Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Düşüş – Kali Rind’ Category

Bir Yüz’ün derinliklerinde kaybolmamla başladı her şey ve gözden düştüm…

Yelkovanın yalnızlığımın ucundan yakalayıp, başıma dolandığı saatlerdi. Rüzgâr şiddetliydi o yüzden, gözlerim sabitlenmiş, ellerim titremedeydi. Sancılanan varlığımda can çekişmekteydim. Sonra fırtına koptu. Devasa Yalnızlık, ihtişamıyla odama girdi. “Ey insanoğlu” dedi “ayağa kalk şöyle de senle bir iki hasbıhal edelim!”. Korkularıma bulanmış duygularımla ayağa kalktım. Bana baktı. Acır gibiydi. Ardından etrafımdaki fırtınadan daha şiddetli bir biçimde üfledi üzerime. Sonradan anladım; Ruhuymuş. Bulandığım korkular üzerimden soyuldu, düştü. “Otur insanoğlu” dedi. Yüceliği içime üşüştü. Konuşan bendim ama söyleyen onun ruhuydu ve ağzımdan şunları döküyordu;

“ Ey insanoğlu; kendini gölge iken güneş sanırsın, ham iken olgun, bataklık iken duru, kuru iken su, ancak maskelerinle aynalara yaklaşıp, gördüğünden ya umutlanır ya üzülürsün doğrusu. Ey insanoğlu; bana şarlatanlıklarını erdemlerin olarak yutturmak için gelirsin, içimde ancak eğlenirsin. Umutlarını ya tüketir ya da maskeli balolarında yalanlardan üretirsin.” Sustu. Derin sessizliğin varlığımı zerrelere ayırmasını bekleyene kadar sustu. Sonra tekrar onla doldum ve ağzımdan döküldü; “Bugün, sabredenlerin sabırlarının mükâfatlandırıldığı gün, bugün, korkularına rağmen aynaya maskelerinin arkasından değil, çıplak yüzünün görüntüsüyle bakabilen adamın günü. Âşıkların günü. Ölümün günü bugün. Ne korkunçtur maskeler için aşk ve ölüm. Kendi balolarının sonu, üzerinde yüzsüzlük yazan eski sandıklarına kilitlenecekleri hakikatin biricik yoludur. Hakikat, maskeler için ne acı! Çıplak kalabilmek ey insanoğlu” dedi, duraksadı ve kararlılığıyla “beni kucaklayabilmektir. Budur, erdemin altın tacı” .

Derinde ama tatlı bir pınarı keşfetmenin sevinci ile dolmuştum. Kendime dönük hayatımda kendimi kavramış gibiydim nihayet. Çocuklar gibi şenlenmiştim. Gözlerim sevinçten yaşarmış, dizlerimin bağı mutluluktan çözülmüştü ilk defa. Kalbimin her atışından, bütün dünyaya yetecek kadar mutluluk pompalayabileceğimi bile düşündüm. Yerlerde yuvarlanıyordum. Kalktığım zaman da dans ediyordum. Bu benle Yalnızlık arasındaki ilk sohbetti. Bu, ondan öğrendiğim ilk dersti. Çıplak kalmak!

Maske kalabalığında ayıplanacak bir çıplak meczup olarak girdim. Gözlerinde ve sözlerinde ben sadece düşüştüm. Ebedi saadetten düşmüş bir mecnun. Küçümseyici bakışlarında alay ve acıma vardı. Fakat bu bakışlardan beslenen ruhumun büyüklüğü, onların varlıklarını kuşatmış, onları okşamaktaydı.

Sonra kollarıma baktım, işte ahtapot kollarıydı, her birinde onlarca dokunaç, her birinde sonsuz kapısını açan anahtar, her birinde her ruhun kalbinden anlayan sinir uçları, her birinde hakikatin avuçları vardı. Şaşkın ruhumla kalakalmışken, Yalnızlığım bir kez daha dalıp yanıma, başlattı anlatmaya:

“İnsanoğlu, bunlar yeni uzuvların. Benim sana armağanım. Varlığı da yokluğu da yakalayabileceğin uzun kollarındır. Onlarla dokunduğun her şey, kalbinde atan can olur. Ayrın gayrın kalmaz dokunduğunla aranda. Dokunaçların umudun da umutsuzluğun da zerresini tutup yakalar, kâinatın yüreği senin yüreğin olur, onunla açar bu yürek, solacaksa onunla solar, yok olur. Aşktan bana gelenin mükâfatı budur!” Yine sustu, bekledim uzun süre, içimde bir olumsuzluk depreşti, Yalnızlık geldi tekrar dile;

“Yalnız, bir durum var! Verdiğim kollar her âleme girip çıkabilir insanoğlu. Bunu iyi belle. Fakat cinler âleminde büyük bir cin var ve onun çoklu suretleri. Çarpılmandan korkarım. Ona dokunmaktan sakın! Yoksa bu güzel kolların, kendi sonunu hazırlar sana, benle düşman yaparlar seni, derin yaralar açarlar çıplaklığına ve maske de takamazsın bir daha! Geri dönülmez bir yoldur bu. Sonu, vicdan ölümü ile biter.”

Dehşetli bir hisle dolmuştum. Kollarım bu cin tasallutunun bende yaratacağı dehşetli etkiyi şimdiden âlemlerin dört bir tarafından aldıkları dokunaçlara odaklayıp, sadece bu dehşetin hislerini biriktirip içimi dolduruyorlardı. Cehennemi alevler etrafımı sardı. Ama Yalnızlık yine söze daldı;

“Oyalanma!” dedi “yürü!”

Yürüdüm, sonsuzmuşçasına yoğun ve etkin bir sonbaharda başladım yürümeye. Dökülen yapraklar yüzüme çarptı hep. Onları döken deli rüzgâr beni de saçıp savurmak ister gibiydi. Yalnızlığın gücü ile yürüdüm fakat. Hiçbir engel tanımayan ahtapot kollarımla yürüdüm. Garip âlemler gördüm yolumun üzerinde. Garip insanlar. Bu yüzden durakladım bazen. Baktım onlara, dokundum ve dokunaçlarımdan aldığım bir ruhla doldum.

Yolumun ilk mertebelerinden birindeydi. Bir çınarın altında ihtiyar bir adam gölgelenmekteydi. Hava soğuk mu soğuktu oysa. Yanına yaklaştım, sordum;

“Hava çok soğuk. Cılız Şems’in seni yakmak bir kenara, ısıtmayacağı bile ortada! Neden bu yersiz davranıştasın?”

“Hele bu yolcu neler de biliyormuş!” deyip, üzerindeki kıyafeti iyice çözdü. Oyuk ve mor gözleri ile bana baktı, yaslandığı ağaçtan biraz doğruldu;

“ Ebedi alev’e atılacağım o günün korkusundan, bu ağacın gölgesine sığınırım” dedi.

“Yürü, Kalk!” dedim, “ ‘Kutsal Ateş’in imtihanından kim kurtulabilir öyleyse? Boşuna donduruyorsun kendini!”

Ama adam şuh bir kahkaha atarak, sözlerimi doğar doğmaz boğdu.

Yalnızlık kelimelere bürünerek ağzımdan çıktı o an;

“ Yürü” dedi “Ey Kali, senin alevin onu tıpkı yaz güneşi gibi yakar. Daha fazla durma yanında. Bu daha gençken içi geçmiş adamlardan yolun üzerinde çok var. Bunlar, korkularına yenik düşmüş insanoğulları. Şemsi görmüş ve donmuşlar. Kendilerinden daha parlak olan her şeyden ya tiksinerek kaçarlar ya da korkudan titreyerek diz üstü kapanırlar. Sığındıkları bu ağaç, geleneğin ağacıdır. Sanırlar ki, bu ağacın altında yaşam sürerek, korunacaklar. Oysa ona hayat veren hiçbir şey sunmuyorlar. “

Yalnızlığımla o adam ve o adam gibilerinden ayrıldım. İşte söyledikleri hakikatti. Yolun üzerinde onun gibi sayamadığım kadar adam belirdi. Her biri de bir ağaç altında yuvalanmıştı.

Sonra sonbahar yapraklarının düştükleri toprağa bereket verdikleri bir mevsime denk geldim. Yeşil bir yaz, cıvıl cıvıl önümdeydi. Akan derlerin şırıltılarına muhabbet kuşları eşlik ediyordu. Yalnızlığım manzarayı görünce; “ Ne güzeldir Yalancı Yaz! Diriymiş gibi gösterir ölüyü, hayali gerçek kılar sanki, seraplardan düzmece aşklar yaratır, ne kötü!” dedi. Bu sözler üzerine yüreğim burkuldu, duyduğum yakıcı mutluluğun üzerine su dökülmüş gibiydi. Yalnızlığa kızdım. “Burada konaklamak istiyorum” dedim. “Dilediğince! İstediğin kadar!” diyerek beni şaşırttı. Bu izni vermeyeceğini sanıyordum. Şaşkınlıkla ona sordum; “ Neden müsaade ettin bana?” Çekip giderken arkasını döndü ve dedi ki;

“ İşte beni unutacağın ya da en çok özleyeceğin yer!”

Sonra da şu mısraları okudu:

Mutlu adam,

Rüya görürken,

Hayalet sevgililere âşık.

Yokluk çölünde seraba sarılmış,

Serap sevgilisi, yol düşmanıymış.

Mutlu adam,

Kum fırtınasına meltem derken mutlu,

Yüzüne vuran tokada aşkın busesi,

Ve elinde tuttuğu kedere,

Mutluluk kâsesi diye bakarken mutlu.

Fakat bilir Yalnızlık bu oyunu.

Ey Kali’nin Rindi,

Önce kendi çölümüzü görmeli

Serabın kuma dönüştüğü

Aldanışın acısını bilmeli,

Gerçeğin cevabını kabullenmeliyiz.

Ardından yokluk çölümüzden geçmeli

Mavi denizimizin derinine inmeliyiz.

Bu büyülü sözlere kanmaya niyetim yoktu. Çok susamıştım. ‘Güzel Yaz’ın şalelerinde yıkanıp, ırmaklarından doya doya içmek istiyordum. Hiç çekinmeden “güle güle” dedim Yalnızlığa. Ahtapot kollarıma güveniyordum.

Çok vakit geçmeden, büyülü güzellikler etrafımı kuşattı. Bin bir zevkin içerisine dalmış olmanın heyecanı ile kalbim hıphızlı atıyordu. Burada insanlar ne hoştu! İlk dünyamın maskeli balosunun gerçek kılınmış haliydi bu âlem. Çıplak varlıkların daldıkları bir düştü burası. Hiçbir yerde maske yoktu. Ne güzel. Kim kimi aldatabilirdi ki öyleyse? Yüzümüzü gizleyecek hiçbir yüzsüzlüğün olmadığı bu maskesizlikte, kim kimi kandırabilirdi?

Fakat çok geçmeden bu diyardan da karanlıklar ortaya çıktı. Ahtapot kollu insanların başkalarının değil, kendi yaratılarının kurbanı olduklarını gördüm burada. Bin bir çeşit zevki tek bir âlemden tatma gafleti içindeydi birçoğu. Burası birçoğunun ebedi durağıydı. Kâbeleri bellemişlerdi burayı. Oysa işte, ‘Ahtapot Kolluların Oyun Sahası’ yazıyordu bu diyarın girişindeki tabelalarda. Dayanamadım, aldanışın kurbanı olmuş birini yanıma çektim, tabelayı gösterdim ve dedim ki “Nasıl olur da buraya çadırını kurarsın? Yazıyı okuyamıyor musun?” Şaşkın bir ifadeyle bana baktı “ Okuma yazmam iyidir benim” dedi önce, sonra da eliyle çadır kurduğu toprağı işaret ederek “Âlemin kendisi oyundan ibaret değil mi? Burası da âlemin merkezidir o zaman” deyiverdi.

Mevsimlerden sadece birine “kıble gâhım” diyemezdim. Daha başka mevsimleri de görmeliydim. Bu diyardan çekip gitme vaktinin geldiğini anlamıştım. Yüklendim bütün yüklerimi. Diyarın çıkışında Yalnızlık beni beklemedeydi. Sevindim.

Ama bu diyarın çıkışında öyle insanoğulları gördüm ki, çadırımı bu yalancı yazın üzerine kurmadığıma önce üzüldüm. Sonra da işin mahiyetini öğrendim. Sevindim.

Gördüklerimin hepsi zaatüreye tutulmuş gibi bedbin ve bedbahtı. Bu ümit diyarının çıkışından bu kadar yoğun ümitsizlik sızsın, hiç aklıma gelmezdi! “Yazık! Ne yazık!” dedim. Bunlar kimlerdi? Merak ettim. Birinin yanına yaklaştım. “Ne oldu sana, size?” diye sordum. “Cin tasallutu” dedi bana “hepimizi böyle etti”. Yalnızlığıma döndüm. Titriyordum. “Burası nasıl bir diyardır?” diye sordum.

“ Ey insanoğlu” dedi “ Renklerin kuruduğu bir kasvetli bahçe”. Sonra kükredi: “ Eğer tekrar bana dönmemiş olsaydın, halin nice olurdu gör!”

“Hangi cin insanoğlunu bu güçlü haliyle, üstelik ahtapot kolları varken yakalayabilir?” diye sordum titremeye devam ederek. Dedi ki; “Şu yanına yaklaştığın bedbahta sor”. Sordum. Cevapladı:

“Duygularımı gasp eden yaratılarımın kurbanı oldum.

Bilirsiniz, ben de herkes gibiydim…

Soluyorum, yalnızca soluyabiliyorum şimdi. Bütün duygularımı kaptırdım. İçimde bir hapishane inşa edildi. Sürgün yedim, sürgündeyim.

Neşeli ve iyimser başlamıştım yola ve daha da ileri gidip, dünyayı daha iyi kavrayabileceğimi düşündüğüm ahtapot kollar yaratmıştım bir zamanlar yalnızlığımla dans ederek. Bana ne maharetler sunmuşlardı bu ahtapot dokunaçları. Ama birden bire her şey değişti. Sanayi denilen ve teknoloji denilen cinlere dokunmuşlar, onları da hayatıma sokuşturmuşlardı. Bu dokunaçlara güvenmiştim. Var oluşu en ince ayrıntısına kadar değerlendirmek, anlamlandırmak ve derinlere dalmak için çırpınan bu dokunaçlar, insani var oluşumun melekeleriydiler o zamanlar. Şimdi ise gırtlağıma yapışıp insanlığımdan hesap sorarlar.”

Tasallutun etkisiyle kendi kendine konuşur gibiydi. Müdahale etmedim. Devam etti:

“Sahi, ben niçin var ettim sizi ahtapot dokunaçlarım? Cinleri neden yakaladım sayenizde? Bana büyülü dünyanın kapılarını aralayacaktınız hani onların vasıtasıyla? Onların üfürükleriyle uçurtacaktınız hani beni?

Ah, haksızlık edemem size! Gerçekten de demir kanatlarınızla taşıdınız beni, bir diyardan bir başka diyara. Fakat ruhum nedense yeryüzünün bataklıklarına saplanıp kalmıştı. Bunun sebebini sorduğumda da çok geçti artık.

Dokunaçlarımın ihanetine uğramış, cinlerim tarafından çarpılmış, yalnızca nefes alabileceğim minnacık bir penceresi olan zindanımda gözlerimi açmıştım.

Ah cinlerim! Bana seyrettirdiğiniz tatlı hayalin dozunu arttırın! Yoksa içimdeki sesin yankısı, beni attığınız zindanda delirmeme sebep olacak. Daha fazla insani duygu yükleyin damarlarıma!

Ama şiddetimi daha fazla beslemeyin ne olur! O zaman tıpkı sizin gibi, isyan edebilirim arıza verip ve sizin şırıngalarınızla yüksek dozajdan ölebilirim.
Ama… Evet… Evet ya…

Fakat beklide en manidarı bu! Ölmek…

Belki de içimdeki öfkenin dozunu arttırmak sizin dediğiniz gibi, en iyisi! Sonsuzmuş gibi görünen çilehanenin kapısını kapamanın yolu bu olacaktır, evet! Bu, cehennem halinin nihayetidir. Evet, ikna oldum. Bütün acımasızlığınızla zehrinizi boşaltabilirsiniz şimdi.

Hani en başta bir koşul ortaya atmıştınız; ‘ya bizleş ya da sin’. Ben sinmeyi seçmiştim ya hani… Vazgeçtim… Sizleşmek, hissizleşmek istiyorum, böylece sessizleşmek. İçimdeki çığlıklardan kurtulmak.

Sizin bana biçtiğiniz gibi, önce ‘cin’sel’ varlığımdan başka varlık tanımadığımı kabul ediyorum, Sonra da varlığımı otomatik acımasızlığınızla taradığınız eski dünyama, cinnet geçirmiş varlığımı teslim ediyorum tıpkı istediğiniz gibi.

Kendi kendimi imha etmeyi kabul ediyorum…

Artık her türlü insani yapıya, cinlerimin adıyla, intihar saldırısı düzenleyebilirim.”

İşte bunları söyledi bana. Sonra sustu, geri çekildi. Yabani bir hayvan gibiydi. Gözüme, kolunda takılı bir saat ilişti. Yavaşça yaklaştım yanına, ürkütmemek için adımlarımı belli belirsiz atıyordum. İyice yaklaştığımdan emin olunca, kısık bir sesle kolunu işaret edip “Bu ne?” dedim.

Ani tebessüm etti ve tekrar somurttu, başını öne eğdi, gücenmiş bir çocuk gibi “Bilmiyor musun?” dedi. “Hayır” dedim. Sonra başını kaldırdı, yeniden ani bir gülümseyişle “Kurtuluşum” dedi. Kolunu bana iyice yaklaştırdı ve “Al bak” dedi.

Baktım, şunlar yazıyordu:

“ Kendiyle çarpıldı…

İmha işlemi başladı…

Yürütülüyor…

Geri sayıma giriliyor…

Kalan süre 72 saat 10 dakika.”

Korkunçtu her şey. Bedenimi saran titreyiş beni hepten korkutuyordu artık. Ben de çarpılmış mıydım? Şüphe her tarafımı sardı. Sonra bu diyarın birçok adamı etrafımda toplaşmaya başladı. Neler olduğunu anlayamıyordum. “Çekilin” dedim “yaklaşmayın bana!”. Ruhsuz kahkahalarla saldırdılar önce. Ardından ruhuma musallat ettikleri şüphe tohumunun cümlelerini sayıkladılar: “Sen de bizdensin! Sen de bizdensin!”. Gözyaşlarına boğuldum. Yalnızlığımı aradım. Kaybolmuştu. Yolumun üzerinde derin bir yarık açıldı. Ümitsizlik dört bir yanımı sardı. Sayıklamalar devam etti: “Seni Sonbahar makamından geçerken gördük, içi bitmiş, içi geçmiş bunaklardan biri olmalısın!” dedi biri. Bir diğeri “Kendini erdemin yoldaşı sanıp, buraya düşenlerden biri işte!” dedi. Bir başkası “Yazda gördüm seni, ‘Keyif Putu’nun peşine takılıp buraya düştün demek benim gibi!”deyiverdi. Öbürü “Sen hep burada değil miydin?” diyerek üzerime yürüdü. Sonra hep bir ağızdan “Bizdensin sen de, bizdensin” diye tutturdular.

Ağlıyordum, yere kapanmış, kendi zavallılığıma, düşkünlüğüme ağlıyordum. Tam o sırada başıma bir el dokundu. Kafamı kaldırdım. Yalnızlığım gülümsüyordu.

“Gözyaşların, uçurumunu doldurdu çocuk” dedi. Yolumun üzerinde beliren yarığa tekrar baktım. Denize açılan boğaz olmuştu. Hayret ettim! Kalbim sevinçle çırpındı. Yalnızlığıma sımsıkı sarıldım. Ağlamaya devam ettim. “Güzel çocuk” dedi, “kendi boğazına” dokun. Ve dokundum. İşte açılıp kapanan delikler vardı. “Bunlar senin solungaçların” dedi gülümseyerek. “Yunus gibi denizine ulaştın! Haydi, dal şimdi. Bu enginlik, bu derinlik senindir.”

Ey aşkım, artık sana, beni sürüklediğin yolu bildirdim. Senin ‘yüz’ünden başlayan yolculuğumu sana anlattım. Varsın senin yüzünden, -gözlerinden- düştüğüm yoldan ötürü aşağılasınlar beni, istersen sen de kına! Fakat ‘Yüz’ünü görmekten asla pişman değilim. Zira ‘Yüz’ünden doğan bir güzelliğe şahit oldum ki, buna âşıkların dışında kimse akıl, sır erdiremez! Biline ki, senin gözlerinden düştüğüm her yer mabettir.

KALİ RİND—
Reklamlar

Read Full Post »