Feeds:
Yazılar
Yorumlar

69.,.,

Aya Uç

 

.):)

(.(.(

Mülksüzler – Le Guin

Bizi bir araya getiren şey acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz.
Uzattığınız el boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

Mülksüzler/// Ursula K. Le Guin

j a c q u e s p r é v e r t ‘ i n d i z e l e r i y i z !

Kışlanın Dışında

Kalpağımı kafese
Kuşu kafama koydum dışarı çıktım
Ne o dedi komutan sokakta
Selam vermek yok mu artık?
Hayır, dedi kuş;
Selam vermek yok artık.
Bağışlayın, dedi komutan:
Ben var sanıyordum da.
Aldırmayın canım, dedi kuş,
Her insan yanılabilir.

Jacques Prévert

Zoka… Sandık… Sanduka…

Hepimize, AKP’nin ideolojik aygıtı “liberaller” tarafından bir “batı demokrasisi” ve “vesayet rejimi” zokası yedirildiğinden batı kapitalizminde de ordunun sistemin ve rejimin vasisi olduğunu göremiyoruz. Oysa bu ülkelerde de ordu halka karşı her an teyakkuz halindedir. Londra’daki June 18 ve ABD’deki Seattle olaylarıyla yükselmeye başlayan dünya anti-kapitalist hareketinin ürünü olarak Londra’da “Reclaim the Street” hareketinin 2000’li yılların başında örgütlediği 1 Mayıs gösterisinden önce İngiliz ordusunun teyakkuza geçirilmesi bunu çok güzel anlatır.

Batılı kapitalist ülkelerde ordu darbeleri olmuyorsa bunun nedeni, bu ülkelerde krizin darbe boyutlarına kadar ulaşmamasıdır. Burjuvazinin ideolojik hegemonyasının gücü ve burjuva sivil toplumunun güçlülüğü de bunda önemli pay sahibidir. Bu ülkelerde de devrim burjuvazinin bütün emniyet sübaplarını yarıp geçsin, hiç kuşkumuz olmasın, orada da ordu son çare olarak devreye girer ve idareye sistem ve rejim adına el koyar. Bu bakımdan, ordunun olduğu her yerde vesayet söz konusudur. AKP ideologlarının bizlere on yıldır yutturduğu bu zokayı artık çıkarıp atsak iyi olacak.

Şimdi AKP’liler yeri göğü inletiyor. Efendim, Mısır’da “milli iradeye” karşı darbe olmuş. Sandıkla gelen bir hükümet ancak sandıkla gidermiş. Burada da iki yanlış bir doğru etmiyor. Birincisi, “milli irade” denen şey bir aldatmacadan ibarettir. Bu, burjuvazinin halkı, kendi diktatörlüğüne ikna edebilmek için uydurduğu bir yalandır. Sandıkla sanduka arasındaki harf benzerliği aynı zamanda anlama da yansır. Sandık, halkın sandukasıdır. Bir kere bu oyuna girdiğiniz zaman o sandık sizin sandukanız olur. Ortada halkın gerçek iradesi diye bir şey yoktur. Halkın tepesinde boza pişiren küçük bir azınlık kendi diktatörlüğünü halka zorla, baskıyla, aldatmacayla, oyunla, kölelik ruhunu teşvik ederek onaylatmaktadır, hepsi bu. Bu bakımdan sandık, halkın iradesinin felç edildiği, mühürlendiği yerdir. Artık bu zokayı da çıkarmanın zamanı gelmiştir.

Öte yandan, halkın iradesinin beyan edildiği mekân oy sandığı değil, sokaklar ve meydanlardır. Örneğin Mısır’da Tahrir Meydanı’dır. Türkiye’de Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’dır. Halk, kendi iradesinin mekânlarını yine kendi irade ve mücadelesiyle yaratmıştır. İşte bunun için Tayyip’ler ve diğerleri bu meydanları elimizden alıp bizleri gözden uzak Kazlıçeşmelere sürmek istiyorlar. Mısır halkı Tahrir’i, Mübarek diktatörlüğüne karşı mücadelede kazandı ve orayı bir devrim meydanı olarak elinde tuttu. İhvan diktatörlüğünü de aynı meydana dolarak yıkmış oldu.

Bu şekilde baktığımızda, ordunun yaptığı, bir darbe yoluyla halka saldırıya geçmek değil, İhvan’ı iş başından uzaklaştırarak halk devrimini yatıştırmak ve bir savunma savaşı taktiğiyle rejimi ve sistemi kurtarmaya çalışmaktır. İşlevi icabı karşıdevrimci olan ordunun yaptığı, geleneksel vesayet rolüne uygun olarak rejimi kurtarmaya çalışmaktır. Bu noktada ordunun darbesini kınamak, sadece devrilen İhvan’la ve Türkiye’de de AKP yanlılarıyla aynı safta yer almak anlamına gelir. Devrimciler, sivil toplumcuların zokasını yutup ordu darbesini kınamak gibi işlere girişeceklerine doğrudan ordunun ilgasını savunmalıdırlar. AKP’liler ve liberaller ordu darbesini kınıyormuş. Onlara daha güzel bir teklifimiz var: Ordu ve polis toptan ilga edilsin. Böylece her türlü darbe ihtimali de ortadan kalmış olur. Biz onların çok zokasını yuttuk, onlar da bizim bu “zokamızı” yutsunlar bakalım. Hayır, buna yanaşmazlar. Çünkü kendi diktatörlüklerini sürdürmek için orduya da polise de her zaman ihtiyaçları vardır. Ordu kendilerine karşı darbe yapmasın yeter.

Şimdi Mısır’da halk elbette bir süre zafer sarhoşluğunu yaşayacaktır. Nasıl geçmişte İhvan’a hayırhah baktıysa bir süre orduya da hayırhah bakacaktır. Ama bir süre sonra, kuklaları oynatan, yıpranan kuklanın yerine bir başkasını getiren perde arkasındaki esas düşmanın ordu olduğunu görecektir. Fikret Başkaya’nın dediği gibi, bu devrimin ikinci raundudur. Üçüncü raund Mısır halkıyla Mısır ordusu arasında geçecektir. Devrim orduyu, polisi ve sandığı yıkarak ilerleyecektir.

Halkın, kendi mezar kazıcılarının tahakkümünden kurtulmasının tek yolu budur.

Gün Zileli

5 Temmuz 2013

www.gunzileli.com

Be G oo D

ve bir kuyu var-dı gibiydi, the gibiydi; insanın kendi kuyusu gibi, ben onun duvarında bir sarmaşığa tutunmuş-tum gibiydi, tutum gibiydi.. lezzetli, gerçek tulum peyniri arama hevasıyla oradan uçlara, kuyunun duvarını kaygan bir yosun kaplamış.. gerçeği arayan herkes böyle gibiydi..

şimdi bu kuyunun çapını 5 km yapalım ve yüksekliği de yüzlerce metre olsun, ve nokta nokta kuyuya tutunanlar.. şimdi oldu mu.. ah mana mu..
bu şok edici bir sahne aslında, ve dallar ne sunmuşsa, teksen dikenli dallar bile var, hissetmek pahasına.. acı var.. pas var.. kan paslanınca..

yanyana gelince o noktalar.. pek çok nokta olunca göründü her şey, o yosunlar çime dönüyor, ne tuhaf sihirli bi şekilde çime dönüyor, biuv.. bir odada kozada iken sanki yoktu o çimler.. gerçeklikleri yoktu.. olamaz gibiydi.. bir dramatik trajediden ziyade yine hayliyle dramatik bir trajedi olan betonların arasında süren bir hayattan kaynaklanıyor ağırlıkla bu eksen kayması..

ayağımız yere bastığında ise hatırlanan hep bir şeyler var..

şimdi bu içbükey kuyuyu dışbükey olarak algılarsak, öndevrim oldu, içimiz dışımıza çıktı, o noktalar 20 milyon kişiden oluşan bir ağ.. belli bir yaş grubunda yüzde elli falan değil, hiç bir ciddi muhalefet de olmayacak bir yoğunlukta zuhur eden bir yeni toplumsal form var, bir 20-25 milyonluk nüfus da alttan geliyor.. bu gelecek demek..

şu 4 temel element gibi bu uzatılmış salınımlı gençlik, su grubunda olan var, hava, toprak, ateş grubunda olan var, böyle de olur hayat.. bu yüzden canlı bir tutkuyla doluydu, renkliydi, renk ne bildi, ve bilinç akıyor içine, akıl tutulmalarından müzdarip bir çağda öteki kimliğinin yapay negatif temsiline, düşmanca temsiline açıkça karşı durdu, yapıştırma bir öteki kimliğinin ne kadar kaygan bir zeminde kurgulandığını gösteren bir tecrübe ile.. bu bir bakıma iyi oldu, çünkü gayet insanlık dışı ve sığ artık bilindik rahatsızlık veren populist sağ politikalara bir tepkiyle doğan hareket karşısında tam da bunu temsil eden tipik bir otoriter iktidarla karşılaşarak gerçek bir şey öğrendi.. bu ülke öğrendi..

herkes öğrendi.. hemen herkes öğrendi..

temsil ettiğimiz zihniyet meşru olarak kabul edildiği bir kırılma yaşadı, uzun vadede ise uygarlığın başımıza sardığı pek çok sorun var, bir sorumluluk zihniyeti gerçekten elzem.. bir kuşak olarak kırılma yaratabilir.. lise sonda integral var, türev var.. e= bir tahayyül edinebilir bir çok genç de, hatta karakök içinde artısı var bir de, sağlıklı (peh’) ve gerçek (hah’) bilgilerle aydan çiçek bile toplanır..

ve bir özne olmak isteyen ben, ve biz de; bir duruşa sahip olur, sıkı bir zihniyete ve böylece gerçek içinde yol alır, zaten bu yolu aldığı oranda tekler ya da kolektifler; insanın tek umudu burada şu anda: çarp o duvara!

bu jenerasyon, bu tarihi kuşak kaçırsa bir sonrakine sadece biriken sorun var.. üzeri cilayla kaplanmış olacak.. acılar havada kalacak, yine yağmur olarak acı yağacak, huzursuzluk bir acıdır vesselam, bundan kaçmak zor olacak..
sistemin kendisi ağa dönüştü, bu bir veri ama biz de bir ağız artık, bu tesbit çok önemli.. mızmızlanmak bile iyidir.. ama bebek gibi.. istediğini alana dek.. öyle masum mızmızlanmak iyidir.. artısı bir de.. +15, +18, +30…..

kendimce sebebini söyleyeyim, yaşamak istiyorum, bir karşıtıyla, yaşamak istemiyorumla değil de, kendi başına kalsın, böyle söylendiğinde bu ne kadar bişey..

burası sanıldığı kadar rahat bir yer değil, bir tür uçurum gibi salınıyor korku olarak, şu kafkanın davaları mesela, sürüden ayrıldın mı sürünün kanunuyla kendine açtığın davalar.. bir suçluluk olarak ödeten davalar.. “gir çitten içeri, çabuk!”.. “süt ver, çabuk!”.. bence bu güzergah ciddi sorgulanmalı.. hayatımızı ödemezsek tazminatını ödüyoruz.. içsel bir otomatik portakal..

uyum insanı kendine yönelteceği şiddetten koruyor.. çünkü tahakküm eden bir gerçek idrak edilirse bu bir direnç acısı ve bir özşiddet doğurur, bir çatışma, gerçek hayatla somutlandığı ölçüde gerçek olan da gerilimler, nevrozlar, kaçışlar, duruşlar..
iyi geceler..
be g oo d.. muck.

(Kafka’nın 130. Doğum Günü, If Then .):)

ke

Öldürmeyeceksin!

 

Öldürmeyeceksin! – Erdoğan Özmen

Daha kaç katliam, kaç savaş, kaç ölüm gerekiyor bize? Daha ne kadar zulüm, ne kadar hoyratlık, ne kadar acı, ne kadar aşağılanma gerekiyor; yaşadıklarımız ve şahit olduklarımız karşısında kutlu bir insanlık krizine tutulmak için?

Başka neyi bekliyoruz ki; bunca yok oluş, bunca yıkım, bunca yoksunluk, bunca vahşet, bunca örselenmeden sonra, onların tümünü ortak sorumluluğumuza kaydedip suçluluk duygusuyla kavrulmak için? Peki, biz yeniden ne zaman fark edeceğiz; insan olma, insanlaşma serüveninin en kritik uğraklarında, yaşadığımız kırılma, eksilme ve hüsranlar karşısında büsbütün çaresiz kalarak, umudumuzu yitirmek üzereyken, ama deyim yerindeyse daima bir karşı hamleyle kendimizi suçlu/ortak sayma potansiyelinin inşasına giriştiğimizi. Üstelik ve ne iyi ki, yıkıcı ya da değil bütün agresyon halleri suçluluk duygusuyla ‘maluldür’.

Yakınlarını kaybetmiş, o ızdırapla çarpılmış olanlar iyi bileceklerdir: Ölümü bilmeyiz. Kendi ölümümüzü tahayyül bile edemeyiz. Ölümün bize yaşattığı kaybın asla üstesinden gelemeyiz. Ölüm bizi, bütünüyle bize ait olan şeyin, aynı zamanda bir yabancı, öteki hatta düşman olduğunu kabul etmeye zorlar. Ölülerimizin/kayıplarımızın ardından biraz da bu yüzden yas tutarız: Kaybettiklerimizi diğer yandan da iç dünyamızda tahrip ettiğimiz, yok ettiğimiz için. O ikircikli halimizi tanıyıp anlamadan geçmişten kurtulamayacağımız, oraya saplanıp kalacağımız için.

Kayıplarımız fark edilmeden, tanınmadan kalırlarsa, onların yasını tutmak, üzüntüsünü duymak da imkânsız olur. Bu durumda, er ya da geç daha feci bir çöküntü ve umutsuzluk hali geride çökelmeye başlayacaktır. Yas tutmamak/tutamamak içimizde, benliğimizin bir parçası olan ve bizi dehşete düşüren yıkıcılığın orada onarılmak yerine, yabancıya, ötekine yansıtılmasını mecbur kılar. “Ve bir miktar yas tutmaksızın yitimin ötekisine geçmek diye bir şey yoktur. Yas tutamamak, ölüm ve yeniden doğumun büyük, insanca döngüsüne girememektir.” Yas tutamamak ya da bir “yasın tamamlanması için gereken acı verici ve zorlu psikolojik uzlaşmaları yapamamak”, yasın patolojik/paranoid biçimlerde ele alınmasına ve işlenmesine yol açar. Hakiki her türlü öfkenin yerini ilkel nefret duygusuna terk ettiği, muhatabını tamamen ortadan kaldırma amacının güdüldüğü başlangıç noktası burasıdır.

Meğerse bizim sahici bir keder için, ne müsait bir kalbimiz kalmış ne de buna zamanımız. Sadece bir şehrin silüetinin bozulmasının üzüntüsünü duyanlar, ya da olan biten karşısında ‘insanlığın ferahlayacağını’ ileri sürenler, sevinç belirtilerini gösterenler, utanmadan ‘sonunda bizi anlayacaklar’, ‘terörün iyisi kötüsü olmaz’ laflarını edebilenlerin cümlesi, yine de umalım ki, çok küçük bir azınlığı temsil ediyorlardır. Binlerce insan öldü çünkü. Hiç şüphemiz olmasın: insanlık hanesinden böylesine düşmüş aynı sürü, Iraklı, Filistinli çocuklar ölürken de, Türkiye evlatlarını pis bir savaşa kurban verirken de, ölüm orucunda insanlar eriye eriye yok olup giderken de aynı içi boşalmış, taş kalpleri, pis zihinleriyle sadece hesap yapıyor, hamle üstünlüğünü sağlamaya çalışıyor, stratejiler planlıyor, haklı çıkıyorlardı. Onlar daima, sabırsızlık içinde söz sırası istiyorlar.

İnsanoğlunun barbarlığa, düşmanlığa, nefrete, merhametsizliğe yenilmiş göründüğü bu karanlık zamanlarda, şimdi, daha çok anlıyoruz ki; sol en sade haliyle ve derhal kendi insanlık idealinin geliştirilmesi ve teklifi vazifesini, küçümsemeye, unutmaya ve naif/kaba bulmaya devam ederek en başa yazmazsa; ne kendisini de yenileyecek ve yüceltecek bir maceraya kavuşabilir, ne de mevcut insanlık durumuyla temas ve ilişki kurmasına yarayacak doğru iletişim kanallarını açabilir. Bu bir ‘delilik’ çağı ve insanlık, sözcüğün somut ve soyut her iki anlamında da sonuna gelmiş bulunuyor…’Büyük’ ekonomik ve politik projeler, savaş stratejileri, kar/zarar hesapları, dünyaya ve Türkiye’ye dair acar/cin analizler bekleyebilir. Bekleyemez mi?

“Thou shalt not kill”. Onca insanın feci şekilde ölmesinin hemen sonrasında zalimlerin, iktidar ve güç sahiplerinin, savaş çığırtkanlarının dünyayı boğan sesinin, zift karası üsluplarının, zihinlerimizi istila eden planlarının, tahlillerinin, öngörülerinin, çıkar hesaplarının altında kalakalmış biz bahtsızlar, belki de bu sefer o ilk yasağı, ‘öldürmeyeceksin’ hükmünü, insanlığın kardeşliği ilkesini yeniden bulacak; Afganistan’ın bebeklerinin, çocuklarının, yaşlılarının umutsuzca bize dikilmiş gözlerinden çok utanarak barış için daha korkusuz, cesur olacağız.

(Birikim sayı 150)

KÇP (Kaos Çocuk Parkı Kolektifi)

kaos 1 feelozof

(aziz kedi kitabevi))) kçp olarak bilinen Kaos Çocuk Parkı (Kollektifi), şu anda hem dipten, hem görünür bir sarsıntı yaratıyor;

((sayıları pdf formatında ücretsiz edinmek isteyenler için: http://kaoscocukparkisanatedebiyat.blogspot.com/

******************kçp***********************

Ali Varol – İntiharım Tabiatımdandır / 

Müzeyyen Deniz – Seyri-s /  Onur Sakarya – Tek Tabanca / 

Soner Dayan – Rimbaud’nun Ölümü / 

Cihan Oğuz – Tanrıyla Konuşmalar / 

Ercihan Yolcu – Kuşlar ve Jiletler / 

Cezmi Ersöz – Ya Rastî Dilê Te Ketiye Tiştekî Pir Kevn /   

Altuğ Altıntaş – Miskin Kerhanesi / 

Hüseyin Emre – Sherley Verret’a Ağıt / 

Koray Demirkılıç – Çürümüş Mayın / 

Murat Yanç – Su Öğretmeliydi / 

Necati Eker – Sosyopatika / 

Ömür Can Kara – 72 Saatlik Kanama / 

Sezer Atasyas – Bazı Günler /

Lokman Kurucu – Sinek /

Köksal Erdenoğlu – Ben, Allah’ı Gördüm /