Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘İlhan Berk’

sessiz biri için
1. bütün kitaplarda adı sessiz biri diye geçer.
2. benim onu tanıdığımda bir üç yıl isa’nın yüzünü sildiği mendili arıyordu.
3. sayısız coğrafyada yapraklar otlar taşlar topladı
4. yukarı alındığı güne kadar orta boy bir tini vardı.
5. hira dağına günde üç kez allah’la konuşuyormuş, yürüyormuş gibi iner çıkardı.
6. rüzgarın adı rüzgarın içindedir sözü onundur.

iLHAN bERK

 
 

 

 

 

“sessiz sedasız yaşayan bir ayrık otuydu orta anadolu’da
kıtlıktan önce.
en küçük bir şeyden coşardı
mesela bir kuş uçmasın kızılırmak’a doğru
köklerine su yürürmüş gibi sevinirdi.
bir bulut geçsin üstünden
ayrıklıktan çıkardı.
dünyayı, derdi, dünyayı
hiçbir şeylere değişmem.

iLHAN bERK

 

 
 

 

 

 

 

güzel
 
güzel
ölüm daha kolaydır sevmekten
der ya aragon
anla ki ölüme benzer seni sevmek
sözcükler ki alevdir
ve karadır şairlerin hayatları

hem nice şiirlerde nice aşklarda
tarar saçımızı ölüm.

aşk ki bazan solgun bir ilçedir
sürdürür derinliğini

neden “en çok” acı ustası şairlerdir
en çok taşırlar çünkü aşkları.

ben ki yatağımdan tedirgin bir suyum
besbelli ki aşka ve ölüme çalışıyorum.

i. bERK

 
 

 

 

 

 

“Adlandırılmayan Yoktur”
 
Tinler üstüne yüzlerce kitap yazıldığını biliyoruz. Beni en çok rüzgâr, su,
ateş tinleri ilgilendirdi.
Hiçbirini de görmedim: Olsun. (Gören var mı?) Bilmek yetiyor bana.
Hele rüzgâr tini. Gitmediği, görmediği hiçbir yer yok.
Her şeyden haberi var.
Onca şeyin tini düşünüldüğüne göre, nehirlerin, ormanların tinlerini de
ben düşünmek isterim. Nehirler doğuştan tindirler belki de. Suların,
ateşlerin, rüzgârların ayinlerinde olmayı kim istemez?

iLHAN bERK..
 

 

 

 

DOĞANIN GİZLİ TARİHİ
 
Doğanın çalışışını gördüm. Devinimi ve değişimi
Tarihi gibi halkların, doğan yaşayan ölen
Dağıta dağıta kendini
(koyup öncelliğini ve sonrasızlığını)
Gördüm su yürüyor, yeniliyor kendini
gördüm harlı, asi
büyüyor.

Gördüm de dedim: Bu ırmak doğan benimle.

Bu dümdüzlük, katılan ne doğana, ne büyüyene.

Bu acı, koyan biçimini tuza ve taşa.

Gördüm en büyük yasacı doğa
Gördüm doğada her şey insandan yana.

iLHAN bERK
eğer sonsuz varsa, önünde sonsuz saygıyla eğiliyorum-

yaşasaydı şu sorunun cevabını kendisinden duymak isterdim;

sonsuz mu daha önce bulundu sıfır mı (kendisinden de işittim, sıfırın bulunması kolay olmamıştır, milattan (sıfırdan) bilmem kaç yüz sene sonra araplar bulmuştur sıfırı) matematikten şunu bilirim, sonsuzluk herşeyi sıfırlar…

 

 

Read Full Post »

 

 

‘Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcı­dırlar ki,

beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür

– onlarla –

onlara tırmanarak

– onların üstüne çıktığında.

(Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdive­ni devirip yıkması gerekir.)

(Ludwig Wittgenstein) (Çeviri: Oruç Aruoba.)

DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM 

Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yaz­dım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: ‘Ad evdir.’ (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bi­zim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise’nin pöstekisi her ba­har ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkıl­maz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk de­diğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben. gidiyorum. Ölü­me, o büyük tümceye, çalışacağım.


AĞAÇLARDAN ARKADAŞLARIM OLDU

“Adlarla doldurdum sessizliği.” Şeyleri kodladım. Gökyüzü­nün, ağaçların çocukluğunu bilirim. Ağaçlardan arkadaşlarım ol­du. Hâla da var. Samanyolunu anlamadım. Sayıları da. (Sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı.) Yalnız sekizle (5 + 3) içli dışlı oldum. (Kim olmamıştır ki?) Biraz da sıfırla (Sıfırın bulun­ması kolay olmamıştır.) Üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. Ni­çin? Bilmem. Bilmek sayıdır. Bir de biri tanıdım. Bir ile düşünül­müyor. Bazı sayılar suçlu doğmuştur. Bir, bunlardan biridir. Anlamadan sevdim taşları. Çakıltaşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. Oltu taşının geçmişini bulamadım. Olsun. Gizem her şeydir. Kimi sessiz harfleri sökemedim. (Harf­lerin tini sessiz harflerde gezer. Kızılderililer bilir bunu.) Kuşlarla gittim geldim. Kuşlar sayıları bilmez, yusufcuk hariç. Doğu’da at­ların düş görmediğini anladım. (Homeros’da atlar ağlar.) Yürür­ken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya bizimdir! diye konuşuyorlardı araların­da sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da. Sümük­lüböcekleri okumalı.

Sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözle­rinde. Zaman bir izdüşümdür. Bir yerlere yaz bunu. Tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. İsa’nın hayaleti hala dünya­nın üzerinde dolaşıyor. (Yalnız soruyorum. Sormak için yazar insan.) Gençliğini bilmeyen sabah tökezler. Gül ki adıyla vardır. Taş adını yüzü bulununca aldı. (Duvarcıların avcunda taş bunun için döner durur.)

Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da… Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.

Read Full Post »

 

 

 

HARFLERLE SESLER

Şihabüddin Fazullah otuz iki harfle konuşmuştur ve tini yok­tu. Harflere inanır, takke dikerek geçinirdi. İnsan yüzünde bütün harfleri gördüğü söylenir. Cavidan ‘ a yazdığı Zeyl’de (ki bulunamamıştır), gökyüzüne A harfini biçmiştir. Suya :C (Su, Tha­les’lidir.); ölüme: U (Ölüm U’dur biraz, eski püskü bir akşamüs­tü biraz da.) Ateşe: Z.

Dünya harfti, suretlerdi. Sophokles gibi resim yapmasını bil­meyen Pythagoras da harfti, ağustosböceği de, Muhammed de harfti.

Muhammed (Muhammed’i biliyoruz, yirmi sekiz harfle ko­nuşmuştur ve tini vardı ve de hiçbir kuş onun uçtuğu yere uçama­mıştır.) kulağını seslere verdi. Yalnız onları dinledi. Sesti her şey. Sesti cennet, cehennem. Bir tavus kuşu sesti. Pirinç Lapası Da­ğı’na mı gidiyordu atını otlatmaya Tu Fu, sesti. Bunun için tiniyle suretler arasında hep bir boşluk duymuştur. Bundan eli yazıya uzanmadı. Niçin uzansın? Dil, yalnızdır. Konuşmaz. Evren biz­den daha konuşkandır, diyordu. Daha yapraklı. Güneş imgelerle konuşur. Gürültüyle çalışır bir ağaç. Gürültüyle, taş. Gece, gürül­tüyle iner. Sestir evren.

Alfabe tacirdir.

NERDEN BAKSAK KENDİNİ ANLATIYOR HER ŞEY

Her şey, her şey ay gözleyen Babil’le başladı.

Adlar onu izledi. Adlandırınca, her şey sıkıcı oldu. Sessizlik bozuldu. Büyük sessizlik.

Diyorsun tarihte hayvan adlarına hiç rastlanmaz.* Çiçek adla­rıyla seslere de … Sesler ki … her şeydir.

Unutmam her şey dünyanın bir ucundan tutuyordu. Baktım zaman adını alınca tanınmaz oldu. Adını bir türlü usunda tutamı­yordu bir kuş. Sıra dağlara geldiğinde, adlarını bilmiyordu hiçbi­ri.

Ne güzel.

Adlandırmak ölümdür!

* Tarih, bu fallus bellek.

Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.

Fatih, kısa boyluydu.

Bir firavun inciri yetiştiricisiydi Amos.

Farabi, esmerdi.

Ah, hiç tanışmamalıydık adlarla. Adlarla gördüğümüz dünya, dünya değildir. Bu yüzden yeryüzünü görmeden göçüp gidiyoruz. Ağırlığı olmayan yoktur. Burdan başlamalıydık. Çılgın zaman dı­şarda kaldı. Bölündük. Artık ne yazarsak ölümü yazarız, ölümü ve zamanı.

Neden bilmem ölümü artık dikey okuyorum. Siz de deneyin. Değer bu.

Burda kesiyorum. Duydum bir ot konuşuyor kendince. Hem kuşların doğum gününde olacağım. Gece beni bekliyor. Yolu bili­yoruz.

Read Full Post »

DÜŞÜNMEK İSTEMİYORUM
 
 
Bu dünya kadar eski bir şey yok. Gök sayrılı .Güneş sıradan.
Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe gidiyor. bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli.
 
Bir yinelemedir dünya. Bin yıl,sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinazor. Gazali, kendini 7’ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü…
 
Göz için yeni bir şey yok.
 
Korkunçluk bunda.
 
 
 
Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemi­yorum. Oturduğu yerden Montevideo’yu görüyor bir ev. Sandal­ye kentsoylu. Pencere feodal. Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Dü­şünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
 
Söz öldü.
 
Tunç: Monarşik.
 
Demir: Demokratik.
 
Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm.
 
Görmek yordu beni.
 

 

 
BENZETMELER

 
Eskilere göre ağaçlar alfabeydi. Bütün harfler ağaçlardı. A, köknar; C, melengeç; O, elma; M, selvi; P, zeytin.*
 
Gerçek benzetmelerde yatar. Hiçbir şey bundan kurtulamaz.
 
Bundan yeryüzünü bildik bulmamız.
 
“Ağaçlar som balığıdır!”  diye bağırıyordu, duydumdu bir gün bir Eskimoğlu, yattığı yerden.**
 
Benzetmelerin bu dünya!
 
 
(*) Bırakalım harfler içini döksün.
(**) Gün gelecek, benzetmeler yerküredeki bütün sesleri bulup getirecekler. O gün birden saçlarımızın uzadığını göreceğiz.
 

 
 
 
Ağaçlarla harflerin (ağaçlar benzetmelere güler) ne düşündü­ğü bilinmez. Ne ki, ağaç ağaç olmak ister, harf de harf.
 
Hem biliyoruz ağaçlarla harflerin tanınmak, bilinmek diye bir sorunları yoktur. Tebdil gezen nice nehirler, dağlar, ovalar (ova­lar İbn Batuta okuyordu) gördüm; yeryüzünde olmak yetiyordu. Ağaçların konuştuğu unutulmuştur hem. Eskiden unutmak bilin­miyordu. Bölünmemişti zaman. Geçmiş, gelecek birdi. Bir
saydamlığın adıydı zaman: Bakınca görülürdü.
 
Benzetmelerin sonu dünyanın sonudur.
 
Hepimiz bir yanımızla ordayız.*
 
 
(*) Tam bu değil demek istediğim: Ama bir tümce de kendince anlam üretir.

Read Full Post »

İM  AD  DEĞİLDİ  DAHA
 
Bir zamanlar sözcüklerin bizim dışımızda da yaşamları vardı, ama anlamları yoktu.
Eskiden bir ustura, bir su kovası, bir at yan yana gelebiliyor­du. Dünya anlaşılmak için değildi.
Eskiden sözcüklerle bu denli yakınlığımız yoktu. Balkon ile tanışmamız yenidir. (Balkon çocukluğumuzdur.) Kırmızı sesti es­kiden. Nergis kendi adını bilmezdi. Aklına estiği gibi yaşardı. Ölüm sözcüğü eskiden de iki heceydi, evlere girer çıkar, yatak turları atar, ağaçlarla alay ederdi. Bugünkü gibi de işini hep tek başına görürdü.
 
İm ad değildi daha.
 
 
Bir zamanlar anlam sözcüklerin umrunda değildi. Nuh Pey­gamber’in : “Ben iki bin yıl önce karım, çocuklarım, gelinlerim, hayvanlarımla Cudi Dağı’nda gemisi karaya oturan Nuh Peygam­berim.” sözlerine karşı – anlamın kıyılması adına – imgeleri sürer­ler (şairlerin her gece kağıtlarına yeşil Muhammed’ler, sarı İsa’lar indiren imgeleri) sözcük olduklarını unuturlardı. (İmgele­re dönüştüğünde sözcükler tanınmaz: Sözcükleri kaldırın, dünya durur!) Bazen de eğretilemelerin büyüsüne kapılıp – eğretilemeler şiirin kral yoludur – adlarının üstünü çizerlerdi. Bazı da sim­gelerin buyruğunda (simgelere elini kaptıran kurtulamaz) ordan oraya savrulup giderlerdi.
 
İm ad değildi daha.

 

 

ASKELOPİS
 
Askelopis Ephesos’lu bir kuşla dolaşırdı ve bizim görmediği­mizi görürdü. Nesneler böyledir, herkese görünmez. Gizliliği se­ver. Şairler gibi de beyaz bir dille konuşurlar. Us bunu kavraya­maz. Ama görünmeyen de yoktur. Nesneler bunu bilmez. Niçin bilsin? Hem bilmek nesnelerin işi değildir. Balıklar içinde yüzdükleri suyu biliyor mu? Ben ormanı bilmeden tanıdım, bir daha da unutmadım.* Nesneler sözcüklere dönüşmeye görsün durduru­lamaz. Yer küreyi sararlar; sonra da binlerce tümceye dönüşürler. Yeryüzünün bir ucunda binlerce nesne her sabah bunun için uya­nır. Tümcelerle öğrendim ben dünyayı. Evrenin sınır taşları. Dil­dir tek Tanrı, o cenin!

 
(Ayak basılmadık yerlerini benden esirgeme, çok görme bunu bana, sevgili dil.)
 
(*) Ey bellek, senden kurtuluş yok!

 
 
Bundan nesnelerin ötesinde bir şey yoktur. Askelopis bunu görmedi. Ölüm onu görür kıldı. (Felsefe biraz da ölümü öğren­mek değil midir?)
 
Nesneler yalnızdır mı diyorsun?
 
Nesnelere bundan böyle yalnızlığı duyurmayacağım.

Söz.

 

Read Full Post »

SU SAATİ
 
 
Sonsuzluk … Sonsuzluk. ..
Sonsuza geçerli sözcükler yoktur. Ölüme yakın sözcükler vardır. Dünyada onlarla gidip geliriz. Sözcüklerin – bu ölüm mangaları – boyunduruğundan kurtulduğumuzda, nesneler de ölümsüzlüğün alanına girer. Ölümsüzlük özlemini nesneler de çe­ker. İmam-ı Azam Ebu Hanife sonsuzluğa ulaştığında, dünyada­ki su saatını yanında bulunca hiç şaşırmadı. İlk kez bir su saatı za­manın dışına çıkıyordu. Çalıştığını duyuyordu.
 
Tansık budur!
 
 
Sonsuzluk tutkusunu öldürür sözcükler. Ölümü gündemde tu­tarlar. Akşamın ağzı yaprak doludur. Günün gece (çocuk gece). Otların, bulut. Bütün gün bildiğimizi yürüdük. Konuştuk bildiği­mizi:
 
 
WORDS ARE WORDS
 
Sözcükleri hep karıştırdım. Hep kendini anlatır sözcükler.
Gök, geç kaldığından söz açar. Su, yataylığından. Sözcüklerin dünyayı yansıttığı çok su götürür. Ağaçlara baktımdı seni öpme­den. Gördün mü gördüğünü ağaçların? Böyle konuşuruz konu­şunca. Bahçeden bahçeye geçer çocukluk. Ölüdür anlatının alanı­na giren. Geçelim onu. Dünya döndüğünü bilmez. Tin habersiz dolaşır. Güneş, adını unutur batarken.
 

Read Full Post »

DÜŞÜNÜRKEN BULDUM  KAYAYI

Düşünürken buldum kayayı.
 
Otlarla konuşmaktan geliyordum. Ölü bir yaprak; adını unutmuş bir sokak, sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak, bir de partal bir kuş yürüyorduk.Bir atlı karıncaydı yaşamak, onu yürüyor­duk.
 
Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez. İsa ile Karahisari’nin gömlekleri dikişsizdi. Sözcükler bunu gördü.
 
(Ey görünmezlik! Elimden tut. Gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor. Ve … [Yazık, tümcemi tamamlayamayacağım.])
 
Anlamdan hep kuşku duydum. Evler, odalardı, unuttum.
 
Dünya ki varlığının ayırdında değildir. Trenler geçer yüzünden: Kendini varsayar.
 
 
 
Her şey, her şey konuşur evrende. Evler, çocuklar, nehirler, coğrafya. Nehirlerin vakti olmadığını okudum.
 
Coğrafya adına sevinmemiştir. Anlam sıkıcıdır. Günde üç kez aynada kendine bakar. Yalnızlık saçar. Anlamla ev yapılmaz. Anladım ama yalnızlığım sürüyor. Düşüncelerim yok benim. Ka­ya bilir kaya olduğunu, ben bilmem. Anladığımda yitirdim şiiri­mi. O gün bugün bir akarsu gibi kocadım.

Read Full Post »

Older Posts »