Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Modern İnsan Neden Umutsuz – Mustafa Özel’ Category

“Mustafa Özel: Modern insan niçin umutsuz?”
 

Böylesine “kırılmış bir dünyada” insanoğlu umutsuzluğun ve nihilizmin kucağına düşer. Marcel de umutsuzluk ve intiharın modern (=trajik) dünyaya mümkün cevaplar olduğunu kabul ediyordu.

Varlığın esrarına giden yol aşk, iman, sadakat ve umuttan geçer. Felsefe, yani düşünme, ben’den değil, biz’den yola koyulmalıdır. Felsefenin bağlayıcı ruh hâli modernlerin iddia ettikleri gibi şüphe değil, hayrettir.

Gabriel Marcel’in insanlara mesajı ana hatlarıyla buydu. Varoluşçu filozofa göre, cemaatçi paylaşma, sahici hayat için soyut özgürlükten daha esaslıydı. Felsefe sadece dramın özü olan gerginliği değil, müziğin özü olan ahengi de içermeliydi. Felsefenin hareket noktası metafizik bir rahatsızlıktır (dis-ease), tıpkı ateşler içinde yanarken rahat bir konum için bir o yana bir bu yana dönüp duran, daha bütün ve dolu bir hayata imkân verecek bir tecrübe birliği arayan adam gibi. Felsefe bu hedefe hiçbir zaman ulaşamaz. Bir arayış olarak, homo viator’ün, boyuna oluş sürecinde bulunan insanın faaliyeti olarak kalır.

Modern insan hem varlık sebebi hususunda şüphe içindedir, hem de yeryüzünü yok etme gücüne sahiptir. Böylece kendi varlığı kendisi için bir problem olmaktadır. Rahatsızlığının başlıca belirtilerinden biri aşkınlık ihtiyacını yitirişidir. Varlığın vakur ve kutsal olduğu bilinci çağdaş dünyada giderek artan ölçüde gölgede kalmakta ve yerini işlev fikrine bırakmaktadır. Kendimizi ve başkalarını karmaşık, bağlantılı işlev sistemleri olarak görmekteyiz: Biyolojik, zihinsel, toplumsal sistemler. Vakar ve liyakat duygumuz, sadece insan olmakta doğal bir kutluluk bulunduğu bilincine değil, toplum içinde yerine getirdiğimiz işlevlere dayanmaktadır. İnsanın ne yapıyorsa o olduğu, değerinin yaptığı işe eşit olduğu yargısına varılınca, ontolojik duygu yitirilir.

Sevme, hayran olma ve ümit etme yeteneği zayıfladıkça, işlevsel insan yabancılaşma ve tutsaklığını aşma kabiliyetini, hatta arzusunu yitirir. Gizemin yokolmasıyla hayret duygusu körelmeye yüz tutar. İşlevselleştirilmiş bir dünya, hedefsiz bir yolculuktur. Hayatta vakar ve gaye sahibi olma duygusu yitirildiği zaman, son kertede hiçbir şeyin önemi kalmaz. Marcel, ontolojik duygunun yitirilişinden kaynaklanan durumu tavsif için dinî bir ibare kullanır: “Beyhudeler beyhudesi, herşey beyhude.”

Böylesine “kırılmış bir dünyada” insanoğlu umutsuzluğun ve nihilizmin kucağına düşer. Bu düşmüşlüğü Marcel’den çok önce Dostoyevski tesbit etmişti: “Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz. İnanmazsa da inanmadığına inanmaz.” Kirillov ise nihilistliğini ispat için intihar etmeye mecbur olduğunu düşünmektedir: “İnsanın, Tanrının olmadığı bilincine varır varmaz, aynı anda kendisinin tanrı olduğu bilincine de varmaması budalaca bir şeydir. Şimdilik ister istemez bir tanrıyım yalnızca, mutsuzum da, çünkü özgür olduğumu ilân etmek zorundayım. Bütün insanlar mutsuzdur, çünkü özgür olduklarını ilân etmekten korkuyorlar. Korku, kişioğlunun yüzkarasıdır. Tanrılığımın özünün ne olduğunu üç yıl aradım, sonunda da buldum: Tanrılığımın özü, kişisel özgürlüğümdür. Buyruk altında olmadığımı, korkunç bir özgürlüğümün olduğunu kanıtlamak için kendimi öldüreceğim.” (Cinler)

Dosto, Camus veya Sartre gibi, Marcel de umutsuzluk ve intiharın modern (=trajik) dünyaya mümkün cevaplar olduğunu kabul ediyordu. Umutsuzluk, diyordu, hakikatı bilimsel/işlevsel düşünce ile ölçülebilen, kavranıp denetlenebilen şeylerle sınırlamanın kaçınılmaz sonucudur. Felsefenin başlıca görevlerinden biri işlevsel düşüncenin yeterliliğine karşı çıkmak ve insan tecrübesinin daha umutlu bir hakikat görüşü çıkarılabilecek alanlarını araştırmaktır.

 

SUÇLU TEKNOLOJİ Mİ?

 

Gabriel Marcel, endişe çağının filozof-dramatisti. Otuza yakın oyun yazdı. Kırık Dünya, modern dünyanın başına bela kesilen mahvedici boşluk duygusunu, yapay etkinlikleri ve kırılmış ilişkileri şefkatle resmetmektedir. Bu oyununun mütemmim cüz’ü olarak kaleme aldığı “Ontolojik Gizem Üzerine” başlıklı yazısında “Ben kimim? ve Hayat boş mu, dolu mu?” sorularının muhasebesini yaptı. Yeis ile ümiti, sadakat ile ihaneti, kendini aldatma ile doğruluk ruhunu dengelemeye çalıştı. Ve en çok da, yaşadığı yıllarda Avrupa insanını komünizm, faşizm gibi öğretilerin kurbanı haline getiren soyutlama ruhu üzerinde durdu, bunun tehlikelerini göstermeye gayret etti.

Marcel’e göre, teknolojinin kendisi romantik biçimde suçlanamaz. Bir tekniği kullanmak, “akıl hünerimizi gerçekliğe genel olarak uygulamamızın özgül bir örneğidir” sadece. İnsan ruhuna yönelmiş asıl tehlike, teknolojik zihniyetin köktencileştirilmesinde yatmaktadır. Otantik hayata yönelik tehdit teknomanya ve teknoperestlikten, teknik düşüncenin gerçeklik hakkındaki tek geçerli bilgiyi verdiği varsayımından gelmektedir.

Teknolojik zihniyetin temel tehlikesi insanı, kendini anlam ve değerin biricik verici ve yaratıcısı olarak görme hususunda baştan çıkarmasıdır. Teknolojik insanın dünyayı sadece arzularını tatmin için dönüştürülecek bir ham madde olarak gördüğü “pratik bir insan-merkezcilik” karşısındayız. Bu tavır hüküm sürerken, insanoğlu sadece kendi teknolojisinin ürünlerini takdir eder ve sadece kendi düşünce kategorileriyle eylem imkânlarının sınırları dahilindeki şeylere güvenir. Teknolojik insan böylece semavî dinlerin Yaratıcıya ayırdıkları yüklemleri kendine atfetme noktasına gelir. Kendini bu şekilde yüceltme şu genellikle gizlenen vehim eseri varsayımdan doğmaktadır: Hiçbir şey insanoğlunun ilerlemekte olan teknolojisinin kudreti dışında değildir! Amerikan şirketlerinde sıkça rastlanan şu levha sözkonusu yönelişi iyi resmetmektedir: “Zor olanı hemen yaparız, imkânsız olan birazcık zaman alır.” Teknolojik insan böyle bir tavır takındığında, hayatın, sınırlarıyla beraber neşe ve sorumluluk içinde kullanılacak bir armağan olarak kabul edildiği alçakgönüllülükten uzaklaşmış olur.

Teknolojik düşünceye sınırsız güven otantik hayat cevherinin parçalanmasına yol açar. Her şeyden önce, teknikler bizi trajedi ve ölümün durmak bilmez ve sonuçta muzaffer akıntısına karşı emniyete alamazlar. Eğer kâinattaki nihaî durumumuz için teknolojimiz marifetiyle başarabileceklerimize bağımlı olursak, umutsuzluk kaçınılmazdır. Teknolojik düşünce, hayata rehberlik edecek amaç ve değerleri sağlayamaz. Teknomanya kültürümüze ne kadar egemen olursa, biz de o kadar “Neden? Ne için?” diye sormadan değişime önayak oluruz. Teknolojik bir toplumda araçlar insanî de olsa, amaçlar maymunca seçilir.

Teknolojinin başarısı modern toplumu köksüz ve anonim karakterli yaptı. İnsanları teknolojik taleplerin sonucu olarak bir bölgeden diğerine göç ettiren bir toplum, bölgelerin mahrem kokusundan yoksun standart kişiler üretir. Böyle bir toplum, Dostoyevski’nin önceden gördüğü gibi, bir insan toplumu değil, karınca yığınıdır.

Modern hayat cevherinin parçalanmasının en çarpıcı ve şeytanca kanıtı “onursuzlaştırma teknikleri”dir. Temerküz kampları ve modern siyasî propagandada en iyi ifadesini bulan bu teknikler, insanı bireysel karar ve eylem yeteneğinden yoksun bırakmaya yönelik sistemli çabalardır. İnsanların beden ve ruhlarını bu tekniklerle evirip çevirmede, ancak insanı Tanrının suretinde yaratılmış olarak görmeyi terkettiğimiz zaman işleyebilecek bir iktidar irâdesinin zaferinin kanıtı vardır. Yeryüzüne hâkim olma yolundaki Prometeci saikin etkisindeki insan, teknolojisini ihsan ve hakikat rehberliğinde kullanmayı durdurduğu zaman, insan hayatı onursuzlaşır. Bu belayı tasvir yeterli değildir. Felsefe, hastalığın belirtilerini değil, köklerini de anlamak zorundadır. Bu kök, soyutlama ruhudur.

Mustafa Özel / Yenişafak / 31/10/2004

 

 

Reklamlar

Read Full Post »