Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kötülüğü Yazmak – Abidin Parıltı’ Category

“TASARLANMIŞ KÖTÜLÜK CAZİPTİR”
“kendini mahkûm etmeyen insan kendini
sonuna kadar sevemez de”
Baudelaire

Andre Gide ile yapılan bir söyleşide, İsviçre’de neden büyük romanın olmadığı sorulur. Gide, “Çünkü orada cinayet yok,” der. Bu cevap, genelde sanatın özelde ise yazının neyin üzerine temellerini kurduğu ve yükseldiğinin de işaretidir. Cinayetin, kötülüğün ve haksızlığın olduğu yerde sanat bütün görkemiyle ortaya çıkar. Salt iyiliğin işlendiği, her hareketin iyilikle karşılık bulduğu bir sanat düşünülemez. En basit anlamıyla “dramatik öz”ün bir gereğidir bu. Sanat öz olarak iyiliği değil kötülüğü anlatır -bu özdeki “çatışma”dan da kaynaklanır. Fakat iyiliğe çare olmak ister. Bu yüzdendir ki yazılı ve görsel birçok eserde kötü olan sonuçta cezalandırılır. Aristoteles’in deyimiyle bu bir “katharsis” (arınma)dir.

İyi insanların dünyasında, kötü kazanamaz. Sheakespeare’in kötü kişisi Richard bütün işlediği cinayetlere rağmen savaşta ölür. Jean Genet, iyilerin dünyasında sürekli cezalandırılır. Marguis De Sade’ın düşleri bile yasaklanır ve yıllarca ıslah olması için hapishaneye atılır. O da iyilerin dünyasında kendine bir yer bulamamış ya da bulmamıştır. Ancak, düşleri insanları tutsak almış ve içlerindeki kötülüğü ortaya çıkarmaya yönlendirmiştir. Baudelaire, Kötülük Çiçekleri’ni yazarak kendini mahkûm etmiştir. Bu yüzden de kendini sonuna kadar sevmektedir. Sartre, Baudelaire için, “Kötülük için kötülük yapmanın tam anlamı şudur: Hâlâ iyilik olarak kabul edilenin tam tersini kasıtlı olarak yapmak. Kötülük, istenmeyeni istemek, isteneni de istememektir. Baudelaire’in tutumu tam olarak böyledir.” der. Baudelaire’in şiiri ile kötülük iç içedir.

Goethe’nin Faust’unda her türlü yaradılışın kökeni kötülüktür. Faust dünyanın gizine varmak uğruna ruhunu şeytana satar, yani iyiliğin masumiyetine karşı kötülüğün tutkusuna, kapılar açan sırrına gömülür. Faust, yıkıcı güçlerle iş görerek dünyada bir şey yaratabileceğine inanmaktadır. Oscar Wilde’ın kendi güzelliğine tapan kişisi Dorian Gray kötülükle beslenir ve kötülük onun güzelliğine güç katar. Kötülüğü kendine erdem sayar. Suçluluk duymaz hiçbir zaman. Kötü bir kişi olduğu, çevresi tarafından bilinmesine rağmen yine de onlar tarafından hep cazibe merkezi olur. Edebiyatın kötüyle, kötülükle olan ilişkisinin listesi oldukça uzayabilir. Her bir isim başlı başına bir yazının konusu olabilir.

Peki nedir kötülük? Çerçevesi oldukça geniş bir kavrama farklı birçok anlam yüklenebilir. Ancak bütün anlamlar her defasında eksik ve öznel kalır. Sınırları belirsizdir çünkü. Acı duyabilen bir varlığı incitmek kötülüktür. Kötülük dolaysız olarak zihin tarafından kavranır ve duygular tarafından hissedilir. Kasıtlı olarak verilen acı duyumsanır. Kötülük soyut olmanın ötesinde her zaman bir varlığın çektiği acı temelinde duyumsanır. Kötülük nasıl algılanıyorsa odur aslında. Daha çok tasarlanmış kötülük caziptir, tutkuludur ve hayranlık uyandırır.

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler romanında kötülüğü en dolaysız haliyle İvan ve Alyoşa arasındaki konuşmada ele alır: “hayalinde canlandır bakalım: Daha memede olan bir çocuk, elleri tiril tiril titreyen annesinin kucağında. Etraflarını içeriye giren yabancılar almış. Akıllarına çok eğlenceli bir şey gelmiş. Çocuğu okşuyorlar. Onu güldürmek için kahkahalar atıyorlar. Sonunda çocuk gülmeye başlıyor. İşte o sırada adamlardan biri tabancayı çocuğa doğru tutuyor; bebeğin yüzüne dört karış mesafeden nişan alıyor. Çocuk sevinçle kahkahalar atıyor, küçük ellerini tabancayı tutmak için uzatıyor, işte o zaman o büyük sanatçı tetiği çekip tam yüzüne ateş ederek çocuğun başını parçalayıveriyor… şimdi söyle bu işte ince bir sanat yok mu?”

Georges Bataille de bu yazının temelini oluşturan Edebiyat ve Kötülük kitabında kötülüğü şöyle anlamlandırır: “Kötülük, karşıtların çakıştığı noktada ve aklın sınırları içinde kaldığı sürece, doğal düzenle kaçınılmaz biçimde karşıtlaşan öğe değildir. Ölüm yaşamın koşulu olduğuna göre, özü itibariyle ölüme bağlı olan Kötülük de, anlaşılmaz bir biçimde varlığı oluşturan ilkelerden biri halini alır. Varlık Kötülüğe adanmamıştır; ancak eğer becerebiliyorsa kendini aklın sınırları içinde bırakmamalıdır… Kötülük, aslında bir tür meydan okuma olan ölümün cazibesini yansıttığı sürece -erotizmin bütün biçimlerinde olduğu gibi- olsa olsa gizli bir yenilginin nesnesi sayılabilir. Bu Kötülük, muzaffer edayla taşınan Kötülük’tür.” Tam da bu noktada özellikle, M.D.Sade’ın ve Jean Genet’nin kötülüğü nasıl muzaffer bir edayla taşıdıkları ve bu muzaffer edanın içinde nasıl bir hayranlık uyandırdıkları görülmelidir. Ancak, hayranlığın sevmekten çok, yerinde olma isteğiyle dolu olduğu, bilinir.Hayranlık karşı tarafın cesaretine bir ödüldür.

 

Kötülük yıkımdır . Yıkar ve yeniden kurma gereği duymaz… Özgür olmak için zincirlerinden boşanma gerekmektedir . Bir isyan biçimidir. Çünkü kendini o dünyadan hissetmez. Parçalar ama onarmaz. Koparır ama bağlamaz.

Jean Genet Açık Düşman kitabında onunla yapılan bir röportajda “Kötülüğü o şekilde yaşayacaksınız ki iyiliği simgeleyen toplumsal güçler sizi ele geçirmesin” der. Hayatının sonuna kadar da iktidara karşı bir mücadele biçimi olarak kötülüğü, kötü olmayı seçer. Onların iyiliklerle dolu dünyasında, bir ihanetçi, bir alçak olmayı yeğler. ihaneti sever; ihanette, kendisine ait olan en iyiyi ve en kötüyü bulur. Genet, hayata bir piç olarak gözlerini açar. Ömrünün neredeyse tamamını düzenden bir intikam biçimi olarak, hırsızlıkla geçirir. Yıllarca cezaevinden yatar ve Sartre gibi yazarların yönetime verdiği dilekçe sayesinde kurtulur. M.D.Sade’ı kurtaracak kimse yoktur ama. Sade, 1784’ten itibaren, Bastille Hapisanesi’nde yıllarını geçirir. Bugün için kötülüğün birer mucizesi ve amentüsü olarak kabul gören eserlerini orada yazar. 14 Temmuz 1789’da Fransa’da devrim için direniş başladığında, Justine’nin ve Sodom’un Yüzyirmi Günü romanlarının el yazması orada, hapishanede duruyordu. Sade evcil değil, kışkırtıcıydı. M.D. Sade, eserlerinde var olan dünyanın ahlakını yıkmaya çalışmıştır. Sodom’un Yüzyirmi Günü’nde, Justine’de, Erdemle Kırbaçlanan Kadın’da, Aşkın Suçları’nda yok etmeyi, üstelik hem kendini hem de eserini yok etme isteğini dile getirmiştir. Sade, kötülüğü onulmaz bir biçimde sevmiştir ve eserlerinde kötülüğü, arzu edilebilir bir hale getirmek istemiştir. Kötülüğü sevdiği için onu ne kınayabilmiş ne de olumlayabilmiştir. Ancak iyilik, kötülüğü cezalandırmış ve uzun yıllar cezaevinde yatmıştır. Sadizm kötülüğün kendisidir. Maddi yarar sağlamak üzere öldürmenin gerçek bir kötülük sayılabilmesi için katilin, beklediği yararın dışında, eyleminden haz alması gerekir. Sade, Justine romanının cellatlarından birine “Yok etmek; ne haz verici bir eylem! İnsanın içini gıcıklayan daha hoş bir şey olamaz; kendini bu tanrısal alçaklığa bırakmaktan daha baş döndürücü ne olabilir ki ?” dedirtir. Bataille, Sade’nin düşüncesi için: “Romanlarında yarattığı kişilikler aracılığıyla kâh bir tanrıbilim anlayışı geliştirerek kötülük yapan ulu bir varlık yaratır, kâh hiç de soğukkanlı sayılmayacak bir tanrıtanımazdır: onun tanrıtanımazlığında Tanrı’ya meydan okuma ve küfürden haz alma vardır. Çoğu kez Tanrı’nın yerine Sürekli Hareket Halinde Olan Doğa’yı koyar. Kimi kez bir mümin gibi davranırken bazen de lanetler yağdırır.”

Kötülüğü seçen, hayatı vicdanına danışmaz. Öyle ki vicdanın sınırlarını çizen de egemen güçlerdir. Onlar için kötülük, egemenliktir. Salt kötü, iyilerin dünyasında bir “öteki”dir. Ondan değildir. Ne kadar çabalasa da onlardan olamaz. “Kötü” olan, “iyi”lerin hepsini ele geçirip, onları bir hiç haline getirmek ister. III.Richard’ın tasarlanmış kötülüğü, iyi diye nitelendirilen insanların dünyasına yıkıcı bir saldırıdır. Ya da Erich Fromm’un İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri kitabında söylediği gibi kötülük “yaşamın kendi kendine karşı çıkması… ölü, çürüyen, yaşamayan ve bütünüyle mekanik şeylere duyulan hayranlıktır.” Tam da bu noktada saplantılı bir şekilde kötülüğü arayan Aziz Jean Genet’yi yeniden anmak gerekir. “Ben bir canavar, bir fırtına olmak istiyorum. İnsana özgü olan her şey bana yabancı, insanların koyduğu bütün çabaları çiğniyorum, bütün değerleri ayaklar altına alıyorum, hiçbir şey beni tanımlayamaz, sınırlayamaz; ama varım ve her tür yaşamı yok edecek dondurucu bir nefes olacağım.”

Herkesin içinde bir yerlerde vahşi, katil, sadist, işkenceci, saldırgan kişilikleri üretebilecek duygular yatar. Kimileri bu duygularını fiziksel anlamda açığa çıkarır. Kimi bunu sanat yoluyla birer fantazya olarak sunar, kimi ise bunları sonsuza kadar içinde saklı tutar. İğrenç işlenmiş bir cinayet eylemi sadece iğrençtir. Yazılan ya da yaşanan kusursuz, tutkuyla ve zekice kurgulanmış cinayetler, tasarlanmış, bir anlamda kutsanmış kötülükler hayranlık uyandırır. Bu yüzden çoğu zaman iyilerin dünyasında da pek belli edilmese de cazip olur ve karşılık bulur.

Kuralın, yasağın olduğu her yerde kuralı bozma, yasağı çiğneme doğru olandan sapma (düzenin belirlediği doğru) ya da yasağa karşı gelme (düzenin belirlediği yasak) vardır. Bu birey toplum çatışmasının bir görünümüdür. Birey, kendi arzularına, güdülerine doyum sağlamaya çalışırken, toplum ona ‘ötekiler’ adına ‘dur’ demektedir. İnsan kendine kural koyan, normlar, ölçütler yaratan tek canlıdır. Kurallar koyar, soydaşlarıyla ortak davranış biçimleri oluşturur, ortak simgeler ve değerler yaratır. Onları adet, töre, gelenek, ahlak, din, hukuk vb. kurumlar olarak kuşaktan kuşağa aktarıp sürekliliğini sağlar. Toplum yaşamı sanki egoların ve kuralların kıyasıya çarpıştığı bir savaş alanı ve aynı zamanda gönüllü ya da gönülsüz bir uzlaşmasıdır.

İnsanlık tarihi, iyi-kötü, doğru-yanlış yargılarının, suç kavramının, davranış kalıplarının, toplumun somut yaşama koşulları tarafından belirlendiğine ve değişebilirliğine, bir başka değişle toplumun örgütlenmesiyle sıkı sıkıya bağlı olduğuna tanıktır. Kötülükle ilgilenen yazarlar ise, hiçbir zaman düzenle, uyum isteyen insanlarla uyuşma yolunu seçmedi. Onlar, sakin bir dönemin ürünleri değildirler. Kötülüğü eğlendirici bulmanın ötesinde, kurallar silsilesine, tabulaştırılmış dayatmalara her şeye rağmen boyun eğmeyenlerdir. Bedeli (ne kadar klişe bir kelime olsa da) hayatları pahasına ödeyenlerdir. Bu yazarlar kötülüğü severler ve eserlerinde kötülüğü arzu edilebilir bir duygu haline getirmek isterler.

Sonuç olarak kötülük, kadim zamanlardan beri sanatın ana malzemesi olmuştur. İlk çağ filozoflarından başta Platon olmak üzere birçoğunda ilgi uyandırmıştır. Bu gün de hâlâ sorgulanmaktadır. Platon, Goethe, Michelet, Kafka, Sartre, Camus, Boris Vian, Bataille, Baudelaire, Dostoyevski, Emily Bronte, Marcel Proust, Genet, Hannah Arendt, Nietzsche, Shakespeare, O. Wilde, Sade… Bu uzayıp gidecek olan liste kötülükle doğrudan ilgilenen ve düşüncelerinin merkezine oturtan isimlerden birkaçıdır.

 

Abidin Parıltı

 

Read Full Post »