DURUP DURURKEN ÇİÇEĞİ Serkan’a… Oysa her şey yolunda gitmeye başlamış gibi görünüyordu. uzaklıklara alışılmış, gözün artık yol çekmiyor. İlk anlardaki bir yer bulup oturmana engel telaşının yerini sakin bir bekleyiş, umutlu bir tevekkül almış gibiydi. Evet “gibi”ydi. o arabaya bininceye kadar, “gibi”ydi. o arabaya binmeyecektin! Ne vardı binecek, ne vardı her zamanki yerine oturacak, ne vardı mesaiye dakikalar kala, üzerinden aylar geçmiş, hatıralar geçmiş bir çiçeği bir sis perdesinin ardından ayrımsayacak ne vardı? Şimdi sinsi bir sokulganlıkla parmak uçlarından ve göz sinirlerinden damarlarına karışıp midenin üstünde bir yerlere acı biber tohumları ekmeye başlayan o tanıdık çiçeğin görüntüsü, zincirleme intiharlara çoktan yol almış bir arabanın buğulu camından bir an görünüp kaybolurken, sana aldığı ilk çiçeği hatırlayacak ne vardı? Ve işte, geri geldi. Çiçekten evvel: Dokunmalar ve bakmalar biriktiriyordun; “Bu bardaktan su içmişti, dudak izi kalmıştır, yıkayamam” yıkamadın “Kazağını ne kadar beceriksizce katlayıp koyuvermiş köşeye” özlem sinmiş, kazağın şeklini bozmak, bir şiiri bozmakla eşdeğer, dokunmadın. “Bu sigara izmariti nereden çıktı, onun sigarası” “Pencereden bakarken buraya dokunmuş mudur?” “Bu posteri o mu asmıştı duvara?” “Bu şarkı, of!” “Bu cümlenin altını çizmiş” “Bu duvar, bu pencere, bu halı, bu kadeh, bu oda, bu ev, bu sokak, bu yol, bu ışıklar, bu içimdeki…. gel!, lanet!” Dedin mi demedin mi? Ve o çiçek, ah o çiçek! O “durup dururken çiçeği”, uyuşuk zehir, geri geldi. Şimdi tüm dünyayı, denizleri, balıkları, kuşları, taşı, toprağı, havayı, cümle cihan efradını, mahlukatı, önceyi, sonrayı, sonsuzu, sonu, sonluyu, of! İşte her ne var ise görüp duyulan, aklına gelen gelmeyen, sıraya uyan uymayan, hepsini, öyle bir derin iç çekişle ciğerlerine soğuk soğuk solumak isterken ağzından çıkıveren o ipince “ah”, masal aşıklarını tutuşturuveren Kerem’in “ah”ı değil mi? ama bu en olmadık zaman, bu çok ağızlı çok gözlü insan kalabalığında, elinde bir kitap bile yokken, dilin bir şarkıyı sözlemezken, radyon kapalı, için dingin, deniz sakin, su aydınlık, her şey yerli yerinde, üstelik daha sabahın körüyken! Ah o çiçek… O çiçek ki; hiç İstanbul görmemiş birine İstanbul’u özletir. O çiçek ki; Şimdi, içinin altını üstüne getirip, birlikte öğrenilmiş, birlikte unutulmuş, birlikte boş verilmiş, birlikte bulunup birlikte kaybedilmiş, birlikte isyan edilip birlikte sabredilmiş her şeyi, yani “siz” iken payınıza düşen iki karış göğün; bulutuyla, martısıyla, pusuda bekleyen yağmuruyla, öfkesi ve şefkatiyle sizi izlerken şahit olup hafızaladığı her şeyi bir bir gizli sandığından aşırıp yağdırıyor ve sen, ağlıyorum sanıyorsun. Diliyorsun; Bir şeyler yıkılsın! Yıkılmayacak, Biliyorsun… NESLİHAN ALTUN
(d)alıntı, Durup Dururken Çiçeği - Neslihan Altun kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
…
aslında kimselerde
hiç kimse yoktu
olanlarda yalan…
(oysa yalan sonsuzdu
gerçek ise sonluydu))
atila öztel
(d)alıntı, Yalan kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
’İnsan hiçbir zaman cesaratini yitirmemelidir, talihsizlikler en korkunç şekilde üstüne üşüşse bile, gökte ona uzanan bir yardım eli belirir.’’ Böyle buyurdu Peder Jesper Morten geçen vaazında. Benim hava açıkken yürüme alışkanlığım vardır, ama hiç böyle bir şey görmedim. Fakat birkaç gün önce yürüyüş turlarımın birinde böylesi bir olay cereyan etti. Tam olarak bir el değildi, fakat gökyüzünde uzanmış bir kol gibiydi. Kafa yormaya başladım: Keşke Jesper Morten burada olsaydı diye geçti aklımdan, bahsettiği şeyin bu olup olmadığına karar verebilirdi. Orada düşüncelere dalmışken yoldan geçen biri seslendi. Göğü göstererek,’’ şu hortumu görüyormusunuz?’’ dedi, ‘’Bu bölgede çok nadir olur, bazen koca evleri bile alıp götürür.’’ ‘’Tanrı bizi korusun ‘’ diye geçirdim içimden, ‘’bu hortum mu şimdi?’’ sonra da var gücümle tabanları yağladım. Peder Jesper Morten benim
yerimde olsa ne yapardı acaba?
kahkaha benden yana sören kierkegaard
(d)alıntı, Kahkaha Benden Yana - Kierkegaard kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum »
sabaha dokunmayan
pür bir ürperti gelir
perdeler titrerken sıyrılır masumiyet
akıtır lotus,
içinin siyah kaygan suyunu
geceye kokusunu sunar
kalbine çarpma der, kasılır bacakları
gülümser su kelebeği
usulca bağdaş kurar kozasına
bekler, susar, su olur şiire
açıktır kanatları dişile
buz mavisi mor- kızıl üşür
bekler, düş, kan olur döşeğe
geceyi eritir meme uçlarında venüs bulaşan
acıya doymaz
ister, alır verir dilini
dokunmaz suya sevaba, kirli kalır
gülümser su kelebeği
kalemini alır ağlarından
aşkı bırakır…
küçümser heceyi ve o şairi
ince bir virgül diliminde
buz kızılı kanatta solan ilhamı
tutkuyla erir uçarken…
tan vakti
şairde bir dilim şiir ağlar,
kozada tek bir hece …
venüs gülümser o gece
aşk
ağlar …
Papillon Kasım
(d)alıntı, Virgül - Papillon kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum »
BİZİ HEP YANLIŞ ANLADILAR
Çünkü biz hiçbir şey sözlemedik
Karanlık sularına bakarken
Bir iskele sırtında
Deniz bile bekledi bizden
Hikayeyi kusmamızı
Hijyenik topluluklarda
Tükürüğümüze saplandık
Sen biraz çabaladın
Kırmızıyı anlatmak için
Ben beyazı severdim
Göz göre göre
Göz göre
Göz
Sözletmediler
Ve en kötüsü
Bir yalan uyduramadık
İ. DERVİŞOĞLU
(d)alıntı, Biz Hiç Bir Şey Sözlemedik - İ Dervişoğlu kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum »
Ben şunu bilir, şunu söylerim; bir tek namuslu insan, Massachussets Eyaletinde köle kullanmaktan vazgeçse ve bu nedenle hapse atılsaydı; Amerika’da köleliğin köküne çoktan kibrit suyu dökülmüş olurdu. Atılan adım ne denli küçük olursa olsun, bir kere bir iş iyi yapıldı mı, dünya durdukça yapılmış demektir.”
Henry David THOREAU
Dünyanın en üstesinden gelinmez kötülükleri … yoksulluk, ırkçılık ve savaş üçlüsü bile, ancak şiddetsizlik yöntemleriyle ortadan kaldırılabilir. Böylesine yerleşmiş ekonomik, siyasal ve sosyal kötülüklerin bile yok edilmesinde, kaçınılmaz ahlâki gerek, ancak sevgidir. … Ben sevgiden söz ettiğim zaman, duygusal ya da zayıf bir cevaptan söz etmiyorum. Ben tüm büyük dinlerin hayatta en yüksek birleştirici ilke olarak gördüğü o güçten söz ediyorum. Her nasılsa sevgi, nihai gerçeğin kapısını açan anahtar olabilmektedir. Hindu, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Budist inançların nihai gerçekle ilgili bu ortak inancı, Hazreti Yahya’nın şu sözleri ile özetlenmektedir; ‘Birbirimizi sevelim, çünkü sevgi Tanrı’dır. Seven herkes Tanrı’dan doğmadır ve Tanrı’yı bilmektedir’.
Martin Luther King—
Şiddetsizliğin tam merkezinde sevgi ilkesi bulunmaktadır. Şiddetsiz Militan, insan onuru uğruna verilen mücadelede, dünyanın baskı altındaki insanlarının asla hınçlanıp, nefret kampanyalarına kalkışmaması gerektiğine inanır. Bir olaya aynıyla cevap vermek, evrende nefretin varlığını daha da yoğunlaştırmaktan başka işe yaramaz. Hayat yolunda, nefret zincirini koparmaya birilerinin aklı ve ahlâkı yetmek zorundadır. Bu da ancak sevgiyi hayatlarımızın merkezi haline getirmekle yapılabilir.
Sevgi, gerçek ve bir de gerekeni yapabilme cesareti; ömür boyu sürecek bu yolculukta bize yol gösteren temel rehberler olmak zorundadır.
———–
Hermann Hesse, Gandhi için şu sözleri söylemiştir; “Sonsuz gibi görünen kimi gerçekleri bulduğu pek o kadar önemli değil. Bunlara her köşede, bucakta rastlanır. Asıl dikkate değer olan, O’nun bu gerçekleri hemen ve tavizsiz gerçekleştirmeye girişmesidir. Ancak, başkalarına karşı bir takım talepler olarak değil, tersine kendi benliğinden ve arzularından vazgeçmek bahasına, bizzat kendisine karşı talepler olarak.”
———————
Sokrates’i bu yargılamaya götüren başlangıç aslında Delphoi’li bir kâhinin kendisi için söylediği bir sözden kaynaklanıyordu. Kâhin, Sokrates’in Atina’nın en bilgili insanı olduğunu söylüyordu. Sokrates de başka insanların neyi bilip, neyi bilmediklerini öğrenerek, kendisi için söylenmiş olan bu sözün doğruluğunu araştırıyordu. Bu gerekçe ile başladığı sorgulama ve diyaloglar, onu sözkonusu yargılama sürecine kadar getirmiş ve bir çok düşman sahibi olmasına yol açmıştır. Sokrates aslında, kimsenin bir şey bilmediğini, oysa kendisinin “bir şey bilmediğini bildiğini”, bu nedenle de farklı bir konumda olduğunu mantıken ispatlıyordu. Yerleşik değerleri sorgulamak anlamına gelen bu tutum, Site’de söz sahibi olanları fazlasıyla rahatsız etmiştir. Bu aynı zamanda mevcut sisteme karşı yöneltilmiş ahlâki ve siyasi nitelikte bir eleştiridir.
(d)alıntı, Sivil İtaatsizlik kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
KISKANMAK VE İÇİMİZDEKİ BIÇAK
Bıçağı saplayan çıkarsın isteriz.
Kuşkunun ya da kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü.
İçimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kara kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren, çareyi, o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakanda aramak zorunda kalmamızdır.
O kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri daha da keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibi daha derine batar; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır.
Ve biz , acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. Bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması , onun kimseye yaklaşmamasıdır; o birinden hoşlandığı ya da birine dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır.
Şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık.
İçinde siyahtan mora doğru her tür karanlık rengin kıpırdaştığı bir gökkuşağı, sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuz yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetmenin sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı.
Bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne.
Kendini tutsak, kıskandığını özgür hissedersin.
Sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin.
Şüphelerin bilenir.
Hayaller uydurursun.
Belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntılarına kadar canlandırırsın aklında.
İyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hazırsındır.
Kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin dişleriyle öyle kemirir ki içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz; inanmaktan sevinç duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme, aynı kuyrukluyıldızlar gibi, bir anlık bir ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp kaybolur.
Ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp, o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine daha da artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer duygularına düşmanlık da karışır.
Ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar taşınması zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur.
Bu hal, bıçağın artık iyice derine saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir haldir.
Bıçağı saplayanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal.
Yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin, ama artık acı, sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır.
Kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer, kuş canavarlaşır.
Acıyı iliklerine kadar hissedersin.
Bu acıdan kurtulabilmek için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün.
Othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşmanın sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar. “Ah Efendim! Sakının kıskançlıktan. O beslendiği avla oynayan yeşil gözlü bir canavardır” diyen uşağına aldırmayarak.
Shakespeare, bir insanın içinde, sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır bu piyesinde; o tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün öbür duyguları gölgesiyle örtebildiğini gösterir.
Artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün.
Birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin.
Bir yandan zincirini biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yatıştıracak her sözü seni kandıracak bir tuzak gibi görürsün.
Çırpınmaya başlarsın.
Acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu.
Sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir.
Daha önceleri seni güldüren bir şaka şimdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına.
Öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına.
Sevilecek yönlerini kaybedersin.
Artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşebileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır; istediğin, kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onun da çekmesini sağlamaktır.
Ama bunu pek başaramazsın.
Onun ne canını acıtmayı ne de onu güldürmeyi.
Sıkılır ve sıkarsın.
Acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün, aniden kendini kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama, aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede yeniden ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü farkedersin.
Bu kısa sevincin arkasından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır.
Ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir.
Altında ezildiğin, seni sen yapan ve ruhsal mimarisini ayakta tutan bütün sütunları birer birer kırıp seni çökerten o acılara, şüphelere , aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde, hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır.
Kurtuluş anları daha sık yaşanır olur.
Ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgiden de kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azalmaya başladığını hissedersin ki , bu da başka bir acı yaratır, çünkü bir insan birini severse onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye tahammül bile edemez.
Üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. Sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamından da vazgeçeceksin demektir.
Hayat gariptir; kıskançlık yeni başladığında çılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimali seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye başlarsın.
Bu macera bitmektedir.
Bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin.
Ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna.
Sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde.
Bıçağı saplayan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça, keskinliğini kaybetmiş de olsa o bıçak orada durur.
Bazı sabahlar için titreyerek, özlemle ve kederle uyanırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde, ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner.
Bıçağı saplayanın çıkarmadığını, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece.
Ahmet Altan
(d)alıntı, Kıskanmak ve İçimizdeki Bıçak, Uncategorized kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
Kara fatma salatası;
Patlıcan salatası, ezme ve taratoru dünya mutfağına kabul ettiremeyen şefimiz delirir; layn, der, ulayn der, öle bi salata hazırlııcam ki literatüre geçecek! Hırs yaptı işte, bakalım sonu nereye varacak;
Önce gider dişi bi kafka bulur; modernizmden, yabancılaşmadan, post-modernizmden bahseder, aşk bile ölüyor; yalan, dünyada ölümden başkası yalan, der, işini sağlama almak için dünyada yüz milyondan fazla insan günde bi dolardan aşaa bi parayla yaşıyor diye ekler küresel ısınmadan bahsetmeyi de ihmal etmez. Sonuç? Hatun bunalıma girer ve bi böceğe dönüşür; halis mulis bi kara fatma olmuştur artık.
Şefimiz alır bu şeyi (evet; bu bi şey olmuştur) götürür kazıma! Hiç bi fatmanın dayanamadığı gibi bu fatma da dayanamaz ve inler: Ez beni Kazım!
Şefimiz ana malzemeyi elde etmiştir; bolca sarmısak döverek ekler (ne hikmetse yanında kazımı da dövmüştür), ve biraz tuz, biraz karabiber…
Yüz denek iki gruba ayrılır; elli elli, birinci gruba rakının yanında fatma salatası ismiyle servis yapılır; 49 denek bu lezzetin oldukça yerel bi lezzet olduğunu söylemiş bi kişi (sanırım kazım, şefimiz kazımın kalbini kırdığını düşünerek onu deneye davet etmiştir) kıllanmıştır;
İkinci gruba şarabın yanında sibemol salatası ismiyle servis yapılır; deneklerin tümü bu lezzetin evrensel olduğu konusunda hem fikirdir. (diğer taraftan kazım yine kıllanmıştır, şefimiz kazımın kalbini kazandı, kazım kıllarıyla cazibesine cazibe kattı, artık emineler de ona dayanamayacak.)
Müjdeee!!!
Şefimiz artık sibemol fatma salatası olarak servis yapıyor:
Müjdeee!!!
Yerelle evrensel buluştu!
Müjdee!!!
Dünyanın bütün sorunları çözüldü!
(Dünyayı güzellik kurtaracak, bi kara fatmayı sevmekle başlayacak herşey; istirhamım yemekten önce, yemekten sonra ve yemek esnasında okumayınız, yani: okumayınız!)
Kara Fatma Salatası, yazılarım kategorisinde yayınlandı | 1 Yorum »
Aslında derdim Nietzsche’yle sanırım; 18 yaşımdayken Darwin tanrıyı iki kaşının arasından mıhlayıverdi ve gariptir o zat tek kurşunla ölüverdi; ölenle ölünmez demiş ruhuna bi fatiha okuyup yoluma devam etmiştim;
Yani belki 500 tondur o; güneşin yanında esamesi bile okunmaz ama bi insan için bu büyüklük bile yeterli olabilir, ya da altıtrilyon39 tanedir ve 39 tanesi insanlarla ilgilidir, gerisi evrenin diğer işlerine bakmaktadır, mavi saçlıdır ya da laciverte boyanmayı bekleyen hüzünlü bi şey, antik bi ülkede kadınların kulaklarına taktığı bi küpe de olabilir; Tanrım! Ne giyse yakışıyor…
Hikaye şöyle: Wagner Wagner’i seviyodu, Cosima da Wagner’i (böyle aşklar uzun ömürlü olur); Nietzsche de Cosima’yı seviyodu; Cosima için Tanrıyı öldürdü; bu bi aşk (aşk da denmez ya buna) bi tutku, bi ihtiras cinayetiydi… Tıpkı bi film aktrisine aşık olan bi adamın Ronald Reagan’ı öldürmek istemesi gibi…
Tutku, ihtiras bulabileceğin en zalim delilik türlerinden biri… Bir sineğin bala yapışması gibi, kurtulması zor… Mutluluk vaadetmeyen, ızdırap yüklü, insana kendini kaybettiren, kendinde Tanrı aratan bi şey… Tutku: Ay çarpması, ay zehirlenmesi, dalanay; şubat ayında depreştiği söylenir; Şubat ayı: Ay ayı; bu ayı dört yılda bi uykuya dalar…
İnsan içinde iyi ve kötünün savaştığı bi çelişki varlığıdır diyodu Nietzsche; sıradan insan yukarıdan emir gelmedikçe pek girmez böyle savaşlara; Birle ve sıfırla anlatmaya çalışayım; Spinoza iki temel kanalımız olduğunu söyler; sevinç ve keder; bizi sevince götüren şeye sevgi besleriz, kedere gömen şeyden nefret ederiz… Ama bu nesne iki şeye birden yol açıyorsa ve bunu bolcana yapıyorsa yani bu cıvadan bile yoğunsa, meydanda yeldeğirmenlerine bile saldırabilecek bir Nietzsche belirir; (duydumki bunu yaparken Amor Fati! Amor Fati! diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu; Amor Fati: Yazgı sevgisi…) (Yazgı; ah o ne kurnaz bir torbacıdır bilemezsin, hazları satarken kazığı basar da, acıları hediyeymiş gibi beleşe kakalar); 1 demedi 0 demedi; belki dedi ve bir at ve bir kırbaç; çıldırma böyle geldi…
Özgür irade olmadığına göre herkes kaderine yürür, alınyazısını oynar hem de başrol edasıyla… (herşey gerçek ama herşey bi oyun; biraz good times, biraz bad times, şeker, tuz ve biber, biraz bal biraz zehir; insana birin az ikinin çok geldiği söylenir…)
Peter Gabriel’in Passion’ını ilk dinlediğimde vurulmuştum bu parçaya; Pass’ten türemesi ne ilginç; En aşkınlık en içkinlikten mi türemekte… (Aşmak için içmekten yoruldum; bundan kurtulmak için beynimin yarısını hatta dörtteüçünü aldırmaya razıyım; sadece huzur içinde otlamak istiyorum; evrimin tarihi imalat hatalarının tarihidir bunu biliyordum ama bu hatası affedilir gibi değil…)
Konyaya gitmiştim; Mevlana’nın çubuklarını gördüm; Tütün Amerikadan göç etmemişti o zamanlar… Aşkta mıydı; Şemste miydi hüner, afyonda mı…
Devrim olmuştu;
Alice sebzeyle çalışan bi otobüsle harikalar diyarına yola koyuldu; yedi-sekiz hippi 70 model wolkswagen bi minibüsün içinde dönüyorlardı oradan, Led Zeppelin dört üç iki bir; kafaları hala güzeldi; hala kıyaktı; sıfırı Araplar bulmuştu… 1 0 0 1; bu kodu yazmak için… aslında birler farsçaydı, sıfırlar arapça… devrim olmuştu; melezim ben diyordu şehrazat gururla… bir guru lafa karıştı; safkan olmak daha mühimli bi şey! Hippiler minibüsten indiler ve guruyu kalaşnikofla taradılar: gugugugugu… devrim olmuştu; gu’lar öldürmüyordu, süründürüyordu… Bu olayı Jack Nicholson Jimmy Page’e şöyle naklediyordu: this is a Chemical Graffity… Mevlana bunu gravity olarak anladı ve başına bi elma düştü: “Ben ikiliği bir yana koydum, iki alemin bir olduğunu gördüm.” O kadar afyon çekmişti ki; ikiyi bir olarak görüyordu…
Kelimeler sihirlidir ama moleküller daha sihirlidir…
Tanrı’nın düğmesini buldum ve kapattım onu; siyahtan ya da beyazdan da bahsetmek istemiyorum; sonuç bi ton gri… kırmızıdan da…
Mavi olsun yazdıkların, sarı olsun Arı Maya! Hem bahar geldi, kuzu mevsimi; biliyoruzki kuzular da inekler de yeşili sever; yemyeşili, yediyeşili…
Fi Zamanımdan Bir Mektup, yazılarım kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;


