışacağı düşünülerek bir iki oynamayla apartılan bir haberde; ‘80’lerde “aileye dönüş” yaşandığını, feminizm ve çevrecilik gibi farklı siyaset biçimlerinin güçlü biçimde kitleselleştiğini… vb yazılabiliyor. Ve bolca, teknolojik aygıtların doğurduğu yeni kodlamalara abartılı vurgulara ve “eskilerin okuduğu masala inanmayarak birey olma yolunda ilerleyen” gençlik gibi indirgemeciliklere neden olarak bulanıkları arttırıyor.

 Pek çok kimsenin cebinde, gündemine göre bir gençlik barındırması var. Keyifli bir örnek Cüneyt Ülsever’e ait: “Gözüken o ki, (gençler) ‘milliyetçi’ ama ‘devletçi’ değiller; ‘TSK’ya güveniyorlar’ ama ‘Atatürk ilkelerinin yeterliliğinden de şüpheliler’; ‘tesettürü’ bir yaşam şekli olarak kabul ediyorlar ama ‘şeriatı’ asla benimsemiyorlar; ‘liberal olanı’ benimsiyorlar ama ‘evrensel olandan’ da ürküyorlar!”

 Her yetişkin insan, hangi kimliklerin kendisini tanımladığını düşünürse düşünsün hayatının bir evresinde ortak olarak bu kimliği de tecrübelediğinden, gençlik hakkında otomatikman ‘bilirkişi’dir. Medyaların herhangi bir toplumsal gerçeği ele alırken hakikatle arasındaki ilişki düzeyi ortadayken, gençliği işlediği haberlerde ve yorumlarda bu bilirkişiliğin ayartısına kapılmamasını beklemek zaten abes olacaktı.

 

  SORUNLU MİRAS: ‘70’LERİN ‘GÖLGESİ’

 ‘70’lerle ’80 sonrasının gençliklerinin kıyaslandığı devasa literatürün ekseriyetinde tecrübelediğimiz bir handikap var: Kıyaslarda “ideal tiplerin”, ‘70’lerdeki ‘bilinçli\duyarlı\siyasallaşmış gençler’ ile ’80 sonrasındaki ‘bilinçsiz\duyarsızlaşmış\ siyasallaşmamış gençler’ olması. Oysa, değerlendirmeler iki ayrı dönemin ‘siyasallaşmamış’ ya da ‘siyasallaşmış’ kesimleri arasında da yapılabilseydi, bugünkü depolitikleşmenin özgüllüğünü soruştururken daha gerçekçi içerikler ortaya koymak mümkün olabilirdi. Kendi gençlik dönemini ‘nesneleştirirken’ ortak ‘kuşak kimliğinin’ toplayıcılığı etrafındaki ‘biz’in kapsamını bu depolitik kuşakdaşlarını da kapsayacak biçimde değerlendiren analizlere sahip olabilseydik yetmişlerin müsait atmosferine rağmen siyasallaşmamış (ya da kusur kalmamak için siyasallaşmış) kesimlerinin ruh halini, öncüllerini, kafalarındaki pragmatizmin bileşenlerini bilebilir, bugünümüzün koşullarının ağırlığını daha net görebilirdik.

 Bu “ideal tiplerin” çapraz eşleşmesi yüzünden, yetmişlerdekiyle bugünkü gençliğin farklarını bilinç ve duyarlılık olarak açıklamakla sınırlı kalmak, sigarayı bırakmasının hikmeti sorulduğunda sektirmeden tok bir tonla “irade” diyerek soruyu soranın nezdinde diğer tüm tiryakilerle kendisi arasında bir fazilet çizgisi çekme fırsatını kaçırmayan egonun gençlik tartışmalarındaki tezahürü olarak sırıtıyor. Bilinçsizliğin ve duyarsızlığın da “Özal-sonrası” denilerek kestirelemeyecek bir tarihi var ve bunlar nitelik farklarına kafa yorulmadan belirleyici nedenler olarak sarf edildiğinde konjonktürlere kilitlenen bir kıyas terazisinin iki gelişi güzel kefesi oluyor ancak. Doğrudur, bunları söylerken hakiki anlamda arabesk bir “kayıpsak sebebi var”a savrulmamak önemli. Belleklerin eski bayramları arar gibi aradığı öğrenci muhalefetinin koşullar böylesini buyurduğu için “otomatikman” yeşeremediğini iddia ederek çarpıtılmış bir üst-belirlenimcilik zırhının emniyetiyle sorumlulukları pas geçmek de hatalı olacak.

 Yine de ‘70’lerin zengin tecrübesinden çıkarılacak derslerimiz olduğu gerçeği, bizi eksik bir idealleştirmeyle bugünkü gündemimizi ve referanslarımızı bütünüyle yetmişlere göre tasarlamaya itmemeli. Tabii, gerek son 25 yılın toplumsal ivmesinin gerekse de 12 Eylül’ün iş görme raconunun tattırdığı acılar, o vakitlerde gençten sayılanların günün gençliği hakkında konuşurken akademik bir titizlikle değerlendirmeler yapmasını peşinen beklemeyi de haksızlık kılacak nitelikte. Aristo’ya Platon’un idealizmini paylaşmama nedeni sorulduğunda verdiği yanıt, bu anlamda bir orta yola yön gösterici olabilir: “Platon’u severim ama hakikati daha çok severim.”

 

   ÜTOPYASIZ BİR SİYASET

 

  KAYBOLAN MEŞRUİYET: İLK DARALMA

 “Meşru siyasal bir güç” olarak ilk safhada 1834’lerde harbiyelerde omuzlarında vatanı\imparatorluğu kurtarma vazifesinin yüküyle düşünüp yetişen, iyi eğitim almış genç askerlerden bu yana dar anlamda bir gençlikten sözedebilmek mümkün. İkinci safhada, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ama özellikle 1933 tarihli Mustafa Kemal’in Bursa nutkuyla kemikleşen cumhuriyeti korumak ve kollamakla mükellef bir gençlik var. Üçüncü safha ise, ‘60’larda filizlenip ‘70’lerde kitleselleşen, kollayıcı değil dönüştürücü nitelikli ve 12 Eylül’le varlığını “kayaların üzerindeki çatlaklarda” sürdüren, bize bugünkü referansları sağlayan gençlik muhalefeti.

 12 Eylül’e kadar olan türlü türlü gençlik muhalefetlerinin tümü arkasına toplumun gözünde gençliğin siyasetle ilgilenmesinin meşru ve hatta gerekli olduğu kanısını almıştı. “Kimi zaman öğrencilerin talep ve eylemlerinde biraz ileri gittikleri düşünülse de yaptıkları şeyler genel kanı itibariyle gençliğin zaten doğasında olan şeylerdi. Hakim olan modern\ilerici paradigma çerçevesinde mektepli gençliğin zaten yapması gereken mevcut olanı eleştirmek, değiştirmek, yenilemek ve ilerletmekti.”

 Ancak, darbe ile birlikte rejim, gençliği göreve davet eden söylemlerini bir kenara bıraktı, zira gençliğin görevi biraz farklı yorumlayabildiğine tanık olundu. Ertesinde daha çok bir kısım gençliğin rejimi ‘göreve’ çağırdığına tanık olduk.

 12 eylül’ün “anarşi ortamından” etkilenmiş, arkadaşlarının ölümlerine şahit olmuş ‘70’lerin gençleri ana-baba olduklarında yaşadıkları korku dolu günlerin hatıratıyla çocuklarına “en azından okul bitene kadar” siyasetten uzak durmalarını sıkı sıkıya tembihlediler. 1980-90’larda yetişen gençliğin siyasetle ilk tanışmaları ironik olarak çoğunlukla ailelerinin siyasete bulaşmamaları gerektiğini söylemesi üzerinden aslında ‘siyasetle tanışılmaması gerektiği prensibiyle’ oldu. ‘80’lilerin ve ‘90’lıların id’ine işleyen bu tembihler siyasallaşmaya karşı korkulu bir çekinceyi psikolojik olarak besledi. Okul bitene kadar siyasetten uzak durmak, siyasi bilgiye mesafeli kalmak demek yirmili yaşlarının ortasına geldikten sonra siyasete ilgi duymanın bir hobi edinmek kadar kolay olmadığı gerçeği yüzünden zaten ölü doğmuş bir sınırdı. Gençliğin 12 Eylül’den önce “adeta ikinci bir ordunun aydınlanmış neferi” addedilmenin özgüveninden, siyasetle ilgilendiğinde “vatan kurtaran Şaban” olmaya doğru dramatik dönüşümü böyle başladı. Ve öğrencinin işinin ‘normal olarak’ siyasetle ilgilenmek değil derslerine bakmak (ve ‘90’larda bir şekilde paçayı kurtarmak) olduğu toplumun buluştuğu bir ortak payda haline geldi. Siyasetle uğraşan gençliğin ibretlik sonu, unutma ustalığı alameti farikası olmuş bir halkın nadir unutmadığı\unutamadığı\ unutturulmayan\unutturulamayan ortak hafızası oldu.

 Hele hele gençler için , siyasallaşmanın ilk koşulları geleceğe dair bir umut beslemek ve özgüven sahibi olmaksa ve umut sayesinde çarpıklıkların, tıkanıklıkların, yanlışlıkların giderilmesini ‘mümkün’ ve ‘gerekli’ görerek, güven sahibi olarak da bu yolda üzerine düşen her ne ise onu yapmaya, sorumluluk üstlenmeye hazır ve istekli olarak siyasallaşılabiliyorsa , ilk daralma umudun ve özgüvenin siyasi olanda aranmaması üzerine varılan bu konsensustadır.

 Siyasetin alanını müphem biçimde tanımlanmış ucu açık bir “bölünmez bütünlüğü” tehdit edebilecek unsurları bertaraf etmek adına siyasi program ve projeksiyonlara kapamış ve temel toplumsal müzakere sahalarını tartışılamaz addedip “siyaset dışı” saymış ’12 Eylül’ ve halka\seçilmişlere reva görülen bu kısıtlanmış sahanın üzerindeki tasarrufu da ulus-devletin aşınma sürecinin had safhası ‘neo-liberal dalga’ kısırlaştırmıştır. Bahsedilen kısırlaşma, Türkiye’de siyaset kurumunun son çeyrek asrının buhranlarının merkezindedir. Ve gençliği de kapsayacak şekilde, kaybedenler safhında yer alan kitlelerin depolitikleşmesini sağlayan nedenlerin kaynağıdır.

 Siyasi katılımın ve kamuoyu yaratmanın tanıdık, bilindik, meşru yol haritası basit bir mantığa dayanmaktaydı: Hükümet ve meclis devletin meşru hakimiyeti altındaki sınırlar dahilinde toplumsal ve politik meseleleri düzenleyen bir hüviyette olduğundan, bu modern ve somut kurumlara dahil olmak ve onları kamuoyu yaratarak etkilemek vasıtasıyla siyasi süreç işler, mücadele bir sonuç verir. Bu mantık, anlamını büsbütün kaybetmemekle birlikte bütünlüğünü kaybetmiştir.

 

  TÜRKİYE’NİN İÇ STATİKLERİ: İKİNCİ DARALMA

 Türkiye’nin “iç dinamikleri” denildiğinde ilk önce gençliğin kastedildiğini biliyorsak, Türkiye’nin “iç statikleri” ile de 12 Eylül’ün kurumsallaştırdığı düzenleme ve pratiklerin kastedilebileceği makul görülmeli. 12 Eylül’ün özgürleşimci modernizm sürecini ters yüz ederek modern siyasal kurumsallaşma ve pratikleri kendisine tehdit olarak yorumlaması ve bu yönde yasal ve zihni düzenlemelere girişmesi katılımın ve siyasi mücadelenin mantığına ilk sekteyi vurmuştu. Sınıfsız, imtiyazsız, yeksoy, seküler bir halkın siyaseti demek; böyle bir halk bulunmadığından ‘varmış’ sayılmış; bu yokhalkın temsilciliğini de var olan halkın seçilmiş temsilcileri değil, bu sıfatları kim anayasaya yazmışsa onun tarafından temsil edilen atanmışlarca siyasetin icra edildiği ‘şeyin’ siyaset demek olduğu bir düzendir 12 Eylül sonrası.

 Ulusal çıkarı tanımlamak, yargılanamayan ve denetlenemeyen seçilmemişlerin ağırlıklı olduğu bir ‘zümrenin’ elindeyse, bu çıkarın kapsamı belirlenirken bu zümre kendi konumunu korumayı ve korumayı da fazlasıyla gözeterek hareket eder. “Devlet”in sivil olmayanla özdeşleşmesi, “Türkiye’de hükümet olunur , iktidar olunmaz” vecizesi, bu çıkarların sağlanmasının yasal düzenleme sınırlarından çıkmayı gerektirdiğinde devletin ‘derinleşebilmesi’ bu stilde hareket etmenin bazı sonuçları. Kanserle mücadele etmek için kurulmuş bir derneğin, kurulduktan bir müddet sonra kirasını, sekreterin maaşını, faturalarını…vb ödeyebilmek için kermesler, piyangolar, bağış kampanyaları düzenlemeye başlamasıyla, süreç içinde kanserle mücadeleyi git gide unutarak ve onu şartların olgunlaşacağı uzak geleceğe havale ederek, enerjisini acil ve öncelikli var olma savaşıyla kendisini yaşatabilmek için sarf etmeye başlaması her ne ise ulusal çıkar ve bu çıkarı tanımlama tekeline sahip zümrenin ilişkisi de odur.

 Toplumsal bir soruna müdahil olarak kanserle mücadele etme amacında olan bir gönüllünün, gayesi kanserden kendisini ihya etmeye kaymış bu mahiyette bir derneğe katılma hevesiyle; bir gencin, yaşadığı daralmayla kendisini sürekli yeniden üretebilme kanallarını tıkamış siyasi sisteme entegre olma hevesi benzer isteksizlikleri perçinleyecektir.

 Gençliğin, tehlikeli olduğu öğretilen siyasetin, aynı zamanda kifayetsiz de olduğunu görmesinin ilk sacayağı bu atmosferdir. Bu atmosferde nefes alma imkanı en zor olan kesimler, elbette ilişkiler örüntüsünü temelden değiştirmeye yeltenen sol etiketli öğrencilerin ufalanmasından sonra, Kürt milliyetçisi ve İslamcı gençlik oldu. Depolitizasyonun lale devri ’80-’90 ekseninde ziyadesiyle politik olan bu kesimler üniversitelerden dilekçe vakalarında atılarak, başörtüsü sorununda dışlanarak ve diğer pek çok bildik yollarla terbiye edilmeye çalışıldı. Ne var ki beyaz-Türk kapsamına girmeyen bu gençlik, köşe yazarlarının ve hafta sonu ilavelerinin apolitik gençlik kullanımı pratiklerine bir istisna teşkil etmedi. Üniversiteden siyasallaşan gençliği dışlamak öylesine tutucu bir çekirdek reflekse sahip olduğunu gösterdi ki ‘makbul siyasallaşmış genç’ rejim tarafından tanımlanacak olsa ön kabullerinin ortodoks rejim yanlılarının model belleyip karşısına oturtmaya yeteceği ADKF\İleri Grub’u bile İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere yönetimlerle ciddi sorunlar yaşadı.

 

  NEO-LİBERAL DALGA, EKÜMENİK SERMAYE: ÜÇÜNCÜ DARALMA

 “Neo-liberal dalga dünya sathında tesirini ‘70’lerde göstermeye başlayan, Türkiye’de ise 24 Ocak kararları (döviz transferinin deregulasyonu) ile başlayıp ‘80’lerin sonundaki düzenlemelerle içerisine tam anlamıyla dahil olduğu, toplumsal sonuçlarını ‘90’larla birlikte belirginleştiren bir nizam. “2.Dünya Savaşı ertesinde iktisadi sorunlar , refah devleti dolayımıyla, farklı modernleşme\sanayileşme, kalkınma perspektif ve modelleri bağlamında tanımlanıyor ve üretime ağırlık veren bir anlayış ekseninde ele alınıyorken, tüm dünyada esen neo-liberal dalga, perspektif ve hatta modelleri teke indirgemiş”; “ihracat ekonomisi modeli”ni doğurmuştur. Toplumsal refahı sağlayacak model tek olunca, ister istemez, bu refahı amaçlayan ulusal siyasetlerin başarısı da bu yolda “iyi işleyen” bir serbest piyasa sistemini tesis edip sınırları ve işlevleri müktesebatlanmış bir projenin düzenleyicisi ve denetleyicisi olduğu bir tür teknisyenliğe gerilemesi olmuştur. Bu şartlarda hükümetlerin başarısı, borsaya açılan bir şirketin başarı kıstasları gibi, “şeffaf”, “hesap verilebilir” ve “iyi yönetişim” üst başlıklarında yerel yönetimlere kimi yetki devirlerine, sivil toplumun gelişmesine ve iyi işleyen serbest piyasayı böylelikle özümseyerek bu anlamdaki bir demokratikleşmeyi kurumsallaştırma becerisine bağlanmıştır. Bu yegane yol haritası, demokrasiyi kurumsallaştırma gibi ulvi bir gayenin meşruiyetini arkasına alarak (bilimsel ağız ile ‘Anakara ağzı’nı buluşturan bir ifade ile) Fukuyamagil bir sona işaretle artık siyasi süreci bir adaptasyon ve beklenmedik global krizlere yanıt verebilecek operasyonel bir işlev yükleyerek ruhsuzlaştırmıştır.

 

  DARALMALARA NİHİLİST TEPKİ

 Gençliğin siyasete baktığında, 12 Eylül’ün yukarıda zikredilen psikolojik, yasal ve pratik bariyerlerine ek olarak bu neo-liberal nizamın koşulladığı sonuçlarının bir bütün olarak yarattığı  siyaset manzarası karşısında ne görüyor olabileceğini, nasıl yorumlayabileceğini özetlemek mümkün.

 Gençlik, siyasetin önemli toplumsal ve siyasal konularda çözüm üretileceği alan olmaktan ziyade, darlaşmış sahasında dahi temel belirleyicilerin hükümetler ve meclis olmaktan ziyade ‘dış faktörlerin’ yattığını hissetmekte, görmektedir. Bu dış faktörler DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin başarısızlıklarının sorumluluklarından kurtulmak, tabanları nezdinde “yapacaklardı ama müsaade etmediler” dedirtebilmek için Kemal Derviş transferinin ve Anayasa fırlatma hadiselerinin ertesinde saklamadan hissettirdikleri gibi IMF gibi uluslararası kurumlardan, AB’den, Amerika’dan ama nihai kertede neo-liberal düzenden kim fayda görüyorsa ondan oluşmaktadır. Hükümetin ve meclisin aciziyetinin tepe noktası olan bu dönemde billurlaşan gerçek, “piyasaların” hükümetler ve meclis üzerindeki muazzam etkisidir. Türk siyaset jargonunda “birileri düğmeye bastı” ifadesinin popülerleşmesi, ardında eskiden olduğu gibi somut bir failin olmadığı, kavranması güç bir piyasa mantığının bulunduğuna gönderme yapabileceği gibi , bu tanımlama güçlüğü yüzünden düğmeye basanın “birileri” olduğu, ülkeyi doğrudan etkileyecek bu düğmelerin hükümetin kontrol panelinde bulunmadığının göstergesi de sayılabilir. Siyasi uğraşının kifayetsizliğini izlemesi, psikolojideki “öğrenilmiş aciziyet”in toplumsallaşmasına yol açmaktadır.

 Bu durum, gençlerin seçimlere katılım oranlarında yaşanan düşüşün asli unsurlarındandır. “Kim gelirse gelsin” olaylar üzerinde muktedir olamayacağı inancı pekiştikçe siyasal katılım da, kamuoyu baskısı da manasız gözükmeye başladı. Kasım 2002 seçimlerinde, 18-25 yaş arası gençlerin seçime katılım oranının kayıtlı olanlarla %60, kayıt dahi olmayanlarla birlikte %21 olması hayatının üzerinde belirleyici olduğu konularda parlementer siyasetin ve modern siyasi kurumların birşeyleri değiştirebilecek nitelikte olduğuna inanmamasından kaynaklanmaktadır. Bu tavrı, ideolojik kaygıların silikleştiği, benzer parti programlarına sahip biri diğerinin muadili olan partilerin büyük partiler olduğu seçimlerde oy vermek ile vermemek arasındaki marjinal farkın gün be gün azalmakta olduğunu görmekte olmasındandır. Marjinlerde kalan partileri ise, seçim barajı engeli ve radikallikleri yüzünden kimsenin oy vermediği, bu yüzden de   merak edip araştırılmaya değmez görmektedir. Bir yandan da verili sistemde hak ettiği işi, prestiji, statüyü, geliri.. yaşamı “bugün olmazsa bile yarın” elde edeceğini düşündüğünden marjinlerde radikal düşen partilerden ürkmektedir.

 Modern siyasi kurumların, olguların belirlenmesi ve olayların düzenlenmesindeki kudretini  yitirmekte oluşuyla, gençler duyarlılık ve bilinç pusulalarına sahip olduklarında dahi, siyasi katılımın yol haritasının başkalaşmakta, karmaşıklaşmakta oluşuyla kendilerini yönsüz, çaresiz hissetmekte. Hal böyle olunca bu dar sahada siyaset yapmaya soyunanlar, bu sahayı genişleterek ferahlatmak yerine “ihale”, “kadrolaşma” kelimelerinin çağrışımlarıyla siyaseti şahsen “güçlü” olmak için bir yatırım olarak gören ‘esnaf’ itkileri ağır basan kişiler olmakta. Siyasal partilerin mensupları, “düzen”in dikenli telle çevrilmiş alanlarına girmemeyi taahhüt edip, bu biadlarının karşılığında nema musluğunun başındaki keyfiyete pek ses edilmemesinde, kaynak dağılımının sorgulanmamasında, çeteciliğin, rantçılığın, sözgelimi başörtüsü ile ilişkilendirilebiliyorken, bu ülkenin güvenliği ile ilişkilendirilmiyor oluşunda büyük bir akid söz konusu. Bu akid, ancak ve ancak başörtüsü gibi sorunlarda bazı çatmalar yaratmakta, geri kalan konularda ise ketum kalınmakta. Parti mensupları, milletvekilleri, hükümetler başarısızlıkları aşikar olduğunda ise “yeni gelin” olmakta, bu kısıtlara atfen “yerim dar” demektedir. Erdoğan’ın iyice işine yaramış bir Halkla İlişkiler hamlesi olan “ben zenciyim” demesi de bu kısıtlara referans vererek iktidarda iken muhalefetteymiş gibi gözüküp, halk nezdinde “yapacaktı ama müsaade etmediler” dedirterek, iktidarının yıpranmasını yavaşlatmak istemesindeydi. Başörtüsü meselesi ve bir iki türevi gibi İslam’ın siyasi konumu ve temsili dışında bu dar siyaset çoğu zaman eleştirilmemekte, sözgelimi Hükümet Sözcüsünün (Cemil Çiçek) vücudunda bahsettiğimiz akit kurumsallaşmaktadır. Evet, Erdoğan ‘zencidir’. Ama tabiri caiz ise Condi Rice kadar, Collin Powell kadar ‘zencidir’.

 Gençlik, her zaman alımlayamasa dahi, siyasetin nemalanma akdini, bu haliyle muktedir olmamaya başladığını, entrika dolu bir vodvil olduğunu hissettiğinden; enerjisini, hayallerini, umutlarını, romantize edilmiş beklentilerini esnaflığın hüküm sürdüğü siyasi mekanlara değil, ondan çok uzakta, sakin görünen, vaadi daha fazla, yaratıcılığına açık, katma değer üretebileceğine inandığı, siyaset-dışı mekanlara, bu mekanlar vasıtasıyla ulaşacağı bir ütopyaya yöneltmeye başlamıştır.

 Bugün ne kadar dudak bükersek bükelim veya ölçülü sözlerle eleştirelim, ‘70’lerde siyasallaşan bir öğrencinin verili sisteme alternatifi sorulduğunda aksaklıklarına, yetersizliklerine rağmen duraklamadan göstereceği bir ütopyası vardı. Sovyetler’iyle, Çin’iyle, Esir Türkler’iyle zihnindeki düşünce ikliminin hüküm sürdüğü henüz tükenmemiş somut bir coğrafyası vardı. Halihazırda yaşanmakta olanın, olup olabilecek ya da en iyi düzen olmayabileceğinden, verili düzenin alternatiflerinin de pekala bulunabileceğinden kuşku dahi duymayabiliyordu.

 Ütopyaya ket vurmak, koşulların bugünden farklı olduğu dünü de (olguların, kurumların, güdülerin…insana açık herşeyin tarihselliğini) ve olabileceği yarınları da (siyasi uğraşı güdüleyen asli dert olan, mevcudu giderebilmeyi muhayyel değil mümkün görmeyi) düşünebilmeyi körleştirip, dışlıyor. Sonuç, siyasetin ütopyasızlaştığı üç daralmayı hem gerçekleştiren hem de onlardan beslenen ‘piyasa mantığının’ kendi ütopyasını doğurması oldu. Neredeyse sınırsız tüketim olanaklarıyla hesaplanmış ve ayrıntılandırılmış bir “her şey dahil” kariyer dünyası.

 

    SİYASETSİZ BİR ÜTOPYA

 

 Yukarıdaki, miladlandırılması ve alımlanması basit daralmalar bugün içerisinde yaşadığımız tuhaf koyvermişliği anlamlandırmak için yeterli değil. Zira, gerek bu daralmalara rağmen İslamcı ve Kürt gençlik muhalefetlerinin palazlanabilmesi gerekse de “büyükşehirlerin üniversitelerinin hala bir sol ortam olarak nitelendirilebilmesi” dikkate şayan, kanun bozan istisnalar.

 Ütopya’nın; More’un Campanella’nın Fourier’in referanslarla ve göndermelerle dolu bunaltıcı ve spekülatif metinlerindeki gibi hayal mahsulu müphem mekanlardan  ya da dar anlamdaki kullanımıyla özlenen yeni bir toplumsal sistemin koşullarını düşünme yollarından, “görülebilir”, “hissedilebilir”, “ulaşılabilir” nitelikte, ortada duran, var olan, yakın mekanlara taşınması ütopyasız bir siyasetin, siyasetsiz ütopyaları üretiyor oluşuyla alakalı.

 Not ortalamasını mümkün olduğunca yüksek tutmak; double imkanı varsa çift diploma almak; hiçbir yazı beyhude etmeden çok-uluslu şirketlerde stajlar yapmak; kulüpçülük vasıtasıyla piyasadakilerle dirsek temasında bulunmak; sektörü dergiler, konferanslar, seminerler yoluyla takip ederek sürekli nabızda olmak; şirketlerin işe alım ve staj için yaptıkları yazılı sınavlara ve mülakatlara ayrıca çalışmak; şirketlerin misyonu ile kişisel beklentilerin örtüştüğünü ispatlama adına şirketlerin geçmişini, çalışma prensiplerini, departmanlarının yapısını öğrenmek, ezberlemek; ikinci bir yabancı dili öğrenmese bile başlangıç dersini almak; hobileri liderlik, takım çalışmasına yatkınlık, sorumluluk alabilme, iletişime açıklık…vb gibi şirketlerin stresli ve tempolu yaşantısına ayak uydurabilmek ve iş tanımını karşılaması için gerekli gördüğü vasıflara göre seçmek, kantinlerdeki tabiriyle “ev sosyalleşmesi”; gazetelerin haftasonu ilavelerini takip ederek piyasanın “in”lerini, trendlerini kaçırmamak… Tüm bunlar kariyer imkanı sağlayabilecek bir şirkete istihdam edilebilmek için üniversitede yapılması gerekenler.

 Bu koşullara titizlenildiğinde iki ortak payda dikkati çekiyor: Okuldan uzaklaşma ve Pazar mantığında rekabetçi bir etik. Kariyer sürecinde gerekli olan bilgi ve vasıfların okul ve dersler dolayımıyla olmaktan ziyade öğrencinin kendi gayretiyle edinebileceği niteliklere kayması söz konusu.

 Bunların altında yatan neden, şirketlerin üniversite eğitiminin içeriğine güvenmemekte olması; bu eğitimi eskimiş, işlevsiz ve yetersiz görmesi. Devasa ar-ge bütçeleri, yetkin beyaz yakalı çalışan kadroları, farklı ülkelerde operasyonda bulunmalarının sağladığı tecrübeleri, kalifiye pazar araştırmaları ile şirketler artık ‘işe yarayan’ bilgiyi üniversiteden çok kendilerinin ürettiğini biliyorlar. Hele hele Türkiye gibi çevre kapitalist ülkelerde üniversitelerin finansman sorunlarının bulunması, yerli üreticilerin\şirketlerin ise ya maliyet avantajlarıyla taklitçiliğe, fasonculuğa yönelmesi ya da ‘bilgi sorunu’nda  joint venture’lıklar yoluyla yabancı şirketlerin şubeleri\çözüm ortakları olmayı seçmeleri , bilginin bu çok-uluslu şirketlerin merkezlerinin bulunduğu gelişmiş ülkelerden alınması gibi sebeplerle sermayenin de yerli üniversitelerin bilgi üretmesine bel bağlamış durumda olduğu pek söylenemez. Bu üretim süreçlerini rasyonelleştirecek bilgiler yalnızca teknolojik bilgilerle de sınırlı değil. Tecrübeleriyle yönetim-organizasyon alanında, çok gelişkin pazar araştırmalarıyla tüketim sosyolojisi ve sosyal psikoloji üzerinden, yine işe yarayan sosyal bilimsel bilgiyi de üniversitelerden ziyade kendilerinin ürettiğinin farkındalar. Bu nedenlerle, öğrencinin derslerde öğrendiği tekdüze bilgiler yerine, tıpkı antropoloğun sahaya inmesi gibi stajlarla piyasayı yerinde görmesini daha makbul sayıp, öğrencinin yaptığı stajlara işe alımlarda merkezi bir önem veriyorlar. Şirketlerin değilse bile pazarda iş gören diğer kurumların ve devletin ihtiyaç duyduğu bilgilerse, üniversiteden ziyade think-thanklerde ya da üniversitenin öğrencisiz enstitülerinde, merkezlerinde sipariş usulü üretiliyor. Hocaların yönelimleri de , ya ünvan alabilmek için makale\kitap yayımlamak, piyasa mantığı içerisinde ederi olan bir sahada çalışıyorlarsa bu enstitüler\merkezlerde proje koordinatörlüklerinde bulunmak oluyor. Böylelikle, öğrencilerinin de hocaların da piyasaya eklemlenmelerinin koşulu üniversiteden uzaklaşmak (ama tamamen kopmamak) oluyor; bir toplumsallaşma ve bilgilenme mekanı olan okulla aralarındaki organik bağları zayıflıyor, ilişkiler kabuk değiştiriyor. Üniversite makbul bir etiket olarak vitrin değeri yüksek bir formalite oluyor.

 İkinci ortak payda, bu süreçlerin fazlasıyla rekabetçi oluşu. Üniversite mezunlarının sayısındaki muazzam artışla prestijli pozisyonların darlığı yukarıdaki süreci körüklüyor. Bir sınır yok, her zaman bir fazlası olabilir; bir seminer katılım belgeniz fazladan olabilir, bir staj fazladan yapabilir, bir sivil toplum örgütünde çalışmış olabilir…vb hep bir fazlasını yapabilir, elde edebilir ve rekabette öne geçebilirsiniz. Zaten çan eğrisi gibi rekabetçi etiği pekiştiren uygulamalar okuldan da tanıdık. Şirketlerin de,  aradıkları pozisyon için çok sayıda adayın asgari şartları sağladığını bildiklerinden çuvalın en üstünden avuçladıkları kaliteli pirincin içinde parmaklarının arasından dökülerek ziyan olanları önemseyecek halleri yok. Mülakattaki, sınavdaki bir anlık dalgınlığı, mülakatı yapanın keyfini sürdüğü tartışmasız otoritesini sarsacak bir hareket ya da uyuz olma durumu adayın elenmesine yol açabiliyor. Aradığı prestijli işi bulamayan eğitimli gençlerin yaşadığı gerilimlerden kurtulmak için isyankar bir şekilde yurtdışına çıkmak istemesi de bu sebepten. Vize alabilmeyi başarabilirse gideceği ülkede, aynı süreçleri çok daha acısıyla yaşayacağını bilmesine karşın, “burada sürüneceğime, orada sürüneyim” demesi, umutsuzluğu ve öfkesi bu hak ettiğini alamayacak oluşuna inancı yüzünden.

 Öğrencinin tüm enerji, zaman, birikim ve motivasyonunu yukarıdaki yükümlülükleri sağlamaya sarf etmesinin toplumsal açıdan bazı çarpıcı bedelleri olmakta.

 Halihazırda örgün eğitimde olduğu gibi üniversite boyunca da esaslı bir beşeri-insani bilim, kültür tarihi, felsefe, edebiyat… içermekten yoksun (educated değil trained  insan yetiştirmeyi hedefleyen kitle üniversitesi) öğreniminin üzerine bir de vaktinin çoğunluğunu kariyer koşullarını sağlamaya ayırınca politik bilgilenme biçimleri medyalar ve Sebataycılık, küresel kraliyet ailesi, sekizinci gezegen tezleri üzerinden olmakta. Dinç bir zihinle, metodla, eleştirel yaklaşımla kavranabilecek, ulus-üstü nitelikleri ağır basan niteliklere sahip olguları, olayları birbiriyle ilişkilendirebilecek altyapıyı edinmesi bu şartlarda zorlaşmakta. Kimi zaman niyet etse de okulla birlikte ilerlemesi gereken kariyer sürecinin kafa yorgunluğu ile ağır metinleri okumaya mecali kalmamakta, bunalmakta. Böyle olunca da politik alanda yöneldiği kitaplar gelişkin toplumsal, siyasal ve iktisadi yapıları kavramasını sağlayacak titiz eserler değil, haliyle basit bir dille görünür ilişkilere referans veren, tek şablonda tüm sorunları anlamlandıran, kendisini fazla zorlamayacak nitelikte kitaplar olacaktır. Komplo teorilerinin tutmasının, Oktay Sinanoğlu hayranlığının, Kavgam’a teveccüh etmenin arkasında , yaşanan sorunları bir iki neden-sonuç ilişkisine dayandıran, failleri yapısal süreç ve formasyonlara değil yahudilik\siyonizm\Sabetaycılık gibi gayet somut ve net karakterlere yaslanan  kitaplara gösterilen ilginin ardında bu talep, beklenti var. Piyasada çalışmak için gerekli olan bilgi dışında toplumsal ve siyasal içerikli bilgiye talip olunmamasının, olunduğunda ise bu tür spekülatif kitapları seçmesinin ardında bu bağlamsızlık, alımlama sorunu ve yorgunluğun izleri var. Üniversitenin formaliteleşmesi, formalitenin tabiatındaki ‘bitse de gitsek’ yaklaşımıyla derslerin, ödevlerin… de şu ya da bu oranda formalite olarak görülmesini sağlıyor… Bu durumun hem nedenlerinden hem sonuçlarından biri de “Pazar” kurumu içerisinde oluşmuş bir meslek etiğine göre oluşturulmuş kurumsal düzenlemeler olan medyalar yoluyla bilgilenmesi oluyor. Palazlanma imkanını kendisine sağlayan piyasanın içinde bir taraf olan bu medyaların süzgeçlerinden geçerek bağlamları ve yorumları piyasanın temel önkabullerine zeval getirmeyecek şekilde terbiye edilen haberler ve yorumlar, haliyle  Le Pen’in oylarını arttırmasıyla emeklilik yaşının yükselmesi, üniversiteden bir şey öğrenemeden mezun olmasıyla Kemal Unakıtan’ın “tiko paraya bakın, yoksa yanarsınız” demesi arasında bir bağlantı kurmasını sağlayacak metodları içeren nitelikte olmuyor.

 Kariyer sürecinin etkileri buralarla da sınırlı kalmamakta. Bu süreçte İnsan Kaynakları, şirketlerin ihtiyaçlarına göre ‘doğru insanı’ bulma gayesiyle yukarıda sıralananlar gibi rasyonel süreçler geliştirdikçe sadece aday öğrenciler arasından doğru olanı seçiyor olmakla kalmıyor, bu şirketlerde çalışarak arzu ettiği yaşama kavuşacağına inanan geniş öğrenci kesimler için ‘doğru insan’ın nasıl olacağını da tanımlamış oluyor. Bu genç ‘doğru insan’, şirketin çıkarları ile kendi çıkarlarını özdeşleştirebilmeyi bilmiş, piyasa\pazar mantığı içerisinde herşeyin “başarı” odaklı bir performans kıstasınca değer kazandığının, bu başarının ise nihai kertede “satış”a bağlı olduğunun farkında olan insandır. İnsan Kaynakları yetkilisinin ayrıntılı cv\özgeçmişi, şirketlerinin yazılı sınavlarının sonuçları, transcripti durduğu halde mülakatların ilk sorusunun “bize kendinizi tanıtabilir misiniz?” olması bu yüzdendir. Hırsını, azmini, iradesini, yeteneklerini, beşeri sermayesini… hayatta biriktirebildiği ne varsa onu, piyasa mantığıyla çalışan şirketin hedefleri istikametinde yorumlama becerisini, kendi çıkarı ile şirketin çıkarı arasındaki ortaklığı kurup kuramadığını anlamak içindir.     “İşi istiyor”, “pozisyon için ideal” olarak tanımlanan “kabul almış” bu stajyer ya da çiçeği burnunda mezunların mülakatçıları ikna edebilmesi, sadece iş tanımını karşılayacak teknik ve analitik altyapıya sahip olup olmamasına bağlı değil bu yüzden.

 Bu insan, piyasayı yönlendiren egemen sınıflarla aynı gemide olduğunu düşünen, geminin batması halinde kendisiyle birlikte herkesin batacağına inanan insandır. Yanılsamaya dayalı bu özdeşleşme yüzünden piyasayı sınırlandırmayı hedefleyen siyasi programları kendi çıkarlarının lehine bir süreç olarak algılamıyor. Aynı piyasanın esnek istihdam politikaları yüzünden güvenceden mahrum çalışıyor oluşunu, emeklilik yaşının yükselmesini, alım gücünün azalmasını, yaşı ilerledikçe olası bir işten çıkarma karşısında artık çok daha zorlanacağını bu özdeşleşmeyle aşıyor. Yukarıda dillendirilmeye çalışılan alımlama sorunlarından dolayı yoksullarının ilaç satın alamamaktan ölmekte oluşuna, çocuk işçi çalıştırılmasına, hormonlu gıdaların yaratmakta olduğu sonuçlara üzülmekle birlikte kendi önkabulleriyle, aynı piyasanın aynı işleyiş mantığından ötürü, sözgelimi patent yasaları yüzünden üçüncü dünyada yüzbinlerce insanın ölmüş ve ölmekte olduğu gibi, bu durumların ilişkisi olabileceğini düşünmüyor. Siyasetle alakadar gözükmese de bu tutumlarının pekala siyasi bir içeriği ve sonucu oluyor.

 Böyle bir anlam dünyasında ütopya da gazetelerin Pazar ilaveleri, dergileri televizyon programlarınca biteviye detaylandırılan, sözgelimi Maslak’ta bir plazada iş gören bir şirketin beyaz yakalı bir pozisyonun sağladığı gelirle sunulan tüketim olanakları ve statüyle rafine sosyal ortamlar; hafta sonu gidebileceği İspanyolca kursu, Rekisi, Golf sahaları, gurme olabilme şansı, metroseksüalite, etrafında film festivalinde Kore sinemasını beğendiğini söyleyebileceği insanlar olması oluyor. Bunlar tercihinin    siyaset-dışı bir hayat sürdürmekte olduğu kanısına sahip olmasına yol açıyor. Siyasetle hiç ilgilenmediğini söylüyor oluşuyla biz de kendisi de bu kanıyı paylaşabiliyoruz. Bir ilgi olarak evet, ilgisiz olabilir. Ama bir yaşantı, bir kabuller kümesi, bir olumlama süreci olarak BU KAYITSIZ TAVRIN KENDİSİ DE İDEOLOJİKTİR. Kendisince siyaset-dışı kalarak, günün sonunda olan mutluluğu tüketim üzerinden tanımlaması oluyor. Mutluluğun, politik ve toplumsal olmayan mekanlarda yaşanılabilecek bir mefhum olduğunu daha bu öğrencilik yıllarında, ileride iş yaşantısında da, farkında olmasa bile özümsüyor. Baudrillard’ın Tüketim Toplumu’nda belirttiği durum, medyaların körüklediği bir dayatmaya da işaret ediyor:

 “Batı’da üretim kahramanları yerini bugün ve her yerde tüketim kahramanlarının biyografilerine bırakıyor. Ermişlerin, bu tarihi kişiliklerin yaşamını takip eden ‘sıfırdan başlayan adamın’ ve kurucuların, öncülerin, sömürgelerde yaşayan Avrupalırın örnek niteliğindeki yaşamları yerlerini sinema, spor ve oyun yıldızlarının, bir takım yıldızlı prenslerin ya da uluslararası feodallerin, yani kısaca büyük savurganların yaşamlarına bıraktı.”

 Siyasetin nihai hedefinin insanları daha mutlu kılmak adına çözüm üretmek olduğunu, bu mutluluk sahası da kendi referanslarıyla siyaset-dışı tüketim olanaklarını sunan serbest piyasa mantığının çıktısı olduğundan, iş sandığa gitmeye geldiğinde siyasetin bu çerçevenin içerisinde yapılması gerektiğini düşündüğünden nakdi sonuçları oluyor bu tavrın. Piyasanın kabullerini önkabul addeden partilere destek veriyor. Ya da başka bir yanılsamaya savrularak, hayatta gözlemlediği sıkıntıları neo-liberal koşulların iktisadi sonuçlarının topluma olan yansımaları olarak değil, Kürtlerin sayısının artmakta oluşuna yoruyor. Tüm bunlar, siyasi olmayan bir hayat sürdürdüğü, paylaştığı paylaşmadığı sıkıntıların sebebi olarak şirketinin daha kaliteli bir ürünü, daha ucuz bir fiyata, daha başarılı bir kampanya ile alakası olmadığını düşünmesiyle başlayan bir alımlama, anlamlandırma sorunu. Meselenin pazarlama, üretim satış… konularıyla değil, bu şirketlerin katma değerlerini sürdürebilir kılmak adına biçimlendirmekte olduğu dünyanın durumu ile ilgili olduğuna varan yorumlamaya ulaşılmıyor.

 Elbette, her öğrenci mezuniyetinin ertesinde ne ile iştigal edeceğini, geçimini nasıl sağlayacağını, işinde kendi becerilerini yansıtıp yansıtamayacağını, yükselme imkanlarını, işinin ona itibar sağlayıp sağlamayacağını, çalışma ortamının çekiciliğini, Özal’dan, esnekleşen istihdamdan, işsizliğin kronikleşmesinden önce de haklı olarak dert etmekteydi. İnsanın kendi çıkarlarını korumak, kollamak ve genişletmek uğruna diğer insanların haklarını görmezden gelebiliyor oluşu da seksenle birlikte tanıştığımız bir çiğlik değil. Ama bugün içerisinde bulunduğumuz kariyer sürecinin ayırdediciliği, mezuniyet arefesinde bir müddet yaşanan iç daralmasından, işten duyulan bir hoşnutsuzluktan ibaret olmayan, insanı daha önce ne olduğunu bilmediği bir ‘çıkarcılıkla’ tanıştırıyor olmasında değil. İnsan kaynakları ile rasyonelleşen istihdam piyasasında geçer akçe olabilmenin gereklerinin öğrencinin hayat anlayışını disiplin, irade ve kararlılıkla düzenlemesi gerektiren bir işlev kazanması, bu değişikliğin insanın içerisinde yaşadığı topluma, siyasete ilgisiz kalmasının ya da tuhaf                                üst-belirlenimciliklerle komploculuğa inanmaya başlamasının yolunu açan bir hüviyette yaşanmasındadır. Laçiner’in kısaca özetlediği gibi, fırsatçılığı pekiştiren, olumlayan, haklı gösteren bir meşruiyet alanı yaratmasındadır:

 “Farklılık şuradadır: 1980 öncesinde de konumu, işlevi ne olursa olsun insanlar yine çıkar ve kazanç güdüsüyle, konumlarını yükseltmek veya korumak, çıkar-kazançlarını arttırmak amcıyla ama kendileriyle aynı iktisadi-sosyal statü veya sıfatı taşıyanların çoğunluğu ile ortak bir örgütlenme, plan, program, kurallar dahilinde hareket etmeye ağırlık verir, kişisel hesaplarını bu çerçeveyi ihlal etmeden olabildiğince görmeye çalışırlarken; 1980 sonrasında kişisel çıkar hesabı, mesleki, siyasi, sendikal ortaklığın gereklerine baskın çıkar hale gelmiştir.”

 Tüm gençler\öğrenciler şirketlerde kariyer yapma hedefinde değil tabii. Çoğunlukla mesaili çalışma temposundan hazzetmediğinden, yaratıcılığını sergileyebileceği bir iş bulma arzusundan, meslek belleyeceği meşguliyetinin sosyal içeriğinin belirgin olmasını istediğinden ya da fazlasıyla pragmacı nedenlerle askerden kaçmaya baktığından, iş piyasasında kendisini tatmin edecek bir pozisyon bulamamaktan çekindiğinden, daha rahat olacağını düşündüğünden, fiyakasından, birden bire mezuniyetle yüz yüze gelip bir iki yıl daha gerilimden uzak kalmak çekici geldiğinden “akademik kariyer” yapmayı, sinema-medyaya kapağı atmayı, sivil toplumda proje hazırlamayı arzulayan ya da yüksek lisansla, kurslarla, arafta kalmalarla öğrencilikten çıkmak bilmeyen epey geniş bir öğrenci kesimi de var. Ve aslında asıl trajediyi bu kesimler yaşıyor.

 Akademi, medya, sivil-toplum… gibi gözde sahalarda para kazanabilecek pozisyonlar çok sınırlı, maaşlarsa düşük. Torpil –artık meşru bir vurguyla network denmekte- daha yaygın, çalışma şartları (asistanlık, muhabirlik, set-asistanlığı gibi) daha da zor. Sırf ileride tecrübeli gözüküp iş bulabilmek ve piyasayı öğrenmek için ücretsiz çalışma yaygın. Ancak ne kadar tecrübeli olunursa olunsun, işlerin çoğu yeni gelecek biri tarafından da kıvırılabilecek nitelikte.

 Piyasaların artan hükümdarlığındaki bu ‘sistem’de hak ettiğini bir türlü elde edememesine rağmen ona muhalif siyasal projelere karşı da pek sempatik değil bu kesim. Muhalif projelerin yetkinliklerini, alımlama sorunlarını, eğer ailesinin finansmanı sağlamsa hayatı tam arzuladığı gibi akmamasına karşın memnun da olabileceği ihtimallerini ayıklarsak, ortada duran genel bir ruh halini görebiliriz:

 “Kapitalizmin rasyonelleşmesi artan sömürüyü şal altına alıp mistifiye edecek kadar tüketim olanakları da sağlıyor. Geri kalmış(!) toplumlarda bile, yalnızlaştırılmış ve yabanıllaştırılmış insan, yalnızca kendi çıkarını gözetmekle bu olanaktan kendisinin bugün olmazsa bile hemen yarın yararlanabileceğini sanıyor. Ama bekleyiş halindeki günleri haklılaştıran ‘kumarın mantığındaki’ hiç tükenmeyen “bir sonraki el” faktörü bu yanılsamayı kolay kabul ettiriyor.”

 Kantinlerde loser olarak da detaylandırılan uzatmalı öğrencilerle piyasadan kaçmak isteyen öğrenciler, ya Keloğlan gibi Kaf Dağı’nın arkasındaki periler ülkesine giderek hükümdarın kızına kavuşmayı ya da Sinderella gibi elindeki pabuçları ayağına denk getirerek onu şu hizmetçilikten çekip hak ettiği prensliğe terfi ettirecek bir prens bekliyor. Ne var ki hükümdarın elinde tek kızı, prensin avucunda bir çift ayakkabısı var ama Keloğlan, Sinderella adayları yüzbinlerce. Bu durumun yarattığı sürekli huzursuzluk\gerginlik hali, cinsel serbestiyi sonuna kadar kullanarak, küçük”şirin” hobiler edinerek, cnbc-e dizilerini izleyerek, suser olarak, apolitik olan ama depolitik olmayan inisiyatifler alarak dengelenmeye çalışılıyor.

 İster “akademik düşünüp” herhangi bir konu üzerine “çalışmak” isteyelim, ister      çok-uluslu şirketlere kapağı atmaya bakalım, isterse de kısa film çekmeyi arzulayalım; bunları da ya azılı muhalif olarak ya da elbet makus talihimizin döneceği günü üzerimizdeki istikrarlı sıkıntıyı makul seviyede tutup bekleyerek yaşayalım hep bir durumla karşı karşıyayız: Geçer akçe olabilmek için, “ne yapmalı?” sorusuna yanıt vermekte pek ‘verimli’ olmayan, “şikayetçi” sayılan ‘eleştirel’ yaklaşımın yerine “yeni” ve “farklı” olanı düşünebilmekten ibaret bir mantığın üniversitelerden şirketlere kafi sayılması, öncelenmesi.

 

  BİTİRİRKEN:

 Bugün herkes betimlemelerden, uzayıp giden analizlerden, bağlamlardan usanmış halde. Meselenin halihazırda aşikar olanları biteviye tekrar etmekle, sorunlardan bahsetmekle, şikayetlerle, sızlanmalarla çözülmeyeceğine inandığından bu minvaldeki konuşmalardan, yazılardan sıkılmakta hatta öfkelenmekte. Herkes karşısındakinin sözlerini bir çözüm önerisi verip vermeyeceği kefesinde tartıyor. “Tamam da kardeşim peki senin çözüm önerin ne?” sorusuna sade, net ve kısa bir yanıtınız yoksa sarf ettiğiniz enerjiye homurdanmalarla karşılık verilmesine de katlanmak zorundasınız.

 Bu yönüyle bu yazı serzenişe sıkıştı, yakıcı “ne yapmalı?” sorusuna yanıt üretme amacında olmadığından verili olanları kurcalama ferahlığını tattı. Ama baskısından bunaldığımız gerilimlerin nedenlerini ararken teselli tonu yüksek saf bir iyimserliktense, kötümsermiş gibi gözüken ama yarındaki potansiyelimizi zorlayabilecek bir yaklaşım da tümden beyhude olmayabilir.

 Toplumsal hayatta yaşanan değişimlerin henüz ampirik araştırmaya dökülecek, ‘paper’ olacak kıvama gelmeden, sosyal bilimcilerden önce ipuçlarını görmesini bilen işinin ehli edebiyatçılar ve sanatçılar vasıtasıyla konu edildiğini ve yaşananları bilimsel metinlere kıyasla çok daha çarpıcı ve doğrudan aktardığını, yorumladığını biliyoruz. Edebiyatın ve sanatların yetkin mahsullerinin, değişimlerin ve yaşanmakta olanların betimlemesinde ve hisse çıkarılmasının çok daha gelişkin bir form olduğunu toplum bilimcilerinin bu eserlere ve sanatçılara başvurmasında, tarihin ve antropolojinin kaynakları arasında sayılmasında ve kendi okumalarımızda görüyoruz.

 Kavramaya çalıştığımız gençlik için milad olan geçiş döneminin niteliği de, çelişkilerimiz ve daralmalarımızın özü de işte ‘80’lerdeki Şener Şen’li Yavuz Turgul filmlerinin nadide örneklerinden biri olan Muhsin Bey’de saklı.

 Artık iyiden iyiye değişmekte olan musiki cemiyetleri son sürat piyasalaşırken eskinin önceliklerinin, kıstaslarının, değerlerinin başarının anahtarı olmamaya başlamasıyla bu eskide takılıp kalarak silinmeye yüz tutmuş yapımcılardan biridir Muhsin Kanadıkırık. Piyasadaki cümle aleme ölmediğini kanıtlamak için Güneydoğu’dan gelen yetenekli Ali Nazik’e (Uğur Yücel) kol kanat gerer, hocalığını üstlenir. İspatlamak ve inanmak istediği yalnızca kendisinin değil, o eski usulün de ölmediği olduğundan hem yeni tarzlara açılmak isteyen arabesk sevdalısı Ali Nazik’e hem de o değişen dünyanın, piyasanın şartlarına direnir, onu klasik usule yönlendirir. İnadı uğruna Ali Nazik’e kaset çıkarmak için sahtekarlık yapmayı bile göze alır ve hapse girer. Çıktığında akibetini öğrenmek için Ali Nazik’i arar ve hasmının gazinosunda çalıştığını öğrenir. Onu gazinonun kulisinde kadınını yanına almış, devrin gidişatı gereği gözde olan arabeskte kariyerini yapmış, para kazanmış, meşhur olmuş şekilde bulur.

 Giyimi, konuşması değişmiş Ali Nazik, başarıyı yakalamanın verdiği özgüvenle ve yeni üslubuyla Mıhsin Kanadıkırık’a başarı hikayesini anlatır, lahmacun ısmarlamayı, kendi çapında nemalandırmayı teklif eder. Muhsin Bey’in gözlerinde hiç de bu başarı hikayesinden etkilenmiş bir pırıltı göremeyince boynunu eğer ve eski samimi uslubuyla “kusura bakma agam, kendimi kurtarmam lazımdı” der. Kendisinin maddi olarak, statü atlayarak yakaladığı aşikar başarıyı Muhsin Bey farklı kıstaslarla okuduğundan yanıtı da o kıstaslara göre bir soruyla olur: “Kurtarabildin mi bari?” Adorno’nun “Yanlış hayat, doğru yaşanamaz”ının perde görmesidir bu.

 Biliyorum, hayat hepimizin derisini sivil toplumcuların hep anlatadurduğu finali “ama onun için çok fark etti” olan denizyıldızı hikayesinin buğulu tonuyla anlatır gibi alıntıladığım bu tür menkıbelere kıymet vermeyecek kadar kalınlaştırdı. Kör bir bencillikle kavrulduğumuzdan değil, öğrencilik boyunca çektiğimiz cefalara, aldığımız görece küçümsenmeyecek eğitimlere, öğrendiğimiz dillere, yeteneklerimize, enerjimize, birikimimize rağmen karnımızı doyurmak, gün yüzü görmek, adam yerine koyulacak bir iş ortamı bulmak bu kadar zorlaşmış, ateş bacayı sarmışken diken üstünde oluşumuzdan.

 Ama ne yapalım ki, bu anlaşılabilir kayıtsızlığımıza karşın, bünyesi piyasa koşullarını kaldıran kaldırmayan hepimiz için Ali Nazik’in sınıf atlaması, değişen üslubu, başarısından ötürü sağladığı özgüvenin arabeskiyle, lahmacunuyla, bağrı açık kolalı gömleğiyle kitch maganda formatlarda oluşu onun tutuculuğuyla bizim tutucu tutumlarımızı lahmacun değil somon füme makarna yemekte oluşumuz, film festivallerini takip etmemiz, yabancı dillere hakim oluşumuz yüzünden farklı kılmıyor. Günün sonunda hepimiz “its economy, stupid!” “bütün kapkaççılar da Kürtlerden çıkıyor” diyen yeni-sağda buluşuyoruz.

Ali Nazik’in seçimi de Muhsin Kanadıkırık’ın “sıfatının gerektirdiği yerde saf tutan” inadı da ortada.

 İnat da bir murattır “abiler!”.    BİRİKİM 196 – SAMET İNANIR 

    

  

 

 

    

  

  

Reklamlar

Read Full Post »