Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Budala…

 O anda aklına gelen şeylerden biri de sara bunalımlarıydı. Eğer sara nöbeti uyanıkken gelmişse, nöbetin başlamasından biraz önce, içini kaplayan sıkıntının, tedirginliğin, bunaltının arasında zihni bir anlık silkinmelerle canlanır, içinde büyük bir yaşama isteği belirirdi. Bir şimşek gibi parlayıp sönen bu kısacık sürede yaşadığını hissetmesi var olduğunun bilincine ermesi on kat artardı. Bütün benliği pırıl pırıl aydınlanırken heyecanı, kuşkuları, tedirginliği yatışır; içini sevinç dolu bir huzur kaplardı. O anda umutlarla dolup taşar, içinde her şeyin en doğrusunu yapmış olmanın dinginliği yer alırdı. Fakat bu anlar, bu coşkunluk, sara nöbetinden önceki son saniyenin (hiç bir zaman bir saniyeden fazla sürmezdi), sadece bir önsezisi gibiydi. Ama dayanılmaz bir saniyeydi bu. Sonra kendine gelip de bu saniyeyi düşündüğü zaman şöyle söylerdi: ‘Çevremdekilerin ve kendimin bilincine varmadaki bu netlik, aydınlık, yani ‘başımın göklerde oluşu’ bir hastalıktan, normalin çarpıtılmasından başka bir şey olamaz. Öyleyse bu durum yaşamın doruğu değil, belki de uçurumun dibi sayılmalı.’ Böyle düşünmekle birlikte sonunda şu çelişik sonuca varırdı: ‘Kendime geldikten sonra anımsayıp gözümün önüne getirebildiğim o bunalım öncesi an madem bu kadar tatlı, hoş; madem bu an bana daha önceden tatmadığım, hatta aklıma getirmediğim doygunluk, çevreyle uyumluluk, huzur duygusu veriyor; içimi derin bir yaşama umuduyla birlikte ibadet coşkunluğuyla dolduruyor; öyleyse bunun bir hastalık, anormal bir gerginlik olmasının ne önemi var.’

 Sözle anlatmakta güçlük çektiği bu karışık düşünceler ona son derece açık görünüyordu. Duyduklarının gerçekten ‘güzellik ve ibadet coşkunluğu’, gerçekten ‘derin yaşama umudu’ olduğundan kuşkusu yoktu. İnsanın bilincini köreltip bulandıran, ruhunu aşağılaştıran esrar, afyon, alkol gibi şeylerin alınmasından sonra görülen ipesapa gelmez düşler değildi onunkisi. Hastalığın geçmesinden sonra her şeyi aklı başında bir adam gibi bir bir anımsıyordu. Bu kısacık sürede kendi varlığını anlaması, benliğini sezmesi, aynı zamanda çevresindekileri hissetmesi olağanüstü bir keskinlik kazanıyordu. O saniyede, yani sara nöbetinin gelmesinden önceki anda açıkça ve bilinçli olarak: ‘Bu an için bütün yaşamımı veririm!’ diyebildiğine göre, gerçekten o an kendiliğinden bütün yaşama değerdi.

 Bununla birlikte vardığı sonuçta bir etkileşmenin söz konusu olduğunu biliyordu. Bönleşme, ruhunun kararması, aptallaşma ‘bir anlık başı göklerde oluşun’ kendiliğinden gelen, yadsınmaz sonucuydu. Bu gerçek tartışılmaya bile değmezdi. Elde ettiği sonuçta, yani bu anın değerlendirilmesinde yanıldığı ortadaydı, ama onu şaşırtan, o anki duygularının gerçek oluşuydu. İnsan gerçeğin karşısında ne yapabilirdi? O anda duyduğu sınırsız mutluluğun bütün bir yaşama değdiğini o saniyeyi yaşarken kendisi söylememişmiydi? Moskova’daki buluşmalarından birinde Rogojin’e: ‘O anda, Kutsal Kitap’ta yazılı ‘artık zaman diye bir şey olmayacak’ sözünü çok iyi anlıyorum’ demişti. Sonra gülümseyerek, ‘Bu an Muhammed’in bir sara nöbeti sırasında devirdiği testideki suyun hepsi boşalmadan yedi kat göğü gezip gelmesinin (miraç) aynısıdır muhakkak’ diye eklemişti.

 

Budala – Dostoyevski

Mavi ay…

MAVİ AY

 

 

1

 

buluta doğrulan bir çift gözdür şimdi

yağmuru derinden yağarcasına ıslak

ve şaraptır şimdi, yanakları karanfil   

teni papatya, yıl be yıl artık ulaşılmaz

kadehime doğan ay bir kadındır şimdi.

 

2

 

basamaklarda katiptir adımı çağıran

kıran kalemi hakim: suçu sabit “aşk!”

 

3

 

sonra sessizdir bilmem nedendir bu

yoksa ya da varsa diye umarsız artık

anlamsızdır geceler sonra, yıldızı kıt

rüzgârı bol, sararmış bir fotoğraf gibi

son sayfada dimdik bir adamdır sonra.

 

4

 

akar içimde usanmaz ırmak yönü sıcağa 

ama göl soğumaz, ıskalar çünkü kavsini.

 

5

 

ve şarkıyla dalga geçen bir yüzdür şimdi

piyanoyu dudaklarıyla çalarcasına ritmik       

yani hazirandır şimdi, gamzeleri çingene  

saçları oryantal, yıl be yıl artık görülmez 

göğsüme batan keskin bir kadındır şimdi.

 

 

Erkan Ezbiderli

Güncel…

Amerikalı ünlü bir talk showcu, çalışanlarını toparlamış, atmış bir gemiye getirmiş türkiyeye, eyvallah, mehmet öz denen  herif de (kibirli ukala – kalbi olmayan heriften kalp doktoru mu olur) baş misafiriymiş, eyvallah, çırağan sarayına gitmişler, organizatör önce osmanlı usülü uşaklıkları, şaklabanlıkları sergilemiş, maksat elin gavuruna otantik bir şeyler yaşatmak, hadi buna da eyvallah, ama tutup mevlevileri de getirip millete şov yapmayı anlamakta güçlük çekiyorum, mevlana mezarında kaç kere dönmüştür allah bilir. Ulan benim bildiğim Allah için dönülür, insan utanmaz mı ya böyle bir şey yaparken, rezillikten başka bir şey değil; ha sufizm de son zamanlar da çok dilde olan bir şey, benim de ilgimi çeken bir şey, insana ulaşmak isteyen sağlam öğretilerden biri, ama şu sağda solda sahtekarca dilde dolandığını gördükçe ifrit olmamak elde değil, elif schafak denen zerzavatın, içine bir parça karıştırıp, pembeye boyayıp aşk adıyla satması resmen mide bulandırıcı, ha erkekler pembe patik giymez diye bir de kül rengini çıkartmışlar, böğk lan böğk, aşk dediğin megapolde ballı seks olmuş,,,

Breh egolar breh, bu haz verir eyvallah, ama merak ediyorum saadet denen, merhamet denen şey uğruyor mu bu yüreklere,,,

 

 ‘Bu neyin sesi ateştir, hava değil, kimde bu ateş yoksa YOKOLSUN!’ – Mevlana

 

 Hiç bir zaman varolamayanlar, yokolmaya mahkumdur ve yok oluştan delicesine korkmaya—

 

Çağımız anti-sufisttir- (bu dergaha giriş ücretlidir : ) değerler tam tersine dönmüş; caka, gösteriş, haz, pornografi, ego, bencillik, primatizm, beden, eğitimli cahillik, imaj, ama soruyorum, bana son on yılda baş tacı edebileceğimiz bir tane sanatçı söyleyebilir misiniz, hadi canım iconcanlarınıza…

K’işin’in gerçek yüzü…

K”işin”in Gerçek Yüzü

             

Yazar Sinem Sal   

13 11 2008

 

 

Sol elini kaybetmişsin görür gibiyim.

 

O zaman sağ elinle bir el çiz kendine, sağ elinle, hemen şimdi, yeni bir el çiz bileğinin bitimine.

 

Bak göreceksin sen de inanacaksın yeniden tutacağına.

 

İnsan nasıl oldu sanıyorsun ki…

 

Ben ki bir zamanlar yüzümün sağ yarısını kaybetmiştim. Geçirdiğim bir felç sonrası yüzümün sadece sol kısmı iç dünyamı şekillendirebiliyordu. Yüzümün sağ yanıysa tepkisizliği taşıyordu. Kendini yukarı doğru çeken sol dudağıma inat kıpırdamıyordu bile. Bense aynalara bakmayı reddettiğim için yüzümün sağ yarısını hayal etmek zorunda kalıyordum.

 

Bir aralık günü belki de dört sene sonra gündüz dışarı çıkmaya karar verdim. Üstümde yeşil hırkam ve kahverengi atkım vardı. Atkıyı burnuma kadar çektim. Yünlü iplik burnumun ucunda karıncalanma hissi yaratıyordu. (Bunu hissedebilmek güzel.) Yüzümün sol tarafında da aynı his vardı. Ama sağ yanım yine vurdumduymazlığını yaşıyordu.

 

Dört senedir sadece geceleri dışarı çıkıyordum. Fark etmediğim ne çok şey olduğunu şimdi görebiliyordum . Duvara yazılmış olan “buraya çöp atmayınız!” yazısının kırmızı renkte olduğunu, köşedeki ahşap evin önünde duran ve her seferinde beğeniyle baktığım arabanın arka camında “satılık” yazdığını ve kaldırımların , üstüne basmamaktan zevk aldığım, çizgileri olduğunu bugün fark ediyordum. Her şey ışığa maruz kaldığında ortaya çıkıyordu, doğruydu. Bundandı hayatımızın en büyük hatalarını bir başka hatadan sonra yapmamız. Çünkü biz hata yaptıktan sonra korkuyorduk bir diğerini yapacağımızdan ve korkulan şeyden korunmak adına verilen ilk tepkimizi veriyorduk dünyaya: gözlerimizi kapatıyorduk. Ben en çok bu zamanlarımda düştüm. Üstüme geliyor dediğim her şeyin sabit olduğunu ve benim gidip onlara çarptığımı ancak ışıkları yanık bıraktığım gün anladım.

 

Hayat dediğim o yaşama alanında her şey aynı yerde yetişiyordu oysa: hani o çok özendiğim ve herkesin hayran kaldığı bitkilerimle yabani otlarım. Kurumakla çürümek arasında birkaç yudumluk su vardı. Biz bazen bunu yapıyorduk işte. En sevdiklerimizin ölümleri yine bizim elimizden geliyordu. Çürütüyorduk. (Çünkü sevgili anneniz böyle öğretmişti size.) Elinizde kalan çok sevdiğiniz bitkilerin yeni tohumları atılıyordu toprağa. Tam da aynısı yeniden yetişiyordu. Oysa siz her seferinde bu bitki türünün son örneğini yetiştirdiğinizi sanıyordunuz, tıpkı aynı türü büyütmeye çalışan diğer yüzlercesi gibi. Bu defa daha bilinçlisinizdir artık. Çok fazla suyun bir bitkiyi çürüteceğini öğrenmişsinizdir. İçinizde dolup taşan her şey içinizde kalır. Sonuç olarak kuruyan bir bitki kalır geriye ve siz uzun zamandır içinizde biriktirdiklerinizi boşaltırsınız üstüne kuruyan yaprakların.

 

O gün, o aralık günü, bilinçsizce girip çıktığım sokaklardan birinde , renkli ışıklarla süslenmiş cam bir vitrinde yüzümün sağ yarısıyla karşılaştım. İnsanın kendi yüzüyle dört sene sonra karşılaşması. Hani bacağın kopsa görebilirdin ya da o çizmeyi bir türlü beceremediğin sol elini de, hatta biraz uğraşsan omuzlarının boynuna en yakın olan kısmını bile görebiliyordun ; ama insanın yüzünü görememesi garip hem de yüzü gözlerine en yakın yeriyken. Bu yüzden bazen bizi yansıtan ve tam olarak gösteren başka şeylere ihtiyaç duyuyorduk. Bizi anlayan insanlara tutunmamız bundandı belki de.O gün, o aralık günü, bilinçsizce girip çıktığım sokaklardan birinde, renkli ışıklarla süslenmiş cam bir vitrinde yüzümün dört senedir görmediğim yanıyla karşılaştım. En fazla kıpırtısızdı. Daha fazlası değil. Belki hayata hep bir adım önden koşturan aceleci ve heyecanlı yanımıza inat gibi dimdik ve duyarsız öteki yanımız gibiydi. Oysa ben dört senede ne çok çizgi eklemiştim hayalimden yüzüme ve ne çok yaralarla doluydu.

 

Görmeyi reddetiğimiz her gerçek beynimizin şekillendirmesine uğruyordu. Biz onları elektriklerin kesildiği bir anda mum ışığının önüne getirdiğimiz ellerimizle yaptığımız güvercinler gibi görüyorduk. Duvara yansıyan o güvercin ne gerçek bir güvercindi ne de onu yaratan ellerimiz o kadar büyüktü.

 

O gün, o aralık günü, bilinçsizce girip çıktığım sokaklardan birinde, renkli ışıklarla süslenmiş cam bir vitrinde yüzümün dört senedir görmediğim yanıyla karşılaştım. Aşık olduğum kadınlar gibiydi yüzümün sağ yanı: gülmemi engelleyen, ağladığımda ıslanmayan, şaştığım ve korktuğum anları bile hissedemeyen yüzümün sağ yarısı gibiydi. Bense en çok hissiz yanımdan gören gözümle çizmişim gideceğim yolları. Bundanmış saklanışım perdenin arkasına. İnsan kendini sevmeyi ne çok erteliyormuş.

 

Yüzün hissedemiyorsa ona dokun, dedi annem, elin hissedecektir.

 http://www.sinemsal.com/

Gece…

—88

‘Daha düne dek…’ diyebilirim, öylesine yakın bir geçmişten söz ediyorum çünkü; daha düne dek (bu defterleri doldurmağa başladığım sıralarda bile) yapılan edilen her şeyin, yazılan her yazının, yaşanan her günün, bir duvar gibi, bir kumaş –hem de en incesinden, en ustalıklısından bir kumaş- gibi, özenle, kusursuz, her karışı her karışına, her taşı, her atkısı, her taşına, her çözgüsüne sıkı sıkıya bağlı bir duvar örer, bir kumaş dokur gibi yapılması, yazılması, yaşanması gerektiğine inanıyordum. Ölümlü bir dünyada insan çabasının en büyük başarısı, ölüm diye bir şey hiç yokmuş gibi davranarak, ölüme meydan okuyarak kurmak, örmek, kendi payına düşeni yapıp sonrakilere bırakmaktır diyordum…

 Yanılıp yanılmadığımı bilecek durumda değilim ama şimdi bu kumaşın yırtıldığını, çözgülerin kaydığını sanıyorum; duvar çatlamağa başladı. Elimi attığımda taşlar, iplikler elimde kalıyor. Bu taşları yeniden tutturmak, bu iplik uçlarını birbirine bağlamak, gücümü aşan bir şey gibi mi görünüyor? Değil. Ama, kesinlikle boş bir iş gibi görünüyor. Yapmağa değmez, uğraşılmaz bir iş… Defterimin bu son sayfalarını doldururken artık açıklamalar, bağlantı kurmalar, süreklilikler, etkili olabilecek tümceler de boş işlerden görünüyor. Düzensiz (daha doğrusu, insan kafasınca bir düzenin dışında kalan) bir dünyaya, düzen getirmekte, bir düzen getirilmiş gibi aldatıcı bir duygu yaratmakta, yazıyı bir araç (ya da aracı) diye görmekten vazgeçmemiz gerekiyor galiba. Yazı yazmak, konuşmak, etmek eylemek, bizleri, bu (yadırgayıp durmaktan öteye geçemediğimiz) düzen yokluğuna alıştırmayacaktır.

 

—90

 Gece, insanların içinde uyuklayan korkuları uyandırdı; onları uyanık tuttu. Onları, yani hem insanları, hem korkularını. Bunu açıkça söylemek gerek.

 İnsanın yalnız aydınlık gün yaratığı olduğu da masal. Korkularını bastırıp –ister uykuya dalarak, ister göz kırpamayarak- sabahı beklemenin, sabaha gene de ulaşacağını kavuşacağını ummanın hazzını, öteden beri, duya duya yaşadığını kim çıkıp yadsıyabilir?

 Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile.

 

Gece – Bilge Karasu

Gençlik güzel şey…

 …

 Otuz yıl sonra şimdi evimizin komşu evine bakan ve içeriye çok ışık sızdıran yüksek pencerelerini, ovulup kar gibi yapılmış çam ağacından basamakları, sahanlıkları, binlerce kez üzerinden kayarak cilalanmış gibi parlattığım sert keresteden kaygan korkuluğuyla merdivenini açık seçik görür gibiyim. Çocukluğum şu anda istediği kadar benden uzak bulunsun, istediği kadar bana akıl ermez ve masalsı görünsün, yine de tam bir mutluluk içinde yaşıyorken, ansızın içimde beliren acı ve çatışmaları tüm ayrıntılarıyla anımsayabiliyorum. Şimdiki duygularımdan bazısı, ben çocukken de hiç değişmeden varlığını sürdürmüştü: kendi değerimden duyduğum kuşku örneğin, kendimi takdirde cesaretsizlik, dünyayı hiçe sayan ideal tutkusuyla bayağı duygusal haz arasında bocalayışım. Ve o zamanki gibi sonradan da yüzlerce kez, kimi aşağılanacak bir hastalığın, kimi bir üstünlüğün varlığımda dışavurumunu gördüm. Kimi vakit, Tanrı’nın beni böylesi çileli bir yoldan özel bir yalnızlık ve derinliğe doğru çekip götürmeyi tasarladığına inandım; kimi vakit her şeyde miskin bir karakter güçsüzlüğünden binlerce kişinin yaşam boyu güç bela sırtında taşıdığı bir nevrozun belirtilerinden başka bir şey çarpmadı gözüme.

 Bütün bu duyguların ve anıların eza verici çatışmasını temel bir duyguya indirgeyip, bir isimle donatmak gerekirse, tek bir sözcükten başkası aklıma gelmiyor: Korku. Çocuksu mutluluğumun bulanıp duruluğunu yitirdiği bütün saatlerde içimde uyanan duygu korkuydu yalnız, korku ve güvensizlik. Cezadan korku, vicdanımdan korku, ruhumdaki yasak ve yüz kızartıcı bir gözle baktığım kıpırdanışlardan korku.

 …

 

Gençlik Güzel Şey – Hermann Hesse

Tarlabaşı…

Cumartesi annesinin bakamadığımız siması

 

 

[Yorum - Yıldız Ramazanoğlu]

 

 

Fotoğraflar albümlerden çıkarılmış, büyütülüp şeffaf plastikle kaplanmıştı. Galatasaray Lisesi’nin önünde oturan yakınlarının elinde bize doğru çevrilmişti, yıllarca görmeyen, duymayan, susan ve sorumluluktan kaçan bizler, başımızı çevirip bir bakarız belki diye.

 

Önümüzden hiç bakmadan yürüyüp gidenler, pencerelerden istihzayla seyredenler, gülüşenler…

 

Ateş annelerin, babaların, kardeşlerin, amcaların, dedelerin yüreğine düştü elbette. Kaybedilen kocasının, oğlunun her gün bir köşeden çıkıp geleceği, kapıyı çalacağı umuduyla genç kadınların saçları ağarmış, babalar, ağabeyler dede olmuştu. Bu kötülükleri yapanlara gerekli tepki gösterilse bundan sonra böyle sapkınlıklara yönelecek olanların da durup düşünmeleri, kaygılanmaları, belki özeleştiri yapıp insanlık yoluna adım atmaları sağlanmış olacaktı. İnsanların keyfi olarak alınıp kaybedilmeleri sadece Türkiye’de yaşanmadı. Dünyada iç ve dış kalmadı artık. Acılar ortak ve çözümler de maşeri vicdanın sesinin gür çıkmasına bağlı.

 

Yetmişli yıllarda Arjantin cuntası, muhalifleri ya da hoşuna gitmeyen insanları alıp götürüyor ve hiçbir haber alınamıyordu. O büyük baskı ortamında başkent Buenos Aires’in ünlü meydanı Mayo’da her perşembe ‘Plazo del Mayo Büyükanneleri’ adıyla toplanan kadınlar ve kayıp yakınları her türlü zorluğa baskıya ve tehdide göğüs gererek çocuklarını ve eşlerini aramış, çoğuna da ulaşmayı başarmışlardı.

‘Cumartesi Anneleri’nin de bu mücadeleden etkilendikleri söyleniyor. Cumartesi Anneleri her cumartesi saat on ikide Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanıp sayıları binlerce olan yakınlarını arıyorlar. 27 Mayıs 1995′te başlayan bu arayış, baskılar yüzünden 200. haftada 13 Mart 1999′da sonlandırılmıştı. 7 Şubat 2009 itibarıyla tekrar toplanmaya başladı anneler, akıllarından bir an bile çıkmamıştı evlatları. Destek vermek için gittiğimde hiçbir şey konuşamamış, sadece sağanak halinde yağan yağmurda ıslanmıştım onlarla. Sonra anladım ki ıslanmasınlar diye resimleri toplayıp büyük bir poşete koymaya çalışan genç kız, babası evden alınıp götürüldüğünde küçücük bir kızmış ve hâlâ bekliyor babasını. Her açılan kuyudan haber bekliyorlar. Burada mezarı belli olan, akıbeti ortaya çıkarılan, bayramda baş ucuna gidip dua okuma, ağlama şansı olan kayıp yakınları şanslı addediliyor.

Seyhan on iki yaşındayken Dargeçit’in Ulaş köyündeki evinden babasının, annesinin, kardeşlerinin gözleri önünde bir baskınla alınıp götürülmüş, gidiş o gidiş. Ağabeyi Kadri Doğan, ‘Ne yapar ki on iki yaşında bir çocuk, ne yapabilir ki?’ diyor hâlâ hayret ve acı içinde.

Bu bölgede Türkler, Kürtler, Araplar, Acemler ve 72 millet yüz yıllardır belli bir ahenk ve kardeşlik içinde yaşadı. İnsanların dar bir kalıp içine sokulması, tek tipleştirilmesi uğruna başladı bütün zulümler. Haksız tutuklamalar, cezaevinde insanların hayatını karartma, işkenceler hatta sorgusuz infazlar yaşandı. Fakat kayıpların yakınlarına yaşatılan acı, umutla acı haber arasındaki o ince çizgide yıllarca bekletilmek nasıl da benzersiz bir zulümdür. Ne kadar empati yapmaya çalışsak da yaşayan bilir.

 

Bir anne ya da baba için evladının kaybolması dünyanın en büyük acısı. Fakat burada haklarını aradığımız insanlar kaybolmadı, maalesef gündelik yaşamları içinde evlerinden yürüdükleri yoldan, okuldan, işinden, gücünden alınıp bir baskı biçimi olarak kaybedildiler. Baskı ve şiddetin vicdanlarda en çok yara açan yöntemlerinden biri olsa gerek “insan kaybetme” politikası. Farklı siyasi ve etnik kimliklere mensup insanların yanı sıra adli nedenlerle alınan insanlar da gözaltında kaybedildi bu ülkede. Akıbetlerini öğrenmek isteyen yakınları tehdit edildi.

 

Cunta ya da faşist bir yönetim bile olsa bir hukuku olmalı, buna uymalıdır. Bu yaşananlarda hiçbir insani ilke ve hukuk yok. “Devlet bazen rutinin dışına çıkar, bazı sorunlar hukukla çözülmez” denilerek bu vahşi uygulamalar gerçekleştirildi. Birtakım yetkililer, siyasi çevreler ve toplum sessiz kalarak yapılanlara göz yumdular. Bugün bu ülkede kızlar annesini öldürüyor, komşular birbirine kastetmeyi düşünebiliyorsa bunun en başta gelen nedeni ülkeyi zehirleyen, insani havayı kirleten, adaletsizliğin, kötülüğün sıvı gibi yayılmasının yolunu açan ağır hak ihlalleridir. Faili meçhuller, gözaltında kayıplar ve sorgusuz sualsiz alıp götürmeler… Annelerin saçları ağarıp babaların beli bükülürken hiçbir şey olmuyormuş gibi normal hayatımıza devam edip bu vahşete, duyarsızlığımızla suç ortaklığı yapmamız. Aslında kaybedilen kardeşlerimizle birlikte biz de karanlığa gömüldük, kaybettik içimizdeki cevheri. Öldük onlarla beraber farkına varmadan. Yapanlar da öldü bunu göremeseler de, içleri karardı. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Öldürdüler bir yanımızla hepimizi. Bu kayıp meselesi Türkiye’nin dibe vurduğu yerdir. Bir an önce kayıpların bulunması, faillerinin yakalanıp hesap vermesi lazım. Yerler ve gökler adaletle ayakta durur çünkü. Sağlam bir adalet duygusu olmadan, her bir insan teki ötekiyle eşit ve güven içinde olmadan bir ülkenin, bir milletin önü açılamaz. Kayıp annelerinden Kadriye Ceylan konuşurken Galatasaray’da kızgın güneşin altında oturuyorduk yan yana. Biricik evladı Tolga Baykal Ceylan, Kırklareli’ne bağlı bir belde olan İğneada’ya tatile gitmiş, bilinmeyen bir nedenle kaldığı çadırdan 10 Ağustos 2004′te savcılık gözaltına almış ve bir daha haber alamamış yavrusundan.

 

İşletme mezunu, dokunsanız kırılacak kadar ince, genç bir kadındı. Belli ki içi paramparça. Tek evladına bir hiç muamelesi yapılmış. Çok emek vermiş, nice güçlüklere göğüs germişti onu okutmak için. Yüzümüze bakmadan, ‘Her gün her an ölüyorum, her gün her an çürüyorum, her gün her an ah! ediyorum.’ derken ürperdim iliklerime kadar. Önce kalp krizi geçirmiş, şimdi de lösemiye yakalanmış. ‘Gelecek Anneler Günü’ne çıkmam ben’ derken ona verecek bir teselli bulamadım. Sadece oğlu ne için alındı, ne için kaybedildi, akıbeti nedir bunu bilmek istiyordu, başka bir ilacı yoktu. ‘Bir suç işlemişse neden normal yoldan tutuklanıp yargılanmadı? Hiçbir insan bunu hak etmez, hiçbir dinde hiçbir yasada bu olmaz.’ derken sesi zor çıkıyordu ciğerlerinden.

O fısıltıyla ah! derken, iki harften oluşan bu nida, ağırlığıyla hepimizi ezecek güçteydi.

YILDIZ RAMAZANOĞLU

 

 

Etki…

bir kadın arkadaşım bana bir kadın fotoğrafı yolladı, ben de ona bir erkek fotoğrafı…

Monica-Bellucci_Wallpaper[1]

near perfect…

dalgın_

Alınyazısı…

b589892f5f365db3b722ef4f1245ec2b

Eski Gönderiler »