Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Eylül 2010

Cioran…

“Hiçbir şey kendi ilkel temeline, kökenlerinin çağrısına direnme zorunluluğu kadar mutsuz kılmaz kişiyi. Tebessüme indirgenmiş, kibarlığa ve ikiyüzlülüğe koşulmuş, rakibini sözden başka bir yolla yok edemeyen, ister istemez iftiraya yönelen ve o görünmez hançerle, bir tek kelime marifetiyle, harekete geçmeden öldürmek zorunda kaldığı için mutsuz olan o medenileşmiş kişinin ıstırapları bundan kaynaklanır.”

Kırılganlığımızı bize hatırlatan, belirli bir derdin bir anda ortaya çıkıvermesi değildir: Zamanın bağrından aforoz edilmemizin elikulağındalığını bize gösterecek olan, daha muğlak, ama daha şaşırtıcı uyarılar durur önümüzde. Tiksintinin, bizi dünyadan fizyolojik olarak ayıran o hissin yaklaşması, içgüdülerimizin sağlamlığının ya da bağlandığımız şeylerin dayanıklılığının ne kadar tahrip edilmeye açık olduklarını ortaya çıkarır. Sağlıklıyken, tenimiz evrensel nabzın yankısı hizmetini görür ve kanımız onun ritmini yeniden üretir; potansiyel bir cehennem gibi bizi gözleyen ve aniden ele geçiren tiksinti içinde ise, bir yalnızlık garabetleri bilimi tarafından tasavvur edilmiş bir canavar kadar tecrit edilmiş durumdayız.

Canlılığın kritik noktası –bir mücadele olan- hastalık değil, her şeyi dışlayan ve arzuların taze hatalar doğurma kuvvetini ellerinden alan o belirsiz dehşettir. Duyular hülasalarını yitirir, damarlar kurur ve uzuvlar artık kendilerini işlevlerinden ayıran aralığı algılayamaz. Her şey yavanlaşır: yiyecekler de düşler de. Maddede rahiya, rüyalarda da bilmece yoktur artık; gastronomi de metafizik de iştahsızlığımıza eşit derecede kurban olurlar. Saatler boyunca, başka saatleri bekleriz; zamandan artık kaçamayan anları, bizi yeniden sağlığın vasatlığına… ve tehlikelerinin unutuluşuna sokacak anları bekleriz…

Mekânın doymak bilmezliği ve geleceğe yönelik bilinçdışı bir açgözlülük olan sağlık, olduğu haliyle hayatın düzeyinin ne kadar yüzeysel ve organik dengenin içsel derinlikle ne kadar bağdaşmaz olduğunu gösterir bize.

Ruh, kanatlanması sırasında, lekelenmiş işlevlerimize dayanır: Boşluğun uzuvlarımız içinde genleşmesi ölçüsünde havalanır. İçimizde sadece özgül bir biçimde kendimiz olmamamıza yol açan şeyler sağlıklıdır: tiksintilerimizdir bizi bireyleştiren; hüzünlerimizdir bize bir isim veren; kayıplarımızdır benliğimize malik olmamızı sağlayan. Sadece başarısızlıklarımızın tutarıyla kendimiz oluruz.

Sadece erotik yaradılışta olanlar kendilerini sıkıntıya kaptırır; aşkta peşinen hayal kırıklığına uğramışlardır.

Bitip giden bir aşk öylesine zengin felsefi bir sınavdır ki bir berberi Sokrates’in dengi yapar.

Sevme sanatı mı? Bir vampir mizacı ile dağ lalesinin ketumluğunu birleştirebilmek.

Istırap arayışında, acıya canla başla sarılmada, şehitle rekabete girebilecek pek kimse yoktur, kıskançtan başka…Oysa biri göklere çıkarılır, öteki alay konusu yapılır.

Bir yosma için canına kıyan kişi, dünyayı altüst eden kahramandan daha bütün ve daha derin bir tecrübe yaşar.

Beynini hissetmek: Hem düşünce, hem de cinsel güç için uğursuz bir olay.

Alnını iki göğüs arasına gömmek, iki Ölüm kıtasının arasına…

Her arzunun içinde bir keşişle bir kasap tepişir.

Şairlikle başlayıp, jinekologlukla bitirmek! Bütün şartlar arasında en az imrenilir olan, aşıklığınkidir.

Cinsellik: vücutların parça parça olması, cerrahi ve küller, bir aziz eskisinin hayvanlığı, gülünç ve unutulmaz bir çöküşün parıltısı…

Paniklerde olduğu gibi şehvette de kökenlerimizle yeniden bütünleşiriz; haksız yere sürülmüş olan şempanze nihayet zafere ulaşır-bir haykırmalığına.

Aşkın saygınlığı, bir anlık salyadan sonra ayakta kalan külyutmaz sevgiye dayanır.

Bir ruhun aşk isabet ettiğinde fıkırdak kızlar gibi davranma tehlikesi, her şeyi ne kadar görüp geçirmişse o kadar fazladır.

Anatomiyle vecdin karışımı, çözülmezliğin ululaşması, hayal kırıklığı oburluğunun ideal gıdası olan Aşk, bizi zaferin kenar mahallerine götürür..

Yine de daima severiz; ve bu “yine de “, içinde bir sonsuzu barındırır.

Her derin tecrübe fizyoloji terimleriyle dile gelir.

“Bir varlığın hatasını derinlemesine anlayacak, ona maksat ve teşebbüslerinin boşunalığını gösterecek güçteyizdir; fakat içgüdüleri kadar kaşarlanmış, önyargıları kadar eski bir fanatizmi gizleyerek, zamana canla başla sarılmasına nasıl engel olmalı? İçimizde, yakışıksız bir inanç ve kesinlikler yığını taşırız – kuşku götürmez bir hazine gibi. Bundan kurtulmayı ya da bunları altetmeyi başaran kimse bile, – kendi zihin açıklığının çölünde- hala fanatik kalır: Kendinin, kendi varoluşunun fanatiğidir; bütün saplantılarını kurutmuştur, bu saplantıların kabuklarından çıktıkları zemin dışında; bütün sabit noktalarını kaybetmiştir, bağlı oldukları sabitlik dışında. Hayatın ilahiyatınkilerden daha değişmez dogmaları vardır; çünkü her varoluş, cinnetin ya da imanın zırvalarının bile dudağını uçuklatan şaşmazlıklar içinde demir atmıştır… Şüphelerine aşık olan kuşkucunun bile, kuşkuculuğun fanatiği olduğu ortaya çıkar. İnsan, tam anlamıyla dogmatik varlıktır; dogmaları onları dile getiremediği, bilmediği ve takip ettiği ölçüde derindir.”

Kant’ta artık hiçbir insanî zayıflığı, hüznün hiçbir hakikî vurgusunu göremez hale geldiğim an felsefeden yüz çevirdim; Kant’ta ve bütün filozoflarda… Müzikle, mistik pratiklerle ve şiirle karşılaştırıldığında, felsefî faaliyet, sadece utangaçlarla ılımlıların gözünde itibarı olan şaibeli bir derinlikle ve azalmış bir canlılıkla ilgilidir. Hem zaten felsefe -gayri şahsî endişe, kansız fikirlere sığınma- hayatın baştan çıkarıcı taşkınlığından kaçanların yoludur. Hemen hemen bütün filozofların sonu iyi olmuştur; İşte felsefeye karşı baş gerekçe. Sokrates’in sonu bile hiç trajik değildir: Bir yanlış anlamadır; bir pedagogun sonudur- ve eğer Nietzsche deliliğe gömüldüyse, şair ve mütefekkir olaraktır bu: Akıl yürütmelerinin değil, vecdlerinin kefaretini ödemiştir.

Read Full Post »

Bir kadından – bir adamdan her şey ve hiçbir şey oldu.
Yüzümde bir gülümseme asılı kaldı.

Yüzü, yüzümde çiçek açtı.

“senin kendine bile eyvallahın yok” dedi.

Yüreğimi; korkuyla, acıyla, terkedilmişlikle, yalnız bırakılmışlıkla, ayrılıkla, çığlıkla, gözyaşıyla, kar ve yağmurla, karanlıkla, çamurla, güneşle, denizle, havayla, otla, cesaretle,öfkeyle, aşkla, ölümle yıkadım ben!

Güneş battıktan sonra, uçsuz bucaksızdı deniz.Öfkesini gizlemiş,sakin görünüyordu.

Yüzü; uçsuz bucaksız denizdi ve bana bakıyordu.
Çekseydi beni de keşke.

Bütün gün, bütün akşam, bütün gece baktım sadece yüzüne.
Anlam mı arıyorum?

Zaten çok anlamlı da okumaya mı gayretliyim?
Gayretli miyim?

Öylece duruyorum.

O’ndan ve Ben’den BİZ olabilme ihtimalini hiç düşünmeden, kendiliğinden…

Bakıyorum.

Adını bağrına bastı deniz. Adı denizin bağrında şimdi, çocuklar oynuyorlar içinde.

Yüzü çocuklar oldu.

Özlüyorum!

Bir ihtiyacı, bir olanağı, “başka bir şeyi” özler gibi değil.
Hiç “başkası” olmamış olanı özlemek gibi özlüyorum.
Coşkular çoğaltıyorum ıssız bir yüzden kalan ne varsa. Kedere benzer bir şey de oluyor, nasılsa eksilecek tüm kederler diye, gülümsüyorum ben de…

Şimdi,
Yüzü hiçbir yere benzemiyor. Temkinli bir uzaklıktan bakıyor bana.

Yüzüme döktüğü yüzü çığlık çığlığa, avaz avaz oysa. Adını derin bir soluk yapıp tutuyorum içimde.

Soluğumu tuttum.

O soluktan bir hayat çıktı. An. Şimdi. Bir hayat, bir an’dır. Şimdi’dir! Sonrası muhasebe….

5.katta, terasta, içimin yüzüne ısındığı yerde tüm hesapları kapattım.

Gözlerime güvenememişim.

İp koptu, boncuklar bu kez daha geniş bir alana yayıldı. Kimisi kayboldu.

Onun nerede olduğunu bilmiyorum. Gitti mi? Geri gelecek mi? Bilmiyorum. Sır. Sadece geceleri açan çiçekler gibi, kapıdan gelecek sese hazırlanıp bekliyorum. Güneş doğar doğmaz, yeniden başlıyor o ıstırap.

Soluyorum.

Read Full Post »

Cinsellik, bedenli bir varlık olan insan için özellikle türünün sürmesi açısından önemli görülmüş. Batı düşüncesinde örneğin Aziz Thomas ve Kant, üremeye yaramayan cinselliğe karşı çıkıyorlar; özellikle, kendi kendini cinsel doyuma ulaştırmaya. Böyle bir cinsellik, tenin doğaya karşı işlediği suçtur. (Crimina carnis contra naturam). Aynı cins arasındaki cinsel ilişkiler (sexus homogenii) insanın amacına aykırıdır; çünkü insan amaçlarının en önemlilerinden biri türünün sürmesidir.

Çağımız, bu anlayışa karşı geliştirilmeye çalışan düşüncelerin canlandırıldığı bir çağ. Dokunmanın, “tensel değme”nin, tensel yaklaşmanın anlaşılmaya, yorumlanmaya çalışıldığı bir çağ. Cinselliğin “uslu” bir araç haline getirilip, insan türünün devamını sağlayan bir içgüdü gibi anlaşılmasının diğer ucunda, yerinin cok fazla abartıldığı, bir yaşama enerjisiyle özleştirildigi, yaşamın neredeyse tümünü işgal eden bir etkinliğe donüştürüldüğünü de görebiliyoruz.

CiNSELLİĞİN DİLE GETİRDiKLERi

Bu yazımda, cinselligi bir “haberleşme” olarak yorumlamanın ilk ipuçlarını vermeye çalısacağım. Soru temelde şu: Cinsellikle dile gelen nedir? Cinsellik ne anlatır? Bir insan bedeni ne söyler? Bir bedenin diğerine dokunması ne demektir? Dokunma nasıl bir iletişimdir? Bize ne söyler?

Ahlak sorusu: Cinsellikle ne dile gelmeli? Kendimi anlatırken cinselliğin yeri ne olmalı? Heidegger anlamında ontolojik soru: Cinsellikle varlığın sesini nasıl duyarız? (Cinsellik, biz sevişenlerle, masturbasyon yapanlarla, eşcinsel ilişkiye girenlerle, topluma, siyasal yapıya, ekonomik düzene, toplumsal ve kültürel ilişkiye ne söyler?

Cinselliğe bir araç olarak bakıldığında, amacın üreme, yaşamı sürdürme gücü, enerjisi olduğu söylenebilir. Cinsel birleşmenin verdiği heyecan, zevk, coşku bu aracın amacına “hizmet ederken” ortaya çıkan bir durumdur. Bu zevk, Batı kültüründe zaman zaman aşağılanmış, “günah”, “ayıp” sayılmıştır. “Şehvet” dizginlenmediğinde insanı “yolundan” çıkaran, “akıllı” karar vermesini engelleyen aykırı bir güçtür. Bu anlamıyla cinsellik, doğanın bir oyunudur; amaç üremedir; “zevk” bu üremenin sağlanması için ortaya konmuş bir “yem”dir, bir tuzaktır. Üreme, dindar için tanrı buyruğudur; bu amaç doğrultusunda ona hizmet için bu yemi yutabilir. Bilimsel gorünümlü savlar açısındansa doğanın içimize koyduğu bir enerjidir ve bu enerji “sağlıklı” biçimde kullanılmalıdır; bir anlamda “makina” olan insanın “enerjisinin boşalması”, akıp giderek bedenin yeni dolmalarına olanak sağlaması gerekmektedir.

ZEVK ÖĞESİ

Ama insan, cinsel yakınlaşmasında, birleşmesinde “üremenin” ötesine geçebiliyor; doğumu denetleyebiliyor; artık tıptakı ilerlemeler sonucunda, doğum işin penisin spermlerini vajinaya bırakması da gerekmiyor. O zaman, cinsel ilişki bedenin enerji akışım ayarlamada, sağlıklı kalmada gerekli bir “ilaç?” oluyor, belki bir vitamin.

Zevk öğesini küçümsemede iki temel anlayış burada; yüce gücün emri ya da bedenimizin sağlığı açısından, doğaya uyumun bir sonucu olduğu icin sevişiyoruz. Zevk ikincil bir önem taşıyor; bir diğer anlatımla, zevk, bir yan üründür. Bu anlayışta cinsellik “haberleşme” olamaz; neredeyse bir görevdir!

Zevk öğesini abartan görüşlere gelince: Cinsellik bir “teknoloji” olmuştur; bir sanayi artık; zevki en uç noktalara ulaştırmak için ilaçlar, kremler, teknolojik araç gereç kullanılmaktadır. Zevk peşinde olmak her zaman doğa dışına çıkmak anlamına gelmez; doğada haz arayışı vardır: İnsanlarda ve bazı hayvan türlerinde masturbasyon söz konusudur; yine insanlarda ve bazı hayvan türlerinde üreme amacı dışında cinsel davranışlar gözlemlenebiliyor, homoseksüellik gibi.

CİNSEL ETKİNLİK VE ANLAM

Hem doğaya ya da ilahi bir emre uyma anlayışıyla- gercekleştirilen hem de cinsel zevki abartan gorüş cinselliği ‘küçümsüyor, onun bütünselliğini, “haberleşme” olan yanını görmezden geliyor. Cinsel zevk tek başına cinselliğin önemini gostermiyor. Cinsellik bu durumda bir araçtır; kullanılıp atılacak, sömürülecektir.

Eski Yunanlı erkek soyluların doğayı insan aklından daha aşağıda görmeleri, erkeğin erkeğe duydugu cinsel ilginin bir üstünlük olarak anlaşılması demekti: Doğayı aldatacak denli güçlü bir akıl!

Peki, “haberleşme” olarak cinsellik, zevkin, doğaya ya da akla, ilahi emre uyumun ortaya çıkardığı cinsellikten çok mu farklıdır?

Fark şurada: Cinsel yaşantı “okunacak”, yorumlanacak, anlaşılacak, anlatılacak bir “etkinlik” icinde anlamlıdır. Cinsel yaşantı “yapayalnız” bir yaşantı değildir. Yalnızlıkta noktalanan bir “haz” değildir. Bir eksikliğin, bir açığın “giderilmesi” degildir. Bu hazzın öncelikle evrenle ilgili, “kozmik” bir anlamı vardır. Bu anlam, bizi, bize; içimize, bir başınılığımıza tıkmaz, bizi “öteki” insana doğru açar, ötekini bize açar. Tanı-madır, öğrenmedir; okşama, Türkçe’de böyle bir sozcük şimdilik yok ama “okşamadır”; evren içinde varoluşun, bu varoluşu diğer insanlarla üleşmenin başarılmasıdır; okşadığım beden, bedenimle konuşur: İletidir okşamak: Yanındayım, seni onaylıyorum, kabul ediyorum, bireysel varlığımın kapısıyla evrende insan olmanın, varolmanın kapısını açıyorum, sen de aynı kapıları açıyorsun bana, bu anlamda cinsellik bir açışmadır. Dokunarak konuşmadır.

ARAMAK VE “NEREDESİN?”

Cinsellik bu haberleşme boyutunun dışına alındığında, belli davranış kapılarına takılıp kalmış; “güçlülük”, “güçsüzlük”, “kadınlık”, “erkeklik” gibi değerlerin girdabı içinde dönüp duruyor. Porno filmlerde herkesin birarada olmalarına, üleşiyormuş gibi gorünmelerine karşı, tek başlarına hazlarla kalakalmaları, sevişmenin çift kişilik masturbasyona dönüşmesi, sevişenlerin birbirlerine ulaşamamaları, sevişme sonrası hep aldığı ya da verdiği hazlardan ayrı ayrı söz etmeleri, sevişirken varlıklarının bütününe ulaşamayıp, kendilerini ve karşılarındakini yaşayamadıklarını gösteriyor. Bu anlamda sevişmek, aramaktır; sevgiliyi aramak. Sevişmek bir “neredesin?”dir. “Bu sen misin? Daha nesin? Daha nerelerdesin?”dir.

ŞİMDİKİ GİBİ OLMAYACAK

Toplumda yaygın görüşlerin, inanışların dışında cinsel davra-nışlar sergilemenin, dünyayı değiştirmede, yaygın gorüşlere karşı çıkmada bir ayrıcalık olduğunu sanmakla, cinselliğe açık bir yaşamın dünyanın değiştirilmesi icin bir engelmiş gibi anlamak iki temel yanlışı yansıtıyor. Şu ya da bu cinsel tercihin kendi başına hiçbir anlamı yok: Cinselliğin kozmik ya da ontolojik alanına, sevişenlerin birbirlerini, birbirlerindeki dünyaları üleşmelerine olanak sağlayan bir sevişme duyarlılığı taşımıyorlarsa. Geleceğin dünyasında cinselliğin yeri, önemi, anlamı elbette cinsellik gibi olmayacak; elbette cinsellik kaşınan bir yeri kaşımak gibi anlaşılmayacak; elbette cinselliğe duygu, düşünce, toplum, kültür, varolma boyutları kazandırılacak. Devrimi böyle bir cinsellik anlayışı yapacak. Ham halat saplantılarla, teşhirci abartmalarla cinselliklerinde evrene, insanlara ulaşamayanların, cinselliği dünyayı değiştirmede itici bir güç olarak görebileceklerini sanmıyorum.

Yeni bir dünya için, cinselliğin yeni yorumlarına gerek var. Olanı olanca çirkinliğiyle, basma kalıp abartmalarla anlattığımız dünyanın yaşanası bir yanı olabilir mi?

*·Papirüs Kültür Sanat Dergisi, Sayı 23, Ocak 1999

Read Full Post »

Bana yaklaştı, sert kamışını kalçalarıma soktu. Geri dönmek istediysem de, saçlarımdan tutup başımı geriye doğru çekti ve anüsümü zorlamaya koyuldu. Acı çekiyordum, sandalyeme sıkışmış, başımı havaya bakacak biçimde tutmaya mahkum edilmiştim.

Sonunda tümüyle girdi ve acı azaldı. Gidip gelmeye başladı, onunla doluydum, içimdeki kocaman ve obur kamışından başka bir şey duyumsamıyordum, oysa dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla sıvı bir ışık yağıyordu.

İçimde sarsılmayı sürdürüp, toprak düzeltme işinde çalışan işçi gibi gidip gelirken başım hala arkaya yatıktı. O sırada iki parmağını cinsel organıma sokup çıkardı. Ondan sonra ben parmaklarımı soktum ve onun et bölmenin ardında gidip gelen sert kamışına dokundum. Onun ritmine uyarak organımı oğuşturmaya başladım. Gidiş gelişlerini hızlandırırken isteğim arttı, acıyla zevk birbirine karıştı. Her itekleyişinde göbeği sırtıma çarpıyordu. Beni biraz daha deliyor, biraz daha dolduruyordu. Başımı kurtarmak istedikçe o saçlarımı daha çok çekiyordu, boynum korkunç bir biçimde geriye doğru gerilmişti. Bana vuruyor, derinliklerime kadar tokmaklıyor ve bedenimi sarsıyordu. Ardından içimi sıcak sıvıyla doldurduktan sonra hızla çıkıp keyifle yumuşak kamışıyla vurmaya başladı.

(…)

Alina Reyes

http://www.ayrinti.net’ten alıntıdır

Read Full Post »

Cinselliğe ilişkin 3 makale aldım felsefe hayat’tan,

cinselliğin çocuk hali, şehvet hali ve tenden ötesi olan sevişmek,,,

Bana doğru yuvarlandı, yaldızlı ve ılık saçları köprücük kemiğime dokundu. Beceriksiz bir biçimde uyanıyormuş gibi yaptım. Uzun bir zaman şaşkın şaşkın kaldık. Saçlarını sevecenlikle okşadım ve sevecenlikle kucaklaştık. Sıkıntıma gülünç bir titizlik gösterdi – öpücüklerinde öyle merak uyandıran, hünerli bir şey vardı ki, çok önceden sevici bir kadınla ilişkisi olduğu sonucunu çıkardım. Elmacıkları pembeydi, alt dudağının kıvrımı ışıldıyordu – kendimden geçişim yakındı. Birdenbire, hıçkırırcasına çılgın bir şakraklıkla ağzını kulağıma yaklaştırdı ve bir kahkaha patlattı, alnına düşen perçemini geri itti ve saldırıya geçti. Sonunda bende uyandırdığı şeyi anladığım gibi her şeyin yapılabileceği bir düş evreninde, büyüleyici bir dünyada yaşıyormuşum duyumuna kapıldım. Charlie’yle uyguladığı oyunları bilmediğimi söyledim. “Ne? Hiç yapmadınız mı?” diyerek yüzünü bulantı duymuş gibi, kuşkulu bir biçimde buruşturdu. “Doğru mu? diye ısrarla sordu, üstümde diz çökmüşken. Küçükken hiç yapmadınız mı bunu?

-Hiç, diye yanıtladım – ve gerçek olan da buydu.

-Okey, dedi Lolita. Nasıl yapılacağını göstereyim.”

Hayır, Lolita’nın kendini beğenmişliklerinin ayrıntılı öyküsünü bilge okurlarıma anlatmayacağım. Yalnızca şunu bilmemiz yeter: kadınsı çizgileri daha yeni oluşan bu çekici kız çocuğunda en ufak bir utanma duygusuna rastlamadım. Yeni eğitim yöntemleri, gençlik gelenekleri, daha ne bileyim, kuşku götürür tatil kampları sanayisi bu kızı tümüyle, çaresi bulunmayacak bir biçimde baştan çıkarmıştı. Onun gözünde cinsel eylem, gizli çocuk dünyasının bütünüydü. Büyüklerin yeniden üremek için yaptıkları onun için hiç önemli değildi. Ve küçük Lo, yaşamımı sade bir güçle, bende duyarsız ve tuhaf bir aletle yaptığı gibi, yaşamımı çekip çeviriyordu. Yine de o, çocukların bu direngen evrenine hayran olmamı sağlamakta sabırsızken, bir çocuğun boyutlarıyla benimki arasındaki kimi farklılıklara hiç de hazır değildi. Bir tek gurur terketmekten alıkoydu onu, çünkü içinde bulunduğum tuhaf durumda, aşırı bir saflık göstermeye çalışıyordum, en azından yapabildiğim kadarınca bunu sürdürdüm.

Vladimir Nabokov

Read Full Post »

Bir şeylerin ruhunu kapatmasına izin verdin hep. Oysa hiç göründüğü gibi sert değildi duvarlar, içinden geçebiliyordun. Oysa hiç mükemmel değildi insanların döndürüp durduğu şu dolaplar, sen hep çizginin dışına taşmazsan üstüne gelmeyeceklerini düşündün. Sanki ardındaki binlerce cinayeti başkalarından gizliyor gibiydin. Ruhunun içini bir görseler her şey sona erecekti. O durmaksızın yükselttiğin duvarların seni hep koruduğuna inandın. Ama şimdi hepsi gözünün önünde tek tek yıkılıyor. Çırılçıplak kaldığını hissediyorsun. Bazen daha güzel geliyor değil mi insana… Yüklerinden kurtulan bir sandal gibi daha hızlı ama daha nazlı, dalgaları eteklerinde hissederek yürüyorsun.

Kırılan kalbini seviyorsun değil mi. Çünkü sen onu tek başına ağladığın gecelerin şahidi kıldın. Kendi ellerinle parçaladın onu. İlk darbeyi nasıl ellerinle vurduysan, son darbe de senden gelsin istiyorsun artık, bir başkasından değil.
Bu gece dolunay var… Bu kendi kendine konuşmaların sebebi bu değil mi? Bir de şu bitmek bilmeyen Ağustos… Bir de gelecek güzün eskisi gibi kalbini okşamayacağı korkusu. Hepsi üst üste geliyor. İnsanların yaralı gülüşleri seninkine karışıyor. Bir adam görüyorsun, gülüşü yüzünü yırtar gibi bakıyor sana. Onun yüzünü yırtan gülüş, seninkini bıçaklıyor.

Sonra, “ herkes aynı,” diyorsun. Herkese geçmişinden çıkardığın kirli bir anıyı pay biçip yüzüne en olmadık acınası gülüşü yakıştırıyorsun. Oysa sen geniş kahkahaları seversin.
Ne kadar da yalnızsın. Ne kadar da ıssız bir ormana dönmeye hazırsın. Çekip gidecek bir şehir hayal ettin hep. Sularında salındığın bir deniz sonra… Sanki seni hiç terk etmeyecek bir şeyler vardı onda…
Boş sızlanmalar bunlar. Bugün kilitli sandığından çıkardığın eski mektuplarının yakılma günü. Bugün küflü kalbindeki göz göz odaları boşaltıp içini ateşe verme günü. Bugün suya atılmış bir bıçak darbesi canını yakmadan yarına bakmayı becerebildiğin ilk günün. Bütün bunları sana ne hatırlattı? Telefonun diğer ucunda o vardı değil mi? Hastaydı biraz. Yorgundu. Yanında olmak istiyordun. Onun için daha çok şey yapabilmek. Ama senin tüm kaslarını eline geçirmiş o yıkılmışlığın izin elinin kimseye uzanmasına izin vermiyordu. İçine ay ışığı düşsün diye beklemekten başka çaren yok. Gerçek bir acın bile yok aslında. İç sıkıntılarının sahteliğiyle savaşırken bir yandan, durmaksızın içini kemiren şu kaçak hüzün peşini bir türlü bırakmıyor. İçini oyup duran ızdırabı sen bile kendine anlatamazken diğerlerini nasıl inandıracaksın? Geride duruyorsun o yüzden. Mutluluk ya da mutsuzluk üzerine düşünmeyen sessiz bir gölge gibi, çevrendekilerin hayatında yerli, yerine oturtulmuş bir eşya gibi kayıtsız kalarak varlık gösteriyorsun. Acın içinde patlıyor oysa. Telefonda ona haykırmak istiyorsun. Seni ne kadar sevdiğini apaçık etsin istiyorsun. Neden seni daha içten sevemiyor? Sen neden sahip olduğun hayatı daha içten sevemiyorsun? İçin neden bu kadar çorak? Çünkü kimi sevsen vadiyi çöle döndürdü değil mi. Sen de böylece vazgeçmek için hazır nedenler bulursun kendine.
Oysa oturup denize şiir yazardın eskiden. Birilerinin gözlerinin hayali için kendinden geçip başka bir aleme varırdın. Gidenleri beklerdin. Evet, hiçbir şey olmazdı sonunda, olmayacağını da bilirdin ama yaşadığını hissettirirdi bunlar sana. Şimdi karanlık gözlerinin üzerinde yorgun bir şilep gibi geziniyor bir acının taşıyıcıları.

Beni hep uzak şehirlerin son duraklarında bekleyen o gölge bakışlı adama sesleniyorum bazen. Onu en son içinden nehirler geçen bir şehrin en sakin su kıyısında gördüm. Birlikte kâğıt gemiler yüzdürecektik. Birlikte başka hikâyelerin güzel yanlarına inanacaktık. Benim elimde kırık bir Şarlo heykeli olacaktı. Şarlo’nun bilgiç gülümsemesini yüzümüze yakıştırıp, bu dünyanın tüm acılarına aynı anda gülecektik. Nehir bize bir şarkı söyleyecekti, oturup dinleyecektik. Ellerimize bakıp sevinecektik. Üzerindeki çizgilerle gurur duyacaktık. Geçtiğimiz tüm yollarda gördüklerimize değecek bir anı yakalayıp ondan şehirler kuracaktık. Ellerimizi de düşlerimiz gibi sevecektik. Heykelin kırık parçasını suya bırakacaktık. Dünyadan henüz umudunu kesmemiş sürgün göçebeler izimizi bulacaktı böylece. Yağmurlar tüm kentlere eskisi gibi yağacaktı. Yaşadığımız birçok şey eskisi gibi güzel olacaktı.
Yemin ederim olacaktı, az kalmıştı, çok yakınındaydık. Bütün bunlar ayak seslerimizi dinliyordu. Derken birileri su kıyısını zihninin haritasından sildi. Şehrin gerisinden gelen ışıklar yıldızları sildi. Her şey bir toz bulutunun altında ziyan olurken, ellerimdeki dikenleri fark ettim bu gece. İşin kötüsü Tanrı artık benimle konuşmuyor. Tanrı harflerimi çaldı ve geri vermiyor. Yıldızlar uykularımı böldü, sesini çıkartmıyor Oysa ben güzelliğe teslim olmayı seven biriyim. Sadece sorularım var. Aklımı kurcalayan bir sürü ayrıntı, kalbimi her gece kundaklayan bir sancı. Beklemekten yorgun düşmüş gözlerimin altında henüz birileri gelip yağmalamadan inanmak için beklediğim bir sürü mum yanığı… Anlatamıyorum. Sesim çıkmıyor. Sesim yorgun bir balıkçının ellerindeki nasır kadar gerçek değil artık. Bir yerlerimi kessem kanım bile akmayacak belki.
Dolunaya bakıyorum. Biri gelip içimi açıp baksın istiyorum. İçimden eski kral mezarları, yıldız tozları, atlas burçları, batık şehirler çıkacak. İçimden belki de mucizelerin en güzeli çıkacak Dolunay, neden bana aşılmaz sarı ışıklarınla içimi yontar gibi bakıyorsun? Soru sorduysam cevap ver, ya da bir şarkı söyle, ya da bas küfrü ve sillesi sağlam ellerini görelim. İstiyorsan kahrolası bir şişe cin için kavga edelim seninle. Kafamız gözümüz yarılırken yıldızlar senin arkandan tezahürat yapsınlar. Benim arkamdan o adamlar, o yolunu kaybettikleri için yatağıma düşen adamlar küfre dursunlar. Yeter ki benden çaldıklarını geri versin tanrın. Yeter ki insanlar senin hakkındaki asılsız hurafeleri değil benim içimden çıkan yıldız tozlarını kullanarak geçirsinler bundan sonraki cinnetlerini. Yeter ki o sıcacık bir gülüş emanet etsin bana. Rüzgâr o su kıyısını eski haline getirsin. Silinen ışıklar yerine dönsün, kayan çizgiler yerine otursun tekrar. İçimden bu kadar uzak bir yerde haritasız yaşlanmaktan başka bir şeylerde versin hayat bana.

Benim ona verdiklerimin yanında nedir ki?

http://anlasilamamak.blogspot.com/

Read Full Post »

Muhasebeci olarak Karl Marx, kasap olarak Darwin…    

***

Bu isimlerin günümüzde böylesi mesleklerde çalıştıklarını duysak epey yadırgardık. Muhasebeciler arasından ekonomi teorileri üreten birilerinin çıkmaması, kasaplar arasından da biyologların türememesi hiç de doğal bir şey değildir. Sadece iktisadi bir şeydir. Hayatımızdaki karmaşa bizi sürekli acı hanesi dopdolu bir şekilde yaşatacak kadar döngüsel… Uçaklar ilk yapıldığında düşme ihtimaline karşı yolcu bölümünü kurtaracak büyük bir paraşüt sistemi düşünülmüş. Masraf çok çıkınca hooop doğal olana kalmış çare; uçaklarda business class bölümünde uçanlarla ekonomi class bölümünde uçanlar da bir şekilde sınıf çatışmasından kurtulmuşlar böylece, ölümün koca eliyle tokalaşmak zorunda kaldıklarında…

***

Mülkiyetin icadıyla başlayan sınıf çatışması teorisi savaşların ana sebebi sayılıyor elbette. Bu durum bize gelindikte karmaşıklaşıyor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bizde sınıflar yoktur, cemaatler mi vardır yoksa? Bizde mahalleler sınıfsal sayılara bölünerek tanımlanmıyor ya, o yüzden Amerika’daki sayısal mahalle kavramı bizde kahraman isimleriyle donatılan şehirlere tosluyor. Proletarya, sınıflı toplumları yıkmayı başaramadı diyor eski tüfekler; ama hiçbiri bir gerçeği göremiyor, kahraman isimleri verilen mahalleler kendi içlerinde bu isimleri deforme ederek takılmış, bir şekilde kabul ettirilmiş bilgiyi yıkıma uğratıyorlar. Fareli mahalle diyor okuma yazması olmayan bir dilenci bizim mahalleye. Karşı mahalleyi sorduğumda benim fırlama berbere, cevabı ani ve atik; saçı-esmer-uzun-işveli-kızlar mahallesi oluyor.

***

Lev Bronştayn Davidoviç Troçki katıldığı bir konferansta kendisini dinlemeye gelenleri süzüyormuş. Çömezlerinden biri meraklı bakışlarını yakalamış Troçki’nin. Ve sormuş ne aradığını. Şöyle demiş: Paltomu asacak bir yer ve bir komünist… Ayakkabı cilalayan parmaklar oy vermeye itildiğinde de neden komünist olamazlar? Çünkü ilk önce elit değildirler. Ne Lenin onları ilgilendirir ne de Stalin’in yavşak sırıtışı… Ayakkabı boyacıları bizi hayatın bütün renklerinden kurtaracak çevikliğe sahiptirler. Bizi imparator gibi hissettirirler bir bakıma. Siz oturağa kurulduğunuzda ayaklarınızın hizasında sizinle ilgilenen birisinin olması sizi onandırır. Belki de bundandır istatistiksel olarak ayakkabı boyacıları arasında suç işleme oranı fazladır. Modern bir köleliğin parodisidir bu. Yoksulluğun en naif hali… Bir gün herkes bir kereliğine de olsa ayakkabı boyacısıyla yer değiştirmeyi istemeden bu memleketin yüzü gülmez.

***

Çekin uşaklar çekin

Hemen aldık ırgatı

Geliyor bir sert poyraz

Vuralım iki katı
***

Irgatlar da ameleler de kendi sıfatlarına hiçbir zaman ısınamadılar. Hatta belki bu sıfatlar en ısınılamayan hatta meslek olarak bile en alta itilmiş meslekler oldular. Tıpkı güzelim çaycılık gibi… Memlekette işçinin tarafını tuttuğunu söyleyenler ise önce kendi terazilerini dengeye kavuşturmalıydılar, oysa onlar bir ırgat bile olmayı beceremeden halka birtakım zevkleri öğreteceklerini iddia ederek, halkın dinine de geleneğine de üst yapı çerçevesinde bakan sonradan görme yavşaklar sırasındaki yerlerini aldılar. Sonunda tatlı bir romantizme dönüştüler, şarkılarda, şiirlerde bir enteresan esinti oldular. Onlar sayesinde biz de bir halkın doğum sancısını falan çekmek laflarından şükür ki uzak kaldık. Halkın doğum sancısı… Zaten bu topraklarda yaşayan halka yeni bir doğum sancısı yaşatmak… Bunu hem sağcılar ve hem de solcular yapmaya kalkıştı. Her iki taraf da halkın akrabası olmaktan ziyadesiyle uzaktaydı. Kimse memleketine akraba olmaya kalkışamadı, birkaç iyi adam kalkıştı, halkın akrabası da oldu; fakat bu sefer de halk onları akrabalık kütüğüne kaydetmedi, onlarla beraber anılmak istemedi. Yalnız kaldı halk, ayakkabı boyacıları da, ırgatlar da yalnız kaldı…

***

Çöpçü Keynes, muskacı Benjamin…

***

Kuzeyde geçen çocukluğumda gözümün önünden silinmeyen birkaç görüntü var. Bu görüntülerden en acısı, bir çocukluk arkadaşımın ölümüne şahit olmak dehşeti… Denize gitmek için evden kaçmayı becerebilmek mahirliğindeydik. Benjamin demiş iyi de demiş: Hiçbir zaman telafi edilemeyecek tek şey, on beşindeyken evden kaçmamış olmaktır. Biz kaçardık ama geri de dönerdik. Denize inerdik çünkü. Bu ifadeyi seviyorum. Denize doğru küçüle küçüle inen evlerin arasından geçmek, bunu da… Denize inerdik ve hepimiz bir denizkızı görmek gibi ayıp ve saçma hayaller peşinden gitmezdik. Daha iyi dalabilmek… Denizler altında soluksuz yüzebilmek balıklar gibi, öylesine belleksiz, öylesine hür ve civan olmak yani; böylesine çabalarla bitirimliğin ilk adımını atardık. Büyükler, ‘o Allah’ın belaları’ anlamazdı bizi: Ölürsün lan! Ölürdük tabii ki, çocukluk ölmekle yaşamak arasındaki dengenin en korkusuz, en sakınmasız dönemiydi. Ne devlet ne de büyükler ölmeyi bile zulme çevirmeden rahat edemediler. Ölürüz lan! Sınıf çatışması yeni başlamıştı. Çizgi filmlerde gördüğümüz çocuk kulübü denilen örgütlenmeyi biz fındık ağaçlarının altında yapardık… Ercan sabisi. Nerden gördüyse görmüş. Birkaç eski tahtadan sörf yapmak hevesine kapılmıştı. Uygun dalgayı da bulmuş, denizlerden ölüme ölüme sürmüştü. Kıyıdaki devlet damgalı büyük kayaların arasında buldular cesedini. Tabut zay olmasın diye karton bir kutuya koydular Ercan sabisinin ölüsünü. Pasaklı sörf tahtasıyla dalgalardan ölüme doğru süren fakirlerin kahramanlığını yazmaz kimse. Ve cennete doğru yuvarladılar bir güzel. Toprağın altından her gece en korkusuz arkadaşımız olduğunu gösterdi bize. Ölmeyi göze almadı sadece, ölümü bile yoksulluktan çatlattı nerdeyse. Bir bu anlaşılsaydı… Hiçbirimiz ölmeyi göze alarak indirilmedik bu hayat sezonuna, ama yaşamayı göze alıyoruz. Bize sorulmadan bölünmüş kıtalar arasında, farklı hayallerin insanları olarak sıramızı bekliyoruz. O kadar. Aramızdaki çatışma ise, bizim üzerimizden bize karşı oynanan en kahredici oyun… Sürekli büyümek ve demokrasiyle yüz yüze gelerek koca bir ömürde pörtleye pörtleye yaşlanmak tarafgirliği.

***

Bizi sınıf çatışmasına kurban ettiler.

 

 

Mustafa Akar

http://www.izdiham.com/

Read Full Post »

Older Posts »