Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Melankoli/Çocukluk – Erdoğan Özmen’ Category

                                     MELANKOLİ \ ÇOCUKLUK      

 

                            Erdoğan Özmen – Birikim 192(Nisan 2005)

 

   Hüzün hep olacak belki de hayatlarımızda… ‘Sebepsiz’ dalıp gitmelerimiz, içimizin boşluğunu bilmek istermişçesine sanki; birden amaçsız bulmak kendimizi, hiç eksik olmayacak… Bazen sözcüklere, hareketlere, hatta hayatın kendisine bütün ilgimizi kaybedeceğimiz o ‘kederli, hazin varoluşa’ yuvarlanmak üzere olduğumuzu sezmek, şaşırtmayacak bizi… O ruhsal acının, o lanet uçurumun bir dille ifade edilmesinin imkansızlığını bildiğimizden; sorduklarında, “hiiç, öylesine işte” diye geçiştireceğiz durmaksızın… Tekinsiz bir şey apansız sessizliğe gömecek bizi; her şeyden vazgeçmeye, her şeyi terketmeye hazır hissedeceğiz, gidilecek hiç bir yer olmadığını bile bile. Bir esrime anında yola çıkmaya cesaret etmiş olanların kendilerini tekrar tekrar, kaçmaya\terk etmeye çalıştıkları yerde buluşlarına tanık olacağız, hevesimiz yine kırılacak… Olabilecek herşeyi küflü, nemli yarığının içine çekerek eriten can sıkıntısına düşeceğiz durduk yerde… Göğsümüzün sıkışmasına, ‘kalp spazmlarına’, o ince sızıya sokakta, odalarda, masa başında, çalışırken, arkadaşların arasındayken, hiçbir yerde işte, hiçbir karşılık bulamayacağız… Aynı ıstırap çıkacak karşımıza kitaplarda, sinemada, hiç beklemiyorken biz: “Ah, nedir bu boşluk! Göğsümde duyduğum bu korkunç boşluk” (Goethe). Çaresizce dünyanın bütün şanssızlıklarının bizi bulduğuna inanacağız… Baktığımızda anlamsızlığın o ince tülüyle örtülmüş bir hayat çıkacak karşımıza… Dehşetle irkileceğiz: Hayatın anlamını yitirmek çünkü, hayatın kendisini de kolayca yitirebiliriz demektir… “Hiç mi kimse istemiyor, sevmiyor beni?”… Kimileyin ne kadar yalnız olduğumuza ağlayacağız, ümitsizce… Ümitsizlik zira, yalnızlıkla başa çıkabileceğimize dair beslediğimiz inancın kaybıdır biraz da…

   Kolayca unutup, hayatlarımızın biraz da başkaları tarafından tanınma, makbul sayılma kavgası olduğunu; evlere çekildiğimizde en çok, “hiç fark etmiyorlar beni, umurlarında bile değilim” sızısı dağlayıp duracak içimizi. İnanç sonra, çekilir gibi olacak hayatımızın kıyısından, her türlü duygusal rengi, canlılığı silinmiş olacak; çaresizce tekrar tekrar, silkine silkine vicdanımızı yoklar bulacağız kendimizi… Acınası bir telaşla daha çok “Bella Ciao”, daha çok “Hasta Siempre” dinleyecek, işe yarasın diye dua edeceğiz.

   Farkında bile olmayacağız: İnancın işlevlerini yitirmeye başlaması –ruhlarımız o zaman çok acır üstelik-, o gerçek-olmayış duygusunu çoğaltacak, bizler ‘güya, miş gibi kişilikler’ halinde uçuşacağız.

 

 

   Yine de ümitsizlikte olumsuz haliyle bile olsa, kendimize dayanak yapabileceğimiz hiç mi bir şey yoktur? Düş kırıklığı, hüzün, ruhsal acı hiç bir vaat taşımıyor mu içinde? İnsanlar arası ilişkileri düşündüğümüzde, yavaşlığı, bir yetersizlik duygusundan besleniyor bile olsa kendini geride tutuşu, tevazuyu, sadeliği, sessizliği, çığırtkan ve gösterişçi ve talepkar olamamayı, incinir olmayı, yufka yürekliliği, kendimizi başka hayatlardan da sorumlu saymayı, suçlu hissetmeyi, utanmayı, bağımlılık ve bağlanmaya ilişkin duyduğumuz ihtiyaçları değersiz ve küçültücü mü addedmeliyiz? İçe dönük olmak, içimize bakmak, yaşadıklarımızın ağırlığını duyumsamak, kendi ölümlü varlığımızı tanımak bir özgürlük perspektifi içermiyor mu? Varoluşumuz melankoli potansiyelini yitirdiğinde, ruhlarımızı da yitirmiş olmaz mıyız biraz?.. Hayat sadece ‘şimdiki anlardan’, bir ‘kuklalar tiyatrosundan’ ibaret hale gelir… O durumda gösterilere, günübirlik tur tatillerine, daha çok eyleme, spor salonlarına, arabalara, şık evlere, anti-aging kürlerine sığınmaktan başkası gelmez elimizden belki de… Benliğimiz şöhret ve güç tutkusuyla paralize olur… Sabrımızı kaybederiz… İlişkilerimizi ve aşkı ‘çarçabukluğun’, ‘hemencecikliğin’, hızın baş döndürücü, uyuşturucu etkisi teslim alır… O aşk olmaz artık… Muhabbet silinir hayatımızdan… Yerini yalnızca ayaküstü, ‘geçiyorken’ yapılmış karşılaşmalar alır… Felsefesi yok olur hayatımızın, içi boşalır, kupkuru kalır… Belki de melankoli, hüzün felsefemizin saklı yüzüdür… Belki de hayatımızı anlamlı kılmak, ölümü bilmekle mümkündür ve “felsefe yapmak nasıl ölüneceğini öğrenmektir” ve bu varoluş bilinci ancak melankoliyle mümkündür… Bu yüzden işte, melankolinin anlamını bulmaya çalışmaktan ziyade, ancak kahramanlara yaraşır bir edayla, zaten melankolide yalnızca anlam olduğunu kabul ederek yola koyulmalıyız.

 

 

   Çocukluk krallığın ülkesidir çünkü… “Çocukluk zaman dışıdır, bir zaman ütopyasıdır, bir ‘uchronie’dir (yunanca ‘olmamış olan’)” (R.Barthes). Çocuk zaten muzafferdir… Emekliyorken, ilk küçük adımlarını atmaya başlamışken; “daha da fethedilmelidir dünya” demek ister gibidir; kısa bir süre sonra hüsranla sonuçlanacak olsa bile o macera… Ama işte bir kere, anne, annenin memesi, onun bizi saran sıcacık kucağı, o koşulsuz koruyuculuk-kollayıcılık yoktur artık… O sonsuz neşe ve saadet bir daha olmayacaktır. Bundandır, büyüme denen o sürecin, bütün evrelerinde derin, melankolik bir renge bürünmesi. Yetkinlik kazanmanın, olgunlaşmanın, sürekli olarak bir vazgeçişi, bulunduğumuz konumu terk etmeyi, bir ayrılığı gerektirmesi ve bütün bunlara tahammül etmek mecburiyeti, belki de hayatımızın olabilecek en ağır yüküdür. Hayatımızın ilk sözcüklerinden hemen önce çaresizce kedere gömülmüş olmamız, onca ayak sürümemiz ilk sözcükler karşısında bu yüzden olmalı: Anneden artık geri dönüşsüz biçimde, ümitsizce ayrılmamızda… Bu kayıpla artık iflah etmeyecek oluşumuzda… “çocuksu hayalleri yaratan ve besleyen güçlü ve arzulu deha, peş peşe zedelenmelerle gizemli bir biçimde ölür içimizde” (Colette). Kişisel hikayemizin bundan sonra, tekrar tekrar anneye yeniden kavuşma teşebbüslerince yazılacak olmasında… Artık değişik bağımlılık-bağlanma ihtiyaçları, değişik gruplara, çevrelere ait olma isteği, o ilk arzuyu canlandırdığı ölçüde kaçınılmaz yazgımızı oluşturacak… Yatıştırılamaz, doyurulamaz bir iştah eşlik edecek sürdürdüğümüz irili ufaklı bütün arayışlara… Yine de bir eksiklik hep kalacak içimizde… Bir yarık, açıklık… Kırılmanın, hayal kırıklığının, engellenmişlik halinin hemen kıyısındaymışız duygusu hiç bırakmayacak peşimizi… En kadersiz olanlarımız kupkuru kesilmiş hayatlarını ıstırabın ve mutluluğun, kederin ve neşenin bilgisini dilenmekle tüketecek… Asla tamamlanmış, tüm hissedemeyeceğiz… Saf mutluluk bir daha olmayacak; üzerine hüznün o görünmez ışınları-gölgesi daima düşecek… Öylesine işte; “…senin hüznün bir yazgıdır, bir eski zamandır” (Turgut Uyar).

 

 

   “Çocuklukta bizi çekenin (kendimizinki, karşılaştığımız çocuklar bize o denli değerli gözükmezler) bir nedeni de budur: Bilginin ve sözlerin gölgesi olmadan hissettiğimiz, gözlemlediğimiz genellikle sessiz bir zamandı o, tüm duyularımızın uyandığı, arzulu olduğumuz, hayalci olduğumuz, dünyayı icat ettiğimiz bir zaman” (J.B.Pontalis)

   Çocukluğu, neden geride bırakılması, geçilmesi gerekli bir dönem gibi görelim ki? Çocukluk ‘tözünün’ etrafında örülmüş tüm o psikolojik\psikanalitik gövdeyi düşündüğümüzde örneğin, çocukluğun ‘aşılmasıyla’ kazanacaklarımız, yetişkinler hanesine yazılacaklar nedir ki esasında?

   Üstelik çocukluk üzerine düşünmek, babalık, annelik ve kardeşlik hallerini de kaçınılmaz olarak içerdiği ölçüde, oradan insanlık maceramıza açılmak değil midir? Bütün kırılma, tıkanma ve açılma\çoğalma noktalarıyla birlikte topluca ötekilerle ilişkilerimizi anlamaya çalışmaktan, bunun için çocukluğun sunduğu benzersiz imkanlar demetinden söz ediyorum. Tekrar tekrar çocukluğumuza, çocukluğumuzun yerine –masallar diyarına-, çocukluğun hülyalarına ‘düşüverişlerimiz’ sebepsiz değil. Coşku, sevinç ya da özlem değil, o dönüşlere bir tür ürperti hissinin eşlik etmesi boşuna değil. Ötekiyle ilişkimiz düzeyinde ortaya çıkan olası bütün sorunlar ve sorularla –en ağır ve bunaltıcı biçimleriyle- ilk kez çocuklukta yüz yüze kalıyoruz. Her bakımdan yetersiz bir donanım ve tecrübesizlikle onları çözmek ve karşılıklar bulmaya çalışmanın o ağır yükünü ilk kez o zaman üstleniyoruz. Hayat hikayemizin üzerine kurulduğu temel eksenlerden olan, anneyle simbiyotik birlik, annenin çokluğu ve babanın o kusursuz\bütünsel evrene soktuğu eksik ve dil ekseni an be an orada gelişiyor. Hayatımızın etrafında örüleceği temel kavramların tümünün; seçimlerimize, bağlanmalarımıza, kararlarımıza şekil verecek bütün duygu hatlarının; sevgi, nefret, kıskançlık, arzu, rekabet, bağlılık, paranoya, depresyon, suçluluk, utanç, ceza, ahlak, özgürlük, aldatma, kurallar, yasa, yasak vb.nin çocuklukta içerilmiş olması hiç de tesadüf  değil.

   ‘Ağır’ bir dizi tartışmanın kökünün de çocuklukta\çocuklukla ilgili oluşu tesadüf olmamalı. Örneğin, Lacan’ın eserinin oldukça kaba ve yüzeysel bir okunması sonucunda; annenin babaya ait otoriteyi reddedişi çocukta psikozun ortaya çıkışına yeterli sayılarak, Lacan’ın ayrıntılı odipal şeması, odipal karmaşanın basit-bilinen üçlü çerçevesine indirgenebiliyor. Ya da böylece, çocuğun ruhsal bütünlüğünün gerekli bir koşulu olarak annenin, babanın otoritesini zorunlu kabulune daha çok vurgu yapılması, Lacancı teorinin patriyarkal bir ideoloji olarak teşhis edilerek uzaklaştırılmasının dayanağı kılınabiliyor.

   Kibirli bir tutumla annelik-babalık pozisyonlarımıza ilişkin her şeyi bildiğimizi sanmak ve bildiğimizi okumak ya da bazen dönemin ruhuna ve ‘uzmanların’ önerilerine zahmetsizce teslim oluvermek yerine çocukların sesine daha çok kulak versek… Onlardan öğrenmeyi daha çok önemsesek, hemen, tam yanı başlarında bulunmaya tahammül ederek…

   Velhasıl, çocuklara daha yakından, daha sahici bir merakla bakmalı. Biz yetişkinlerin sonradan büyümek olarak tanımladığı o ‘sıradan\bıktırıcı’ süreci onlar –ne yapıp edip-

sevinçli bir ihtilal şarkısına çeviriyorlar…

Read Full Post »