Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ece ayhan’

susuz rakı tadındadır şiirleri; ilk denemede acı gelebilir…
    
“Denize atılmış şiirdir bence
Yurtsayan, yurdu bilinmeyen bir yıldız
Şiirin deniz kıyısındaki sesine bırakılmış ölümdür
yanacak sarayların kestiği bir, yarım ay…”

(Şiirin deniz kıyısındaki sesi)
 

 

 

 

eCE aYHAN

 

 

 

 

KUDÜS FARELERİ
 
Dördüncü konuşmamızda
(ben neredeyim?)
isa’dan önce bu kentte
bir karınca taciri
Günahkar bir hayalet için
(biraz ölüm)
uyluk kemiğiyle acı çekecek
saraylarında

Beşinci konuşmamızda
(anlatmak diye bir şey yoktur burada)
arsenik götüren bir uşak
efendisine

Vebalı gecelerden
(makasla kesilmiş sarı bir ay)
kurtulacaklarına
inanırlardı

Biz vaktinde ölmüş olduğumuz için
(satranç taşları gibi)
kireçlerden korkmuyorduk
bir de kudüs fareleri
bir de kudüs fareleri

Bir öyle fareler
bir öyle fareler

eCE aYHAN

 
 

 

 

 

 

 

Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam
Sana uzun heceli bir kent vereceğim
Girilince kapıları yitecek ve boş!
Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler
Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam!

 

eCE aYHAN

 

 

 

 

…….
En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar
Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz
Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş
İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp
Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun
Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş
Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın Fırat ama

Hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların
Bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz

Efendiler! Eşekler susabilirler
Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?

 
 

 

 

 

eCE aYHAN

 

 

 

 

FAYTON
  
sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey
incecik melankolisiymiş yalnızlığının
intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerinden ölümler aşkı pera’nın
Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam
çiçeksiz bir çiçekçi dükkanının önünde durmuş
tüllere sarılmış mor bir karadağ tabancasıyla
zakkum fotoğrafları varmış cezayir menekşeleri camekânda

Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem
intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte
cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın

 
 

 

 

 

 

eCE aYHAN

 

Reklamlar

Read Full Post »

2.

“hiç birbirine çarpan kuş gördün mü

havada.

ama insanoğluna gelince üstelik yerde

neler olduğunu

biliyorsun?” – Ece Ayhan

Read Full Post »

 
  
       
Yazar  Sezai Sarıoğlu
 
 
 ece ayhan’dı… karaşındı… güle şerh koyan annesi vardı, iki kere güzeldi… geçilmez melahat’ın vaz geçilmez ahretliğiydi… istanbul’dan süslü şapkayla üsküdar’a gider gibi köyüne gelirdi… kimse şehirden köye öyle güzel gelmezdi… fuhuş tarihinde vesikalıydı, çürük sevişmeler kokardı… sakıncalıydı, adına güzel ayşe türküsü yakılmıştı… ece’ydi, çıkmaz sokak milisiydi, kötü caddeye düşmüştü… tek katlı köylülere iki katlı taş evinden yukarıdan, istanbul’dan bakardı… annesi güzel ayşe’ydi abanoz’dan terkti, taşların ıskaladığı kuşlardan sarkardı… çift kapısı çift penceresi alışkanlıktandı, manisi vardı… su uyur devlet uyumazdı, her yerde demir ahmet vardı… kaçın kurrasıydı, takma adı nezahat’tı… mitoloji bilen orospuydu, şehirden en güzel o gelirdi… ece’ydi, babası yol göstericilik’le geçinirdi… ece’ydi kefeni keten astarlı histanbul haritasıydı…

 

ece’ydi, ölmüştü, süsüne kaçılmamış bir cenaze töreni için ölümü eleştirmeye gidilirdi… ece’yle sivil buluşmaya gelinirdi… devlet uzak geçilirdi. ecey’di pahalı abanoz, ucuz ziba kerhanelerini tarih bilirdi… şırılçıplak bir türkçe’yle şiire ve şaire etik gelirdi… ece’liyle çırılyaprak tek ve hür ölmüştü… hiçbir yerden gelip hiçbir yere giden hiçdünyalı bir piç’ti… cenazede ustaları ölmüş bir avuç başıbozuk şair vardı… düzayak üsküdar vardı, sivil izmir vardı, muvazzaf çanakkale yoktu… otuz birli yeni yetmeydi, çanakkale düzayak geçilmişti…

 

ecey’di, yanlış şairdi, doğru şairler sevmezdi… yeryüzünden ve az yer kaplayanlardan yanaydı… haliç vapurlarıyla ve dahi bel suyuyla zap suyu’na ahmed’e hani’ye komşu giderdi… tarih, yıkıntılardaki incir ağaçlarıdır, derdi… çift kapılı evlerden köye bandosuz gelenin oğluydu…

 

ece’ydi, melanet hırkasını eynine tersyüz giymişti… sarıksıklam hoca hafız burhan sesiyle hüzzam makamında üç kez nakarat avazayaz bağırırdı: – nasıl bilirsiniz merhumu?.. bir inanç boyu ileri çıkan inananlar üç kez nihavent cevaplardı…; – iyi biliriz!.. inanmayanlar iki ses geriden ve içlerinden uç kez ustalarını fısıldardı: -şiir ve aşk gibi devletin ve allah’ın tersi biliriz… bazı şairlerin cazhıraş serenadı töreni bozardı… rivayet edilir ki, ergülen haydar ve aksak simurg üstündağ metin tüzüksüz kıkırdardı…abdesti ve duası ve ezberi bozulan sarılsıklam sarışın hoca lahavleye sıçrardı… cehennet’e devletsiz, duasız parasız yatılı, düzünden geçilirdi… hiç babalı, çok anneli çocuğun çırılağaç mezartaşına parasız yatılıların kurşun kalemiyle mornot düşülürdü: sen şairi ve şiiri ölerek mi ele verirsin?

 

ece’ydi, çok eski ve çok yeni adıyla ece’ydi… şiiri gibi karaydı… denizabdaldı ama hep karaya açılırdı… devlet müsamerelerine çıkmazdı. şiirler yapraklanınca bir tuhaf olurdu… devletin ve allah’ın tersi aksi ve asi sokak çocuğuydu… şırılçıplaktı… çırılyapraktı… şiirden ve tarihten ve tabiattan ve kuşbilimi’den tahtaya kalkardı… sivillerin siviliydi… uygunsuz ve de başıbozuk… dışlanmışların, orospuların, pezevenklerin, orta ikiden ayrılanların, tarih dışına düşürülenlerin düzayak ülkesinde otururdu… başıbozukluğun güzelliğine, ihtiyaç toplumuna inanırdı… düzayak, düşayak, düzuyak civit badanalı bir şiir kurardı… vakitsiz dünyalıydı; düşyalı… mor külhaniydi… akıntıya yürek çekerdi… “bin dereden bir kendini getirirdi”… bütün kentlerin kalebendiydi… iki uç daha fazla uç ece’bentti… bizim mahallede otururdu, dipkapalıda… ece’ydi; “her şey tarihtir ve tarih ayağa kakınca görülecek bir şey değildir” derdi… yakın akraba olmak istediği şairlerden biri ismail beşikçi’ydi… kapalı güzelliğiyle tanınırdı hâlâ… ergülen haydar’a göre bir üst şiir yazardı… şairler okusun diye yazardı… “özellikle edebiyat çevrelerine sırtını dönmeyeceksin! dikkat” derdi de kimsecikler inanmazdı… o bunu söyler söylemez aşkolog cemal süreya sahneye fırlayarak mısra düşerdi: “ikinci yeni bir güvercin curnatasıdır… ben alçaktan uçuyorum, avcılardan değil arkadaşlarımdan korktuğum için…”

 

ece’ydi atından inmeden sevişirdi… herkes gibi üç oh çekerek devlet ve iktidar koltuklarına oturmazdı… ölümünden sonra onu iyi yola düşürmeye çalışan sarışın gazeteci ertuğrul özkök’e “çağdaş bir masal babası yerinize utanıyor…” derdi… ve düz şiire beş sütün berceste mısra eklerdi: “bu uslu ve uysal topraklarda, koşullar ne olursa olsun, herkes herkesin yerini alabilir iktidar uğruna. yeter ki, bulanık mulanık akan suyun, artı-değer’in başında bulunulsun… e, iktidar denilen kuş, artı-değer’in paylaşılması üzerine kurulmuştur. üleşmek, mülkün temelidir.”

 

ece’di şiirin içini bilirdi… ece’ydi, “şiir ve kadavra” bir şiirden çok tarih teorisiydi: “parşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve/ kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.” “devletin bize giydirmeye çalıştığı ‘entari’, bir kez eynimize uymaz, uymuyor!” cümlesini zapta geçirirdi… ece bu sözleri söyler söylemez, cemal süreya sahneye fırlar ve şayirden ve şiiirden anlamayan sahabenin kulağını şöyle çekerdi: “- devletin çeşmesinden su içen 6 ay sarhoş, divane gezer. biz bu çesmeye bir de peştamal ekleyelim!” ece’ydi şiir de zorla iskana karşı çıkardı… devletin, sabancı’nın şairleri olurdu ama şiirleri olmazdı… muvazzaf ve de üniter şairler gibi devletle iki kaşık gibi iç içe uyumazdı… toprağın içi açılmış, şairin ve şiirin içi açılmamıştı… bir çocuk boyuna “1993 Temmuz’unda pir sultan abdal bir daha asıldı. tarihte önemli şairler iki kez asılırmış…” cümlesini alıntılardı.

 

yor savul şiiri’nde “nerede kalmıştık? tarihe ağarken üç ağır yıldız/ sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk” derdi ve ince izah yapardı: yort savul yalnız padişahlar için söylenir. benim şiirimde ise bir padişah ‘üç ağır yıldız’ oldu deniz, yusuf, hüseyin. yani, erzurum, boğazlıyan ve sarız.”

 

ece’ydi orta ikiden ayrılan çocuklar için “okul kaçakları imparatorluğu kurardı. kendini başlatan bir şair, evveli ve sonrası yok. “örnek çocuk. Yalnız kendi örneğiyle var olmak istedi.” “tarihten geliyoruz; insanlarız; kendimizle buluşmaya gidiyoruz…” devlete karşı olmak başka bir şey devletin dışında olmak başka bir şeydi, derdi… öğretmeni ona, “edip olacağına edepsiz ol” deyince, okulu kırdı öğretmenini kırmadı ve edepsiz oldu… uygunsuz çocuk… ilk otuz birini orta birde, jules verne’in aya seyahat romanını okurken çekti… dar kalabalıkların dar ve nüzül inmiş sorularına kazık yanıtlar verdi: “hem matrak hem acıklı olay: cemal süreya, ortaikideyken bir karikatüre otuzbir çekmiştir. Siz tartışın bakalım, abazanlıktan mı, fakirlikten mi?”

 

ece’ydi yokluğuyla vardı, görülmezken görülürdü… hiçbir yerden gelip, hiçbir yere giderdi, hiçbir yerde otururdu… sonuç olarak ne diyebilirim ki; şiir gibi değil şiirdi, şair gibi değil şairdi… yüzüne karşı ardından ne söyleyebilirim ki; sonuçlayarak diyebilirim ki, bir toplumda yeri olmayışı onun yeridir..

Read Full Post »

-1-

 

Evvel zaman içinde, kambur zaman içinde
Çok uzak değil, yakın bir ülkede
Sevimli, uslu, küçücük gözlü
Küçük kediler yaşarmış
Yemekleri ortak, yatakları birmiş
Sevinçleri hepsininmiş
Duman rengi, açık kahverengi
Küçük kediler yaşarmış

Yakın ülkenin yanında
Dönemeci dönerken
Rüzgarların sağında
Ormanların solunda
Sesli, hırslı, kocaman, gözlü
Büyük kediler yaşarmış

Sabahları okumakla
Akşamları düşünmekle
Gündüzleri konuşmakla
Geceleri çalışmakla
Yorgun gözleri, şişmiş elleri
Büyük kediler yaşarmış

Siz kardeşler hangi kedileri seversiniz?
Hangi kediler gibi yaşamak istersiniz?
Sevimli, uslu, sesli, hırslı?
Hangi kedilerdensiniz?(Bülent ortaçgil”in iç ısıtan şarkısı)

 

 

 

 

-2-

 

*bakışsız bir kedi kara*gelir dalgın bir cambaz.
geç saatlerin denizinden.
üfler lambayı.
uzanır ağladığım yanıma.
danyal yalvaç için.
aşağıda bir kör kadın.
hısım.
sayıklar bir dilde bilmediğim.
göğsünde ağır bir kelebek.
içinde kırık çekmeceler.
içer içki üzünç teyze tavanarasında.
işler gergef.
insancıl okullardan kovgun.
geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara. ,
çuvalında yeni ölmüş bir çocuk.
kanatları sığmamış.
bağırır eskici dede.
bir korsan gemisi! girmiş körfeze

eCE aYHAN

kara, kör bir kedi
kör, kara bir kedi
kara, bakışsız bir kedi
bakışsız, kara bir kedi
kara bir kedi, bakışsız
bakışsız bir kedi, kara
bakışsız bir kedi kara……

kEDİ dELİ kEDİ…

 

 

 

 

 

-3-

 

DÜŞÜ NE BİLİYORUM
Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

Yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu

düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle:
Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!

Nilgün MARMARA

 

 

 

 

 

 

 

Read Full Post »