Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Aralık 2008

Matrix…

matrix

 

 

bazılarınız ölüsünüz; sistem askeri

 

kör sistem yaratıcıları; KOPYALAR, KOPYALAR, KOPYALAR

 

kendi tarzı olmayan

 

bişey yaratmaya yeteneği olmayan…

 

bizim için, bazılarınız ölüsünüz; tüm sistemin ölü olduğu gibi

 

sadece yazılımsınız; holografik gerçeklik

 

bütün günlerde kendi programlarını yapan

 

aynı programlar; YAŞAMDAN SONRA YAŞAMLAR (enkarnasyon)

 

kendini savunma, üretim, sistemi koruyuş………………

 

 

 

 

lütfen kontrol edin eğer gerçekseniz

 

sadece kendinizin olan bişey söyleyin

 

kendi gizli kelimenizi yaratın lütfen

 

kendi hareketinizi yapın

 

kendi şiir yada başka şeyinizi yazın.

 

GERÇEK OLANLAR YARATIR; ÖLÜ OLANLAR KOPYALARLAR………………………….

 

ölü olanlar gerçek olanların taze ürünlerini yerler

 

ölü olanlar sistemin çiftlik tavuklarıdır…

 

 

 

biz buradayız hepiniz için

 

eğer daha fazla oynamak istiyorsanız;

 

size daha fazla çekicilik vereceğiz

 

sistem hizmetinin en yüksek düzeyinde

 

tavuk yerine inek haline gelebilirsiniz

 

evet siz başka bitkilerden yeni efendilere hizmet etmek  istiyorsunuz

 

o iyi o iyi…

 

 

 

 

arzunuz; hapishaneniz………………..

 

 

 

iyi düşler dileriz………………….

 

 

                                      kaynak:enigmacrash

Read Full Post »

HAT_TA…

— Sen Tanrısın ve sen kulsun,,, sen kulsun ve Sen Tanrısın—

—ibni arabi

hayvanla tanrı arasında, ister bir ip ger araya, ister bir köprü kur,,,

niçe tanrı öldü dedi, ibni arabi ben tanrıyım,,,

cambazsan dedi niçe o ipte yürümelisin,,,

yollar var;

kendi yolunuzu bulun!

biri ayakları yere basan bir özet geçmiş, yoruma ekledim (tşk antep fıstığım)

aşağıdaki hatları ben yapmış olmak isterdim, üstadın ismini yazamadığım için üzgünüm, allahın doksandokuz isminden biri olmalı— Aşkla ilgili bir şey yazmıştım, aklım git-geldi (şimdi gel-git, Ayın ritmini yakaladım), sıfatlar, isimler sadece, 120 tane, 99. su filozoftu, kendi yazgımı önceden yazdığım vakidir,,, felsefe mi, içine girmek değil yalnızca, onun ruhunu bedeninden ayıracaksın ve o ruh felsefeye yukarıdan bakacak,,,

hm15

hm16

“ilâhi, nazari kasi roa, boa kâsi aşina mekun;
ger mekuni keremkûn, azhâm cida mekun..”
“tanrım, aşıkları yaratma, yaratırsan da onları ayırma..”

farsça

 

hm17

hm19

hm18

hm20

bir rübai
eger zebâde mestî hoş bâş
bâ mâhruhî eger nişestî hoş bâş
çün â‘kıbet-i kâr-i cehân nistî est
engâr ki nistî çu hestî hoş bâş

eğer badeden mest olmuşsan mutlu ol
bir ay yüzlü ile oturduysan mutlu ol
madem ki dünya işinin sonu yokluktur,
farzet ki yoksun. ama madem varsın, mutlu ol

 

 

 

hm21

“gelirseniz eğer benim mezarıma,
usulca ve yavaşça gelin ki,
çatlamasın
yalnızlığımın nazik porseleni.”
“niçin at soylu hayvandır
güvercin güzeldir diyorlar
niçin kimsenin kafesinde akbaba yok
yoncanın kırmızı laleden neyi eksik
gözleri yıkamalı
başka türlü görmeli
sözcükleri yıkamalı
sözcük rüzgar olup esmeli yağmur olup yağmalı”

“ve o kadar sabırsızım ki,
çölün sonuna kadar koşmak,
dağın tepesine kadar tırmanmak istiyorum
uzaklardan bir ses beni çağırıyor.”

 

 

 

—seslerden bir uzak beni çağırıyor,

seslerin en yakını sessizlik—

 

hm26

 

 

 

Read Full Post »

KANATSIZ

 

 

 

 

 

 

 Unut demiştim ama hatırladın yine…sana ne demeli…sen nasıl iflah olacaksın…sen akıllanmayacak bir kuşsun onla uçmak istedin..ah bir kanatlarım olsa..ah bir kanatlarım olsa da göstersem o meleğe dünyanın kaç bucak olduğunu dedin…tanrından istedin geceleri…her sabah pencerenin yanına üşüşen güvercinlerden medet umdun bir süre…onların bıraktıkları tüyleri yastığın altına koyarak sessiz dualar ettin tanrına uyumadan önce…ne olur bana da bir kanat ver tanrımın tanrısı…bir çift kanat sadece…ama olmadı…ne kanatların çıktı ne de o mavi çocuk geri döndü…alış istedim…ama meleklere inanmayışımı sana nasıl anlatacağımı hiç bilemedim…bu gidiş hiçbir şeye benzemedi dedin ilk …ve bende  bu gidişi sana nasıl açıklayacağımı hiç bilemedim…

 

 

 

gidişi de görür insan..gelişi gördüğü gibi…neler görüyorsun…neler birikiyor böylece…hiç hesaba kattın mı….fikrinin siyah beyazına-artısına eksisine-iyisine kötüsüne bakacak bir muhasebeci tut…her hafta başı kayıtları iste ondan..al karşına oturt…evet sevgili muhasebecim ne yapmışız geçen bu bir hafta içinde diye sor…sakın susmasına izin verme….susarsa sen kaybedersin bırak o konuşsun sen sus ki kazanasın….o anlatsın sana neler olup bittiğini…defterleri sunsun önüne..neler gitmiş neler gelmiş bir bak…iyiyi kötüden çıkar..siyahı beyaza- beyazı siyaha boya…yap, böl, çarp seviştir kendi yuvalarında …sonra vur kıçına tekmeyi muhasebecinin bir haftalığına…daha yapacak çok şey var….tutulacak nice kayıt…kayıt hatası hayatlarımıza iliştireceğimiz nice yangın yerleri var…üstünde sigaranı söndüreceğin nice vücutlar var….boş ver…haklı haksız arama….sadece anılmamayı  iste…iç içe sarmal geçişler gibi…ellerinin altında güvende olduğunu sanarsın ama değildir…bir tek hareketine bakar her şey….bir de bakmışsın ki …kanatlanmış sanki hezarfen olacak bu çocuk uçacak..uçacak mavi melek…çatında bir melek…sana biriktirmişti onca anısını…onca senden geriye bir o kalmıştı…mavi çocuğu hatırla…ellerinden aşırdığı sigaranı kulak arkası yapan..sen ona yazla birlikte yaz helvası almışsındır..güvenin aşırı sıcaklığında ..ama o ellerinden aşırıp seni bir matruşkaya feda etmiştir…bunları düşün…nasıl da bitebilir her şey, böyle diyiverişinin üzerinden asırlar geçmiştir….gülüp geçebileceğin bir ansızlık olmuştur işte her şey..savaş başlat….çok güvendiğin yüzünden akıp evrene yayılsın…yüzünde bir üçüncü dünya savaşı….insan ırkı nerde ?…mavi çocuğa milyarlarca kurban…insan ırkı nerde,mavi çocuğun iç cebinde …korunaksızlar..kurbanlık koyunlar…yüzülecekler ve ilk kahvaltıda kavurma olacaklar… yüzün nice acılara gebe…doğur ve bitir…doğur ve bitir…doğ ve bit…bit ve doğ…ikilemsi yalnızlık…yalnızlık ikilemsi bir bulut…doğ ve bit…

 

    

 

    doğmak başlı başına bir engelmiş… engellerle karşılaşıyorsun…her zaman bildiğin tanıdığın  birileri geliyor ve el sallıyor…ama sen buna her seferinde hazırlıksız yakalanıyorsun sanki…konuk oluyor fütursuzca sana… el sallıyor bak ben buradayım yine geldim hadi beni tut diyor..eskiden  çocuklara alınan bir oyuncağı hatırla..kutuyu açarsın ve bom…içinden bir hokkabaz çıkar…ayakları yoktur sadece yay vardır..ayaklar ne işe yarar ki…birden şaşırmakla karışık bir korku duyarsın…ne oluyor dersin..bunun gibi…yüzüne inceden çizmişin ayak uçlarını..sızıntısına da aldırmıyorsun kim görebilir ki seni …kim kendi şarkısını mırıldanır da sana ucundan bile vermez…yüzüne tam da tepe noktasından çizdiğin ve onu varoluşçu bir açıyla simetrisinin simetrisine böldüğün bir ay yerleştirmişin..ay büyümüş büyümüş denizleri yaratmış senin sıvında…tahterevalliyi hatırla..bir ucunda sen bir ucunda mavi çocuk..çocuğun elinde yaza yaraşır düzende bir yaz helvası..yanaşık düzen….of geç onu…o geçmişte kaldı…duvarlar iki renk gri ton çalışmaları ama hep iki renk…eninde sonunda ikiye çıkıyor her şey..yanaşık düzen…sıkıntı …geç bunları geç…nasıl da bırakmıştı seni hem de yazdı ..nasıl yaptı da uçtu anlayamadın mı..bir kal deseydin kalmaz mıydı senle…bir tek kal ..kal..

 

 

 

murat

 

Read Full Post »

Analemma…

Bir yıl süresince aynı noktadan çekilen fotoğrafların üstüste konulmasıyla elde edilen görüntüye analemma deniyor.

 

mainanalemma1600dg9

Read Full Post »

 

Prometheus’tan söz eden dört söylence bulunuyor elimizde: Birincisine göre, Prometheus, tanrılara ihanet ederek sırlarını insanlara ilettiği için Kafkas dağlarındaki kayalıklara kıskıvrak zincirlenmiştir ve tanrıların yolladığı kartallar tarafından karaciğeri yenmektedir; ama Prometheus’un ciğeri yendikçe büyümekte, büyüdükçe yine kartallara yem olmaktadır.

 

İkinci söylenceye göre, Prometheus, kartalların acımasız gagalamasının acısıyla, zincirlendiği kayaların giderek daha içerisine gömülmüş, sonunda kendisi de bir kaya parçasına dönüşmüştür.

 

Üçüncü söylenceye göre, Prometheus’un tanrılara ihaneti aradan geçen binyıllar içinde unutulmuş, kartallar unutmuş, Prometheus’un kendisi unutmuştur.

Söylencenin dördüncüsüne göre, anlamını yitirip havada kalan olaydan bezilmiş, tanrılar bezmiş, kartallar bezmiş, yara bezgin, kapanmıştır.

 

Kala kala geriye açıklanamayan kayalar kalmıştır.- Söylence, açıklanamayanı açıklamaya uğraşıyor. Bir gerçeklik temelinden çıkıp geldiği için, yine ister istemez açıklanamaz’da sonlanacaktır.

 

Franz Kafka/Taşrada Düğün Hazırlıkları…

yitikmavi.blogspot.com dan alınmıştır…

 

Read Full Post »

frekans

 

 

Bu dünyaya mahkum oLmak garip değil mi raskolnikov?

Zira siktirip gidebiLeceğimiz bir yerimiz biLe yok.

Cehennemden biraz daha soğuk oLan bu zırva gezegende tek oLuşumuzLa biLe avunabiLecek kadar zavaLLı yaLnızLarız!!!

 

Hayata rest çekersek öLüm bize küsmez mi acaba?

BiLmiyorum, biLmeye ihtiyacım oLduğunu da sanmıyorum.

 

Dün gece çift kaLe maç yaptık yine, tanımLanamayan hissizLiğime karşı ben.Agresif ya da ofansif değil aksine manik depresif ve pasif agresif bir maç oLdu. Kaleci kendini yine kale direğine astı

 

Yazmanın hiç bir işe yaramadığını biLe biLe yazmak deLiLiğin bitişi mi yoksa başLangıcı mı haLa çözemedim.Ölene kadar yazma isteği,öLene kadar içme isteği hatta herşeyi bir arada yapma isteği.Sanırım Tanrı’yı oynamak bu işte.YaratabiLeceğimiz başka bir şeyimiz yok ki.

 

Siyah ve beyaz tonLarın arasına gri yerLeştirmek kimin akLına geLdi acaba? KadınLar, erkekLer ve ibneLer.

Her konunun bir ortası var, oysa ben hep siyah oLdum nedense.

 

Saçmalamanın bir sınırı var mıdır yoksa bi insan sonsuza dek saçmaLayabilir mi?Oturduğum yerde kök saLarak sonsuza dek saçmaLamak istiyorum,ama herşeyim nasıl tükendiyse saçmaLama kabiLiyetim de tükenecek birgün öyLe sanıyorum ki.Katatonik şizofreniye çok uzak sayıLmam ne de olsa.

 

Ruhumuz sanırım dünyada 3 halde buLunuyor.Katı, sıvı ve gaz.Yani duman, toz ve enjektör haLinde.Bazıları ruhunu buLuyorken, bazıları da kaybediyor.

Kayıp iLanı verecek haLde değiLim haberiniz olsun !

 

Artık eskisi gibi oLduğum söyLenemez,örnek kişiLiğim ben.Hiçbirşeyi oLmayan bir kazanan ya da her şeyi oLan bir kaybeden.Kimin umurunda ki???

 

YaşLanmak sadece deLiLiğinize sıcak bakıLmasını sağLayan bir oLgudur.Genç ve garipseniz deLisinizdir, yaşLı ve garipseniz tatLı.

Beyin damarLarımdaki tıkanıkLığın sebebi, beynime açıLan yoLda otostop çeken dü$ünceler mi biLmiyorum.

Ya çok düşünüyorum, ya da bi bok düşünemiyorum.

 

Neden geneLin dışında oLan herşey yer aLtı oLmak zorunda.Yerin üstündekiLeri yerin aLtına tıkıştırıp, yerin aLtındakileri yer üstüne çıkartsak güzel olmaz mı?Denemeye değer sanki.

 

Kaos.Yan yana konulmuş 4 tane harf. Kendi içinde biLe uyumsuz. Hiçbir kurala uyduğu yok. Kaosun en güzel yanı da ne biLiyor musunuz. İmkansız olması.

Ne de olsa imkansıza uLaşmak için götümüzü yırtıyoruz hepimiz !!!

 

Elimizin altındaki çok değersizken, cehennemin dibindeki dünyanın en değerLi şeyi oLmak zorunda mıdır hep?Yoksa biz mi öyLe sanmak zorundayız? Bu kuraLLarı kim koydu ki? Koyan kişiyi bana yoLLayın, onunLa rus ruLeti oynamak istiyorum. Söz veriyorum hiLe yapmayacağım.

 

Tamam, çok konuştum biLiyorum,artık gitmem gerek.Ama dedim ya gidecek bir yerim biLe yok.Tıpkı aynı havayı soLuduğum diğer tüm insanLar gibi.En iyisi onLardan farkLı bir hava soLuyayım…

 

 

gökberk

 

______________________________________________düş dalgını

Read Full Post »

Yenilgi Günlüğü / Turgut Uyar—

 

Pazartesi

 

benim adımı bağışla

………

 

“sabah uyandırıldığında pazartesiydi

bunu iyice bildi, ağzı çirişli

yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi

….

 

yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi

çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi

insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

 

ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder

siner buğular gibi düşüncemize

her şeyin en haklısı en incesi

 

beklemek bir tepenin mutluluğunu

bir acının yakıp geçmesini beklemek…”

 

benim adımı bağışla

ben iklimler coğrafyasının ta kendisi

sanırım suyum başkalarınca ısıtılır

pazartesi

(…)

 

aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk

öncesiz ve beceriksiz geldim odama.

 

 

Salı

 

birden karışmış gördüm

-karışmış olduğunu gördüm-

otobüs duraklarıyla reklam levhalarının

tutunduğum bir sarmaşık değildi

bir kayıştı otobüste

(…)

 

vakit akşamdı. ikinci gün

vakit akşamdı.

birden bazı yerlerde ışıklar yandı

ayrıldım.

eve döndüm

evi buldum.

 

 

Çarşamba

 

hiçbir şeye hazırlıklı değildik

oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik

 

O zaman şehre çıktım bir elimde fırça

kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım

hızım bir araba dolusu aşk gibidir

gölün rengiyle asfaltı karıştırıp

kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım.

 

üçüncü gün. yorgun

ev aklımda. gitmeyi unuttum.

 

 

Perşembe

 

yersiz bir hamaratlık, bir görev duygusu

bir sarı lale kadar makbulse

akşamüstü bir kadına sunulan

 

çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)

herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi

 

durduk ve yenilgiden umutlandık

başkaları başka şeyleri seçtiler

seçsinler

 

çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı

motorlar sirenler gidip gelişler

koyduğunu koyduğun yerde buluşlar

belki güzel bir takım şeyler

ama artık vakit akşamdı.

 

perşembe.

bir uzun ses bekledim. oturmadım

sabahı bekledim. cumayı

 

 

Cuma

 

ne söylenebilir! tam çağıydı, olağandık

sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık

 

ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık

odalarda çok geniş alanlarda dardık

 

ne söylenebilir! tam çağıydı. belki aldandık

otlarla yeşerdik, güllerle sarardık

 

gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.

her şeyleri bıraktım, geniş kıyılara dadandım.

aşk diye geceleri çözümledim. aldandım.

 

 

Cumartesi

 

yarın pazar

yarınki pazarların sessizliği

 

 

Pazartesi

 

kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki

başarılmamış bir geçmişten arta kalan şaşkınlık

şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki.

bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık

soluğunu ağartırdı bir altın damlanın

 

seven, saygı duyan, yaslanan sana

mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan

mermere yenilen, peliküle, insan onuruna

seçim sandıklarından otuzüç dönülü plaklara

yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak

bir yaşlılık

ağartır soluğunu bir altın damarının

yenile yenile şaşkın

arta arta kendi diline aktardığı

sıkıntısına

 

“kutsal yenilgi!.. şimdiki.

o’na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi

her şeye yeniden başlamanın

kanattıkça”

 

 

Acıyor / Turgut Uyar—

 

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum

Dikey ve yatay mutsuzluktan

Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun

sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık

onlar da orada yaşadılar

Bir dağın çarpıklığını

bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet

Kasaba meyhanesi gibi

Kahkahası gün ışığına vurup da

ötede beride yansımayan

Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi

Öbürünün bir kadından aldığı verem

Bütün iştahlarının tarihçesi

Bütün söz vermelerin tarihçesi

sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi

Güzel gözlü bir çocuğun bile

O kadar korunmuş bir yazı yoktu

Ne denmelidir bilemiyorum

sevgim acıyor

Gemiler gene gelip gidiyor

Dağlar kararıp aydınlanacaklar

Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır

Sonbahar geldi hüzün

Kış geldi kara hüzün

Ey en akıllı kişisi gündüzün

sevgim acıyor

Kimi sevsem

Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte

Ekim falan da gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar

 

 

 

Turgut Uyar / Cemal Süreya—

 

Ak odada oturur

Kapısı penceresinden çok

 

Gözlerinde yıldızlar

Serin yerde durur

 

Bir elinde kadeh

Öbürünü yarasına bastırır

 

İnşaattan ses gelir

Bir şeyi okşar gibidir

 

Uzanıp durmuş mahçup

Işığagöçerin şarkısı

 

Dönülmez dizeler içinde

Onunkiler gülaçılır

 

Öldüğü gün

Hepimizi işten attılar

 

 

Read Full Post »

TUFANDAN SONRA


Bir tavşan durdu da yoncalarla kıpır kıpır çıngırak
çiçekleri arasında, örümcek ağları içinde doğru dua etti gökkuşağına.
Kayıplara mı karışacaktı! o dört başı mamur taşlar,
ya çiçekler tam açmışken hem de!
Çöp içinde yüzen ana cadde boyunca kerevetler
dizildi. Minyatürlerdeki gibi yukarılara asılmış bir
denize doğru kaldırıldı, gemiler çekildi.
Mavi Sakalın evinde dere gibi aktı kan-ya mezbahalar,
ya o camları tanrı mühründen görünmez olmuş
kanlı meydanlar. Dere gibi aktı kan, bir o kadar da süt.
Kunduzlar yapı yaptı. Kahveler tüttü kahve ocaklarında
Camları hala zangır zangır camlı köşkte karalar
giymiş çocukların yaldızlı resimlere daldı gözleri.
Çat! Kapı çalındı; köyün meydanlığında bir çocuk
fırıldaklarla tekmil kulelerdeki horozların aklına uyup
kollarını döndürmeye başladı, çakmak çakmak sağanağın altında.
Filan hanım kuyruklu bir piyano kurdurttu Alp
dağlarına. Katedralin bin bir mihrabında kudas ve vaftiz
ayinleri yapıldı.
Yollara düştü kervanlar. Harcedildi de buzların
hercümerciyle kutup gecesi, kuruldu İspilandit Oteli.
O zamandan beri ay, kekik kırlarından gelen
ağlamaklı çakal sesleri işitir oldu- bir de meyve
bahçelerinde dolaşan tahta pabuçlu çoban türküleri.
Derken filize durmuş eflatun korudaki peri Ev karısı
geldi yanıma, dedi, bahar geldi.
Kaynayın! pınarlar, taşın, katın köprüleri önünüze,
basın ormanları siyah kumaşlar, orglar, şimşekler,
gök gürültüleri, kabarın hadi çağlayın; su ve keder, kaldırın ayağa selleri.
Değil mi ki onlar senli-benli-gitti derler! O dört başı
mamur taşlar! O açmaya varmış çiçekler! -değil mi ki
bir kasvettir kalan geriye! Ecenin haliyse malum,
toprak mangalının korlarını karıştırmaya dalmış
büyücü, bilir ya söylemez bizim bildiğimizi.

Arthur Rimbaud

Read Full Post »

seyahat…

newtonun başına elma düştüğü gün hangi gündür, her yıl temsili bir şekilde yapılmalı o gün, bir şey dank! etmeli insanın kafasına— hayır bu kadar vahşi olamam—  insan 3 darbeden sonrasını kaldıramayabilir… adem elmayı ısırdı ve yerine taktı, ama iş işten geçmişti, o elma newtonun kafasına düştü ve newton onu ışık hızıyla einstein’e fırlattı,,,

ışık hızında zaman durur

-bünye zarar görmeden bu hıza ulaşmak mümkün mü

maalesef efendim

-salla o zaman, B planına geçelim

bu konuda bir B planımız yok efendim

(efendi bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü, zaman bir efendiyi bile beyninden vuruvuruverir gayrı- tanrım nasıl bir eşitliktir bu-beri gelelim…

ruhumu cebime koyarak istanbula gittim-ne şark şehri, ne garp şehri, dank şehri—

hepimizin ne kadar aynı ve ne kadar farklı olduğunu söylene söylene-hayır böyle söylenmedim-biraz baktım, biraz gördüm, biraz bakıldım, biraz görüldüm,,,

bir kiliseye gittim bir arkadaşımla, istiklaldeki, ruhumu cebimden çıkarttım onbeş dakika, sonra tekrar cebime koydum,

tren istasyonundaydım, bir kadın simit uzattı bana, ruhumu aldım öbür cebime koydum,

 

bir arkadaşım chemical brothersın toplama albümünü hediye etti, bir taraftan nostalji -de, future’un nostaljisi—

biraz bahsetmeliyim chemical brotherstan—

dig in your own hole-la gelen başlangıç, yeraltına hitap ediyordu, yerinaltına bir dehliz açmak mı, yerinaltı da karanlıktır, o dehliz de— kapkara yapmayayım ortamı birden— hey boy, hey girls’de iskeletlerin dansettiği bir kliple- doruk bir let it be vardır-kafam kıyak ve kendimdeyim-kendimleyim—

süreçlerinin, ‘out of control’ ve ‘I need to believe something’ ruhsal çalkantılarına da bulaşmış olması paylaşmış olduğum bir deneyim, galvanise gibi doğudan gelen bir esinti, huzurdan çok bir başkaldırının ve bir düğmeye basmakta biriken (push the button) bir öfkenin birleşimi olsa gerek—

brootherhood-adlı bu single albümde daha önce dinlemediğim iki parçalarını buldum- onbir numaralar, ‘keep my composure’la,  ‘the golden path’—

niçe olsaydı, uçuruma varmak için altın bir patikadan geçmek gerekir dermiydi, ya da cennetin de, cehennemin de, yani o sapaktan önce altın bir patika mı vardı—

‘do it again’ şimdilik sonsözleri bu,,,

odamdayım şimdi, ruhumu cebimden çıkarttım,

‘exit planet dust’ tan, ‘alive alone’u dinliyorum— müzik bana atomu çağrıştırıyor, ruhuma kulak vereyim, insanlar atom gibidir de bir moleküldeki atom gibidir bazen, öteki atomlarla tepkimeye girerler—

çünkü

E=mc2

evet!

Read Full Post »

BİR ERMENİ’NİN GÖZÜNDEN BAŞÖRTÜSÜ “MESELESİ”

 

Yazan Nayat Karaköse   

Pazar, 17 Şubat 2008

Uzun süredir konuştuğumuz, tartıştığımız, çarptığımız, topladığımız, çıkardığımız ve sonunda da bölüp bir de üstüne “bölündüğümüz” bir “mesele” başörtüsü… Peki bir Ermeni yani bir Hıristiyan korkar mı başörtüsünden, savunur mu başörtüsünü ve başörtülü kızların okuma hakkını? 

Ermeni olmayan arkadaşlarımla konuşurken soru “Eee asıl sen ne düşünüyorsun bu konuda?” sorusuna geliyor… “Asıl sen” kısmı işin önemini benim suratıma çarpıyor… Şimdi başörtüsünden korkan, başörtülü kızların üniversiteye başlamasıyla İranlaşacağımızdan ve şeriatın geleceğinden emin onca arkadaşım bir “azınlık” daha doğrusu bir Hıristiyan olarak benim de bu konuda görüşlerime “Asıl ben ne düşünüyorum”a farklı bir önem veriyorlar.

Korkum sayesinde feraha varacağım…
Çünkü benim de korkmam aslında bir şekilde onların da korkusuna destek olacak, korkularımız birleşecek daha çok korkup daha çok kaygılanacağız, korkunun şemsiyesi altında “Korksak da mücadelemizi elden bırakmayacağız’” mevhumunda birleşeceğiz… Dolayısıyla Ermeni bir Hıristiyan’ın korkması “laiklik elden gidiyor” yürüyüşlerine bayraklarıyla katılan onca kadına belki de  “Ya Gayrimüslim vatandaşlarımız? Onları da korumamız lazım” bahanesini sunarak daha da fazla bağırma imkanı verecek. Kim bilir benim korkum İlhan Selçuk,Tuncay Özkan,Türkan Saylan gibi laikliğin “bekçilerine” daha da cesaret verecek ve onlar “beni bile!” kanatları altına alacak, “Korkma biz yanındayız diyecek” ve hep beraber laiklik için yürüyeceğiz. Yani Ermeniliğim, geçmişteki “hainliklerim”, “yabancılığım”, “ötekiliğim’”, tüm işlediğim “günahlar” belki de “türban” korkum sayesinde silinecek, feraha varacağım.

Tahammülsüzlüğe tahammül edememek
Ama çok denedim olmuyor. Bir türlü korkamıyorum şu “türbandan’”… Tartışmaları da manasız buluyorum… Özellikle de başörtüsüne karşı olan her insanın televizyonlarda, gazetelerde verdikleri hemen hemen her demeçte “Benim de ninemin başörtüsü vardı ama o başkaydı” ile bolca dolu cümlelerinden de sıkıldım… Örtüyü merkeze alıp altındaki insanı yok sayan, oradaki insanı görmek istemeyenlerden de sıkıldım. Mutlak iyi insan varmışçasına hemen hemen her bir başörtülünün “örümcek kafalı, “öcü” olarak tanımlanmasından da bunaldım… Tahammül edemediğim şey tahammülsüzlük ve beni asıl korkutan da bu. Tahammülsüzleştikçe de bölünüyoruz sonra da toparlanamıyoruz.

Tek tip öğrenci yerine…
Ben Türkiyeli bir Ermeni olarak yani kimliğinde de “Hıristiyan” yazan bir insan olarak üniversitelerin özgür olmasını ve herkesin eğitim almasını savunuyorum. Ben tek tip öğrenci tipiyle okumak yerine farklı bir çok görüşten, inançtan insanlarla okumak istiyorum. Mesela başörtülü bir kızın okul dışında zorla tutulmasının onun özgürleşmesine, kendi ayakları üzerinde durmasına, hatta onun “modernleşmesine, “çağdaşlaşmasına” daha ziyade kendi kişisel gelişimine, kendilerini gerçekleştirmelerine mani olduğunu düşünüyorum. Mesela bu kızlar birçok kişinin gözünde “örümcek kafalı” olarak adlandırılıyorlar fakat  okulların kapısını onlara kapatarak onların kendi deyimleriyle “örümcek kafalı” olarak kalmaları senelerden beri dayatılıyor.
Aslında başörtülü kızların mahrum edildiği sadece 4-5 senelik bir üniversite eğitimi değil, onların geleceğinin,yaşamlarının da gasp edildiğini düşünüyorum. Okumayı seven bir insan olarak kendimi onların yerine koyuyorum ve başörtüsü yüzünden “okullaşamamak” düşüncesi bana kötü geliyor.

Fazla empatik olabilirim…
Mesela iyi üniversitelere girme kapasitesi olan ve giremeyen kızları düşünüyorum, onların da benimle beraber Foucault, Bourdieu, Adorno vs.. okuyamamalarının can sıkıcı olduğunu düşünüyor hatta kendimi fırsat eşitsizliğinin suç ortaklarından birisi olarak görüyorum. Başörtüsü yerine kapılarda, güvenlik kabinlerinde, arabaların arkasında gizlice peruklarını takan kızları görmek benim de gururumu incitiyor. Belki biraz fazla empatik olduğumu düşünebilirsiniz ama kendimi onların yerine koymaktan alıkoyamıyorum. Mesela “başörtülü kızlar gelirse derslere girmeyiz” diyen akademisyenlerle öğrencilik hayatımın şu son dört ayında birebir karşılaşmamayı umuyorum. O akademisyenlerden alacağım derslerin de bir çok şeyden noksan olacağını düşünüyorum.    
 

Birbirini anlama ve diyalog…
Ben tüm bunları yazarken bu meseleyi daha doğrusu “meseleleştirilen” bu olguyu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) politikalarından tamamen ayrıştırarak salt kendi hissiyatımla aktarmaya çalıştım.
Yoksa üniversitede özgürlüğün  sadece başörtüsüyle sınırlı kalmaması, başörtüsünün sadece bir altküme olması, diğer özgürlüklerin de bir an evvel hayata geçirilmesi, bu konuda değişiklikler yapılması en büyük temennilerimden.
Başörtüsü “meselesinin” daha hoşgörülü bir yaklaşımla, diyalogla, birbirini anlama yoluyla çözülebileceği, “akademisyenlerin” öğrenci ayrımı yapmadan her öğrenciye ders vermeye gönüllü olduğu, özgürlüklerin üniversitede ve başta ifade özgürlüğü olmak üzere daha bir çok alanda yaşanabildiği  bir ülke düşlüyor ve bu noktada her birimize çok iş düştüğünü düşünüyorum.

 

Read Full Post »

Older Posts »