Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mart 2010

“İzin verilmiş olanı, heyecan yaratanı yapmaktır. Seven sevgilisi ile tamamen tanışık kılmalıdır kendini. Onun her hareketini bilmelidir: yürüdüğünde kabalarının devinimini, göğsünü  kabarttığı zaman  her  bir minik yer sarsıntısının  yönünü, oturduğunda uyluklarının lâvlar gibi yayılma biçimini. Orgazmın kıyısına gelmeden hemen önce midesinin yarattığı anî galeyanı, saçının her bir meyve bahçesini, sarışın ve esmer, burundaki gözeneklerin izledikleri yolu, gözlerindeki damarların haritasını bilmelidir. Onu öyle eksiksizce bilmelidir ki sonuçta o kendisinin öz yaratımına dönüşmelidir. Onun uzuvlarının şeklini kendisi kalıba dökmüş, onun kokusunu damıtmıştır. Cinsel aşkın başarılı olan tek türü budur: yaratıcının kendi yaratısına karşı duyduğu aşk. Diğer türlü ifade edersek, yaratıcının kendine duyduğu aşk. Bu aşk asla değişemez.”

Leonard Norman Cohen, Gözde Oyun

http://odeonblog.wordpress.com/

Reklamlar

Read Full Post »

Yalanlar söylüyordum, hem sana hem de ona.. Kendimi tanıyamaz olmuştum. Hangisi bendim?Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum..

Asla çözemediğim kurallarıyla beni hep dışına sürükleyen hayata yeniden tutunmaya çalıştığım tek yerin size duyduğum bu derin aşk olduğunu bilmediniz hiç..

Sorardım, senden değil, neden hep kendimden kaçtığımı..Her yeni ilişkiyle içimdeki boşluğun biraz daha derinleştiğini bildiğim halde bu hayatı neden sürdürdüğümü sorardım kendime..

beni daha çok kırmasınlar diye kendimi adamalarım olmadık insanlara. Yanındaydım onların, yan yanaydım. Ama hiçbir zaman onlarla birlikte olmadım. Hiçbir zaman kabullenmedim varlıklarını…

Açlığını duyduğum senin sevgindi, cinsellik değil.. Ne onda, ne başka birinde, nede dünya üzerinde hiçbir yerde olmayan, sadece ruhunun o karanlık, o binbir gizemle dolu bahçesinde gezinirken hissedebildiğim sevgin..

Kendim deyince aklıma o sahipsiz sızı geliyor. Kendim deyince, sen artık yaşama, sen artık duygularını yitirdin, bir daha hiçbir zaman eskisi gibi sevemeyeceksin, diyen o ses geliyor aklıma.

En büyük dert kimi özlediğini, kimi sevdiğini bilememekmiş…

Cezmi Ersöz

Read Full Post »

“En mutlu insanlar , çocuklar gibi günü gününe yaşayanlar , oyuncak bebeklerini hep beraberinde taşıyıp onlara yeni yeni giysiler giydirenler , annelerinin şekerli çöreği kilitlediği çekmecenin etrafında dolanıp ellerine geçirmek istediklerini ağızlarına tıkıştırarak yedikten sonra : “Daha yok mu ?” diye bağıranlardır . Ama kendinden hoşnut olan başka insanlar da vardır : Alçakça işlerini , hatta sözde tutkularını , görkemli başlıklar altında sunup bunları insanlığı esenliğe kavuşturacak dev tasarılar olarak bütün insan soyunun borç hanesine yazanlar da mutludur . Böyle olmak da var ! Ama her şeyin nereye varacağını alçakgönüllülükle kestirebilen , nasıl hali vakti yerinde her vatandaşın kendi bahçesini bir cennete benzetmek için hamaratça ekip biçerken , mutsuz olanların da taşıdıkları yükün altında soluk soluğa yollarına aldırmadan devam ettiklerini gören ve herkesin aynı ölçüde bu güneşin ışığını bir dakika daha fazla görmek için can attığını bilen kimseler , evet , işte onlar suskunluğu yeğler ve dünyalarını kendi içlerinden yola çıkarak inşa eder , bir insan olmaktan da başlı başına bir mutluluk duyarlar . O zaman bu kimseler , tüm sınırlanmışlıklarına rağmen yüreklerinde hep özgürlüğün tatlı duygusunu taşırlar , istedikleri zaman bu zindandan çıkabileceklerini de bilirler .”

Goethe , burada üç farklı mutluluk tablosu çizmiştir . Rasyonalist ve realist bir yana sahip olmanın neredeyse kaçınılmaz olduğu günümüz dünyasında , ilk mutluluk tablosu en kısa süre içerisinde yok olmaya mahkumdur . Ben kendi açımdan , böyle bir yaşam şeklinin çok az üretken olacağı kanısındayım . Oysa “tüketim çılgını” haline gelen dünyamızın “fazlasıyla üretken olan” insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacı var . Lakin insan yine de , her zaman bir çocuk yanının olduğunu hatırlayabilmelidir . Çizilen ikinci mutluluk tablosuna baktığımız zaman , burada sözü edilen insanların dünyanın mutsuz ve huzursuz olmasında başrolü üstlendiklerini anlayabiliriz . Bana göre , modern dünya insanına gerekli olan mutluluk tablosu , Goethe’nin en son – üçüncü olan – olarak çizdiği mutluluk tablosudur . Bence mutluluğun sırrı , bu yaşam şeklidir . Ancak böylelikle daha üretken , daha verimli , daha çok sevgiyle dolu ve sonuç olarak , “daha mutlu” insanlar olabilir ve hızla kötüye doğru giden dünyayı yolundan çevirip , iyiye doğru gitmesini sağlayabiliriz…

Mutluluğun sırrı , dünyayı kendi içinden yola çıkarak inşa etmektir . Ve insan öncelikle bir insan olmaktan dolayı başlı başına bir mutluluk duymalıdır…

Read Full Post »

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi

“Ne güzel bir laf Tanrım. Düşünüyorum da, sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek. Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi, naif yönlerimizin keşfedilmesi, cesaretsizliğimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kabuklarımızın altın…da kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız. Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında. Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.

İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler. Kirpiler ve kaplumbağalar gibi. Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi? Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize. Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi? Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?

Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak. Ne çıkar ateşböceği sansalar beni. Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz? Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi en insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup bir kuş gibi uçacağım özgürce. Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine. O da çözülecek belki.

Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince. Oysa bir görebilsek bunu. Kalmadı böyle insanlar demesek. Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak. Kırılmaktan korkmasak. İncinsek, yaralansak. Ne olur bir darbe daha alsak. Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu. Denesek. Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez. Tekrar, tekrar bıkmadan denesek. Ve kucaklaşsak yeniden. Tıpkı eskisi gibi. Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi. O zaman fark edeceğiz. Ne kadar özlediğimizi birbirimizi. Neler biriktirdiğimizi, kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.

Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa. Vakit az, paylaşmak, sarılmak için. Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır. Yüreği daha fazla küstürmemek lazım. Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan. Ve koşullar bir türlü düzelmeyen. Sevgiye çok ihtiyacımız var. Ufukta kara bir kış görünüyor. Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri. Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı. Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize. Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri. Hem hepimiz bir yıldızız. Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

Rabindranath Tagore

Read Full Post »

Uzak Fesleğen

cevapla ömrümü
sevmezsen
en ihtiyar yerinden tut
eskicilere ver
seversen
menekşelerin kadife düşlerine gizle
ama içimizden ve içimizde
ne ölürse ölsün
yalnızca yağmurlu günlerde
sana yazılan bu mektubu
okunma günü gelmeden
delirmek zorunda bırakma
sana yazdığım gökyüzünü
yalnız bırakma, uç!
cevapla ömrümü

ben senin balkonunda otururum
sen benim defterlerime bakarsın
içimdeki uçurumun dibi ayağa kalkar
içindeki dağın doruğunu öper
sevdiğin şarkıları dinleriz
sevdiğim küfürleri edersin
sana dokunurum
sen dokunmamı avuçlarına yaslayıp
yemin edersin
sen yemin ettikçe
benim kalbim sarsılır
benim kalbim sarsıldıkça
senin dudakların uzar
çayırların manasını çatlatmak için
koşan taylar gibi koşarsın aklımda
delirmek için adını öpüp uyanırım
cevapla ömrümü

gidersem
korkudan ayakların eriyinceye kadar
peşimden gel!
gidersen
seni göremediğim her günün ortasına
gözlerimi doğrarım!
ve biz kaybedersek
sonumuz bir fesleğen için
kimsesizliğin ağzını ağzına alıp
kıyamet günü gibi haykıran iki ayrı gece olur
cevapla ömrümü

bana yaralarını ver!
veya kanamak için al! kanımı kullan!
bana
bir denizin bir çocuğun incinmişliğini
dalga dalga tasvir ettiği gün gibi sarıl

gözünü hiç kırpmadan
ruhuma ruhum dediğin o gün
kainatın taşakları genişleyinceye kadar
sevişirim seninle
yanlış da olsa cevapla ömrümü

adresim;
hiç yağmamış yağmurlar caddesi
ölüp gitmiş herhangi bir şair sokak
no; 8 sanki Beyrut.

Ey-Ek-2009
NTH
Jan Ender CAN

Read Full Post »

Çocuk…

“Haydi artık
Doğsun güneş
Batsın karanlık
Bütün çocukların
Kardeşiyim ben”

Read Full Post »

Geçmişe baktığım vakit, boşa harcadığım tüm anları,
yaşam hakkındaki bilgisizliğim yüzünden yanılmalarla,
yanılgılarla, önemsiz işlerle yitirdiğim
tüm anları düşündükçe bir kan damlası yüreğimi kaplıyor.
En iyiye ulaşmak için değiştireceğim kendimi.
Tüm umudum bundadır.

Feodor Mihayloviç Dostoyevsky

Read Full Post »

Older Posts »