Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Add new tag’

Meşrutiyetin İlanından Tam Yüzyıl Sonra

Türkiye’deki Yeni “Nihilizm”

Nihilizm temelde; hiçbir yere bağlı olmama, her şeyi bilimle açıklama, kurulu düzene hemen her yerde karşı olma, ahlaki değerleri, geleneği tanımama, gerekirse alay etme, sürekli bir yenidünya düzeni ütopyası ile yaşayıp onu da bir türlü cismani hale getirememe gibi bir felsefesi olan akımdı. Neden durduk yere “nihilizm” konuşma gereği duyduk?

Batı aydınlanmasının temel sacayağı bilgiye ve bilime olan yönelimdir. Feodalizmin karanlık atmosferinin içinde tamamen boş inanca, hurafeye, dinin yozlaştırılmasına tutsak yaşayan batı toplumları hemen karşıtların birliğindeki ilkeden hareketle bilimi, pozitif aklı, deneyi, soru sormayı, araştırmayı geliştirmiştir.

“Biricik” gerçeklik bilim olmuştur.

Karşıtların birliği ya da çelişkisi Avrupa coğrafyasında öylesine keskindi ki, ortam tartışmayı, bir başka alternatif var mı arayışını gerekli kılıyordu. Kurulu mevcut düzen sorgulanıyor onun bütün aygıtları reddediliyordu.

Avrupa ya da geniş anlamıyla batı dünyası cenderenin dışına deliği 1492 yılıyla birlikte daha da batıya doğru deniz yoluyla yeni kara parçalarını keşfedip, oradaki zenginlikleri kendi kıtasına getirerek açtı. İlkini doğuya yaptığı haçlı seferleri yoluyla gerçekleştirmiş, doğunun bilgeliğini almıştı.

Batı kısa süre içinde aydınlanmasını tamamladı, eski düzeni yıkıp yerine yenisi kurdu. Bunu yaparken de insan aklının ötesinde hiçbir şeye izin vermemeye gayret etti. Materyalizm güçlendi.

Bu sırada coğrafi olarak biraz daha kapalı kalmış, kendi kaynakları ile yaşamaya çalışan Almanya ve Rusya’da olay biraz daha aklın içinde gelişmesini sürdürdü. Güçlü ve bugün felsefeye egemen filozofların bu dönemde buralarda yaşaması bir “rastlantı” değildi.

Kapitalizm insanı feodal bağlarından kurtararak atomik bir yapı haline getirmek istiyordu. Bir taraftan feodal devleti zayıflatırken, ileride kendi kuracağı düzen için altyapı sağlıyordu. Kapitalizmin gücü sermayeden gelir. Bugünün güçlü kapitalist devletleri bu zenginliği başka ülkeleri sömürmek suretiyle elde etmişlerdi. Eğer bugün Dünya Bankası eliyle gerçekleştirdikleri kredilenme ve borçlandırma sistemi geriye doğru işletilirse, bu ülkelerin yıllarca sömürdükleri diğerlerine altından kalkamayacakları bir faizi de ödemeleri gerekirdi. Ama sistem öyle işlemiyor.

Almanya ve Rusya gibi ülkelerin sömürgesizlikleri ve kendi kaynakları ile yaşamaya gayret etmelerinin sıkıntıları bir sonraki yüzyılda çok daha net ortaya çıkacak, Almanya’nın iki dünya savaşına neden olacağı görülecektir.

Osmanlı İmparatorluğunda da farklı bir görünüme bürünen, “batı kapitalizmi gibi güçlü olma, zenginlik özentisi” başka bir “nihilizmi” doğurmuştur.

Nihilizm temelde; hiçbir yere bağlı olmama, her şeyi bilimle açıklama, kurulu düzene hemen her yerde karşı olma, ahlaki değerleri, geleneği tanımama, gerekirse alay etme, sürekli bir yenidünya düzeni ütopyası ile yaşayıp onu da bir türlü cismani hale getirememe gibi bir felsefesi olan akımdı. Rus edebiyatının klasiklerine meraklı olanlar o döneme ışık tutmuş bu yapıtlarda tarif edilen bu akımın çelişkilerini de görürler, derinden yaşarlar.

Dostoyevski’nin Cinler isimli romanı bu yapıyı net olarak ortaya koyar. Rus nihilizmi zaman içinde çok farklı ideolojilerle bir araya gelmiş, sosyalist düşüncenin içinde biraz olsun evcilleşmiş ya da rasyonel hale gelmiştir. Ancak Ekim Devrimi ile kurulan düzenin de insanı mutsuz eden bir diktatörlüğe evrimi de kaçınılmaz olmuştur.

Alman nihilizmi ise faşizme dönüşmüştür.

Çok bire bir olmamakla birlikte İttihat ve Terakki Hareketi’nin temelinde de Osmanlı nihilizmini bulabiliriz. Bu hareket de benzer kaygılardan yola çıkarak kurulu düzene bayrak açmış, hürriyet devrimine giden süreci tetiklemiş, sonunda da ortaya Türkiye’ye miras kalmış olan darbe kültürü çıkmıştır. Darbe kültürünün ne olduğunu araştırmak da bir başka yazının konusudur.

Nihilizm üzerine daha çok şey söyleyebiliriz.

Neden durduk yere “nihilizm” konuşma gereği duyduk?

Nihilizm maddi ayağı çok zayıf, düşünce ve akıl tarafı ise oldukça güçlü bir akımdır. Temelde her düşüncede olduğu gibi iyi niyet bulabiliriz. Kurulu düzeni değiştirmek, sürekli evrimin devam etmesini sağlamak, daha iyi nasıl olur sorusunu sormak kadar insan doğasına uygun başka bir şey daha olamaz, belki de olmamalı demeliyiz.

Bugün Türkiye’de yeni bir nihilizm akımı vardır. Yeni nihilistler gerisini düşünmeden ve fazla da dert etmeden kurulu düzene savaş açmışlardır. Gerisini düşünmeden cümleciğini bilerek seçiyorum, çünkü nihilizmin benim gördüğüm ya da bildiğim pratiğinde bu var. Zaten rasyonel olmayan ya da disiplin altına alınamayan nihilist düşüncenin derdi öyle ya da böyle mevcut ahlaki, siyasi yapı, geleneğin tamamıdır.

Nihilizm yıkıcı bir gücü de içinde barındırır ve yıkmak her zaman daha kolaydır.

Üç-dört yılda büyük bir insan emeği ve düşüncesini, aklını cisimleştirerek yaptığınız bir binayı içi ful yakıt dolu bir uçağın darbesi ile bir saat içinde yerle bir edebilirsiniz.

Türkiye’deki yeni nihilist akımı bir arada tutan şey Türkiye’yi var eden temel bütün değerlere karşı olmaktır. Bu nihilist akımın paydada birleştikleri tek ortak arzu budur; birçoğunun payda tonla fikir ayrılığı, hedefleri farklı olabilir.

Hep unutulan ya da görmezden gelinen bir şey var. Hedeflenen şeyin cazibesine kapılıyoruz. “Zengin” ve “uygar” batı dünyası gibi yaşamak, davranmak, hareket etme isteği. Bu zenginliği de uygarlığı da samimi bulmadığımdan benim için bir cazibe merkezi taşımıyor. Türkiye’nin onların geçtiği yoldan ilerleme gibi bir şansı yok; zaten büyük oranda bu benzetilmeye çalışılan medeniyetin egemenliği altında yaşıyor.

Bugün Amerika Irak’ta ne yapıyor, sorusunun cevabını vermeden batı medeniyeti üzerine bir cazibe hissedemeyiz.

Tarihten alınacak ya da çıkarılacak dersler yoksa o zaman neden tarihe tutunuyoruz? Bundan tam yüzyıl önce meşrutiyetin ilan edildiği Temmuz 1908’dekinden farksız bir altyapı eksikliği ile hareket eden yeni nihilistlerimiz var.

Bunun anlamı saltanatı savunmak, özgürlükten yana olmamak anlamı taşımıyor. Bu mantık fazlasıyla formeldir.

1908 Devrimi Osmanlı’ya neden mutluluk ve huzur getirmedi? Eksik olan şey İttihat ve Terakki’nin yapısı mıydı? Yoksa başa göre şapka durumu mu vardı?

Yüzyıl sonra Türkiye’nin yeni bir kaosa sürükleneceği o romantizminin gerçekliği var mı yok mu onu sorgulamak.

“Bu zaman değilse ne zaman,” sorusunun hemen peşine düşmeyecek kadar bilinçlendik, olgunlaştık.

Reklamlar

Read Full Post »

bir yol hikayesi

Ürgüp’e gittim. Nasıl gittiğimi bile hatırlamayacak kadar küçükken. Benim hala bir köyünde otururdu o zamanlar. Hayatımda ilk kez (ve sanırım başka görmedim) bir köy görmenin heyecanı ve korkusu içindeydim.

Köylüler kayadan bozma evlerde yaşıyorlar. Halam da. Macera gibi. Evin içinde acayip şekiller, resimler duvarlara çizilmiş. Bildiğin tarihi eser. Bir tünel var, evin sahipleri bile sonuna kadar gitmeye cesaret edememiş, upuzun, karanlık bir yol.

Mutfakta tandırları var, taşa oyulmuş, ekmek teknesi de öyle. Millet -artık zaman ne zamansa – taşta hamur yoğururmuş. Bahçe büyük. Her bir bok var. Otun birini tutup çekiyorsun havuç çıkıyor. Hayatımda hiç o kadar şaşırdığımı hatırlamıyorum. Yeşili çek, turuncuya dönsün, olacak iş mi!??

Ortalık yumuşakça bir çeşit taşla dolu. Güven abi dediğim bi herif, beni eğlendirmek için onları çakısıyla düzeltip peri bacası, kedi köpek yapıp dururdu. Keşke saklayacak kadar aklım olsaymış…

Bir gün bindik eşeğin sırtına, yollandık bağa. Eniştemin arkasında eşeğin üstünde gidiyoruz. Eşek sürekli kuyruğunu sallayıp sırtıma vuruyor. Kamçı gibi canımı acıtıyor ama sesimi çıkarmıyordum. Gün yakıyor. Ortalık ışıktan kamaşmış, sapsarı parlıyor tepemde.

Bağa varıyoruz. Üzümlerin yetiştiği ufak ufak ağaçcıklar var. Ellerimizde keskin bıçaklar. Üzümlerin en kökünden bıçağı sallıyorsun. Bir kerede kesiyor. Üzümler bir salkım yakut gibi kalıyor elinde. Ömrümde bir daha öyle üzüm görmedim. Sonra sepetlere yerleştiriyorsun. Atamıyorsun zaten. Özen gösteriyorsun. O bir avuç üzüm öyle güzel ki bozulmasın diye kitap arasına koyduğun otlar kadar özeniyorsun.

Bir de devasa bir örümcek kaldı aklımda. benim elim, senin elinin yarısı eder muhtemelen, o kadar. Gece yatıcam. Perdede asılı bana bakıyor. Feryat figan halamı çağırıyorum. O, bir hamlede atıyor dışarı. Öpüyor anlımdan. Gerisini hatırlamıyorum.

Şimdi düşünüyorum, o insanlar naparmış o zaman. Sabah bağ, akşam bahçe. Anadolunun sıcak ama serin esintili yazları kadının yemenisini sıyırır ayışığında bahçede. Kuru toprak yanık yanık kokar. Şarap açılır, ışık söner sonra.

Herkes uykuya daldığında yıldızlar parlar gökyüzünde. Işıl ışıl şarkı gibi. Sessiz, sakin sabahı bekler.

 

Özge Doğan

__________

isister 

 

Arkadaşım; gir koluma ve dinle :

0302 model Mercedes otobüslere binerdik Trabzona gitmek için, o zamanlar otobüslerin gözleri de insanlar gibi biraz mahsun bakardı, artistlik bi bakıma günahtı…

Aman teker üstü olmasın; oniki saatlik yol teker üstünde kıvrık bacaklarla iyice yorardı… Annem yorulurdu esasında, biz kardeşimle kah bacaklarımızı toplardık kah annemin kucağına yatardık. Geceye alınırdı bilet ve sabah oraya varırdık. Trabzon’a inince köye varmak için kıvrıla kıvrıla tırmanan yarım saatlik bi yol kalırdı geriye. Kızılağaçlıklar kahvesi; köy otobüsü de buraya kadar getirir. Eve varmak için yirmi dakika daha taban tepmek gerekir.
(Bu yolun tam yarısında bi köşk vardır; Kaptan’ın köşkü; yüksek taş duvarlarla ayrılır yoldan, bahçesinde envai çeşit ağaç ve bi yerinde bi yol sağı solu ağaçlarla gizlenmiş; aşıklar yolu. Sanırım aşk gösterilecek değil gizlenecek bi şey ve sanırım insanlar onun için diyorlar, ah nerde o eski aşklar)
Sabahları bi kuş öter orda, ötüşü karakteristiktir, her gelene hoş geldin der sanki, hoş eder insanı. Hava oksijen dolu, etraf yemyeşil, sen şehirlisin derdi o kuş bana ve biz şehirliler mühimdik. Demir bi kapı aralanır, iki katlı taş ev görünür, annanem hep kapıda karşılardı bizi.
(Şimdi burda ve ben onun ilk gözağrısıyım ve hala ciğerim, ciğerim diye seviyor beni).

Köyün adı Zafanoz (yeni bi ad koymuşlar Bulak diye ama Zafanoz yer etmiş), bi üst köyün adı Kavala, Rumtusların, Pontusların izi var bu topraklarda.

İki-üç tane inekleri olurdu annanemlerin ama bir tanesi demirbaştı: Şenay! Tanrım, Buda’ya ilham verenin bi inek olduğuna eminim, o sadece vardır ve vardır. İnekleri otlatmaya götürürdük teyzemle, dedemin fındık bahçelerine; birinin adı Minas, bir diğeri Atom ve ötekine de evinaltı denirdi. Minasta meyve ağaçları bol olurdu, bitiminde iskeleti kalmış taş bi yapı. Elmaları o kadar ekşidir ki tuz dökünce tatlanır, karınca armudu vardır bi de, küçük, sapsarı, hoş kokulu ve olgunlaşmışsa iyice, bi yanağı hafiften kızarmış bi meyve.
Atom’da geniş bi düzlük bulunur, yer yer kayalar, ama çıkıntı değil, toprak bitiyor ve taş başlıyor bi öbek ve onun üstünde yetişen kekikler, dağ kekiği, yaban bi erik ağacı bulunurdu dipte, sapsarı erikler. Beştaş oynardık teyzemle. Şimdi bana sorsalar çocukken bilgisayarla mı oynamak isterdin beştaşla mı, kesinlikle beştaşı seçerdim. Tanrım ne kadar az şey vardı ve ne kadar az can sıkıntısı.

Zafanoz’un Amofta’sı (çileği) meşhurdur. Burada çarşıdan, pazardan aldığın çileklere benzemez. Hani pazar işi aşksa, bu tutkudur. Hanefta vardır bi de. Dağ çileği. Yabanidir, ender bulunur, çok hoş bi tadı ve kokusu vardır. Laf aramızda bi kadından hoşlanınca ona bu ismi hediye ederim, bi de kız çocuklarına. Reçelinden yemelisin, bahse girerim ki en güzel reçellerden biridir. Salatalıklar pütürlüdür, eğri büğrü, domatesler bir boy değildir, ama hakikidir, ve biz şu mühimmatlı şehirliler ne çok kandırılıyoruz bi bilsen. Felsefeyi sebzeden, meyveden, çocuktan öğrenmek gerek, dümdüz ve pürüzsüz bi hakikat aramak yerine pütür arayalım, tat ve koku arayalım derim.

Evin bahçesinde bi elma ağacı vardır, bi dalı salıncak kurmak için uzanmıştır sanki, boş bi çuval iki ipin arasında iki defa katlanır, içine gömülürsün, hamakla salıncak karışımı bi şey.
Keşke tekrar çocukluğuma karışabilsem ya da o bana karışsa. Amacım bu sanırım; karış karış da olsa tekrar oraya varmak!

Tavuklar olurdu ve ahırın, mereğin, siranderin, samanlığın muhtelif yerlerine yumurtlarlardı, çocukken en büyük zevklerimden biri de o gizli noktaları bulmaktı, bi keresinde bi yer keşfettim birikmiş on-onbeş tane yumurta, gerçek bi hazineydi benim için. Ve evet yumurta! Ve evet Özge onun da sahtesini yiyoruz. Sarısı sarı gibi değil turuncu gibi ve evet orada tavuklar bile hakikati yumurtluyorlar.

Elektrik de yoktu çocukken, lüks lambası, o da karanlıktan bi saat sonra söner ve uyku hiç kaçmazdı o zamanlar, gelir usulca koynuna girerdi.

Karpuz bile karpuzdu be, böyle kumlu kumlu, şekerli şekerli…

Çöp yoktu o zamanlar biliyor musun, armudun sapı, üzümün çöpü, onu da inekler yerdi, bi kaç teneke uğrardı, onlar da saksı olurdu.

Fındık; yağ fındığı vardır başı sivri, mincane, kan fındığı (tazeyken kırmızıdır), pikola (cüce fındık)… Kışın sobanın gözünde kavurursun.

Mart, Abril, Kiraz ayı, Orak ayı ve geldik Ağustosa; Fındık ayı. Fındıklar toplanır ama bazıları kurnazdır gizlenmesini iyi bilirler. Ve ganzelise çıkarsın, istediğin bahçede bulduğun senindir.

Fındıklar toplandığında tazedir, onları harmana serersin, kururlar, olurlar. Ve fındık toplarken yapılacak en büyük hata ağzına bir fındık atmaktır, taze fındık eroin gibi bağımlılık yapar.

Akşam olunca ateş böcekleri sarardı etrafı, bi arı vardır, iri, yabani gibidir, renkli mi renkli, sokmadığı söylenir ama hep korkardım. Sinek kuşları; kuşmuydu gerçekten onlar ya da kanat çırpmadan durdukları bi halleri var mı hala bilemiyorum.

Rutubetlidir oralar, ilk geçirdiğin gece nemli, ıslak gelir sana yatak, yorgan, ama ikinci gün sevdirir kendini.

Mustafa abi vardı, annemin kuzeni, fındık ayı bitince, sis çöker, nem çöker, hava bile ıslaktır artık. Bıldırcınların göç mevsimidir. Ama uçarken havada ıslanmışlar, ağırlaşmışlar, çökmüşlerdir fındıklıkların orasına, burasına. Mustafa’nın bi elinde 3-4 metre uzunluğunda bi sopa, sopanın ucunda bi kepçe, diğer elinde lüks lambası dolanırdık fındıklıkları gece gece. Bıldırcınlar ışığı gördükleri zaman 3-5 saniye apışırlar ve lank diye indirirdi Mustafa kepçeyi, maharetliydi, ben kuşları bile göremezken.

O zamanlar bir araba geçti mi yoldan benzin kokusunu duyardın, biraz yolların azizliğinden, e yollar bile pütürlüydü, ama sanırım esas neden havanın saflığıydı.

Oranın çocukları telden araba yaparlardı, araba yerde, bi fındık dalı ve tepesinde direksiyon, o da telden, direksiyonu çevirirsin, arabanın tekerlekleri döner, bi çocuk vardı şenol diye (kaleci şenol kaç çocuğa ismini vermiştir acaba) tır yapardı, otobüs yapardı telden, en son gittiğimde bi okul servisinin şoförüydü, diyolar ya sevdiğin işi yapacaksın diye, şans eseri karşılaştık ve o servise bindim, ve o çocuğu gördüm direksiyonun başında, telden arabasını sürüyordu hala.

Sabah öten kuşun ismini öğrendim şimdi annanemden; önce bi öttüriim bak: cik cik cik cugucugucugu cik cik cik! Mustafacuk kuşu!

Annemin halası vardı yeni bi ev yaptırmışlardı, eski ev arada kullanılırdı, fırınında karayemiş kurutulur, kiraz gibi de üzüm gibi bi sürü, kadınlar o evde yufka açardı, o sıcacık yufkanın içine trabzon tereyağı; nori yosununa sarılmış, hijikiyle marine edilip, porto şarabıyla fermante edilmiş minekop balığına bin basmassa ne oliim.

Böğürtlene mora denir; ve onun tadına bakmak isteyen illaki dikeninin de tadına bakar.

Kusura bakma Ay Tatlısı arkadaşım, senin gibi bütün bütün anlatamadım, nokta nokta geveledim, umarım noktaları birleştirince bi inek ve ineğin peşinden koşan bi çocuk ortaya çıkar…

 

Köksal Erdenoğlu

 

 

 

Read Full Post »

İnişlerim çıkışlarım
O kendimden kaçışlarım
Gidişlerim dönüşlerim
İçimdeki sır
O kısır döngülerim

Şarkılarım sancılarım
Kadınlarım hüsranlarım
Dostluklarım acılarım
İçtiğim su
O pusu duruşlarım

Yarım kalan sevgilerim
Uyanmamış sabahlarım
Perdesiz gecelerim
Paramparça oluşlarım

Yalanlarım yanlışlarım
O arkamdan bakışlarım
Kendime geç kalışlarım
İçtiğim su
O pusu duruşlarım

Yokuşlarım kalışlarım
Umutlarım kaygılarım
İnançlarım gözyaşlarım
Ben miyim bu şarkıdaki satırlarım

 

– Fikret Kızılok

 

Read Full Post »

dostum, göründüğüm gibi değilim. görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.
benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez.
ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.
‘rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. bırak denizimle başbaşa kalayım.
senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. bırak gecemle başbaşa kalayım.
sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi.bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. gene de gülüşümü göresin istemem. bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. oysa ben deliyim. ama gizliyorum deliliğimi. bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.

Halil Cibran

 

(Ruh Kardeşim! Batı’nın nevrotik dediğine, Doğu’da ermiş derler)

Read Full Post »

ask

 

Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk ‘ı soran sizler,
Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.
Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için; kendi kendime cevaplamak istiyorum.
İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir?
Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir?
Baktığım bu görünmeyen, merak ettiğim açıklanamayan, hissettiğim hissedilemeyen şey nedir? Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel, sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum?
Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor.
Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir?
Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir?
Yaşam ‘dan ve Ölüm ‘den, Yaşam ‘dan daha acayip, Ölüm ‘den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir?
Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam ‘ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı?
Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı?
İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz?
Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez?
Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı ‘nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz?
Dün kapısından geçenlere Aşk’ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum. Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi:
‘Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür.’
Yiğit bir genç karşılık verdi:
‘Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar.’
Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi:
‘Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir.
Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler.’
Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki:
‘Aşk Şafak ‘ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır.’
Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi:
‘Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir.’
Bir başkası gülümseyerek açıkladı:
‘Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir.’
Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu:
‘Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir;
yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar.’
Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi:
‘Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır.
Yaşam ‘ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.’
Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi:
‘Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk ‘un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir.’
Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki:
‘Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı.’
Ve böylece Aşk’ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak.
O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum:
‘Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk ‘tır.’
Bunun üzerine tapınağa girdim, sevinçle diz çökerek dua ettim:
‘Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap…
Tanrım beni kutsal ateşine at…’

Halil Cibran

(Ruh Kardeşim; beni takip etme dedi, yanımda yürü!)

 

 

 

Read Full Post »

Eskiden, bir narın ortasında yaşadığım sırada tanelerden birisinin şöyle dediğini duydum: “Bir gün bir ağaç olacağım ve rüzgar dallarımın arasında şarkı söyleyecek ve güneş yapraklarımın üstünde dans edecek ve bütün mevsimler boyunca güçlü ve güzel olacağım.”

Sonra bir başkası konuşup dedi ki: “Ben de senin kadar genç olduğum zamanlar böyle hayaller kurardım, ama artık her şeyi ölçüp tartabiliyorum ve bütün umutlarımın boş olduklarını anladım.”

Ve üçüncü tane konuştu: “Bize böyle güzel gelecek vaad eden hiç bir işaret göremiyorum.”

Ve bir dördüncüsü: “Fakat böyle güzel bir gelecek yoksa hayatımız ne kötü olur!”

Bir beşincisi: “Ne olduğumuzu bile bilmezken niçin ne olacağız diye çekişiyorsunuz?”

Ve yedincisi dedi ki: “Her şeyin ne olacağını biliyorum ama bunu sözcüklere dökemiyorum.”

Sonra sekizinci konuştu ve dokuzuncusu ve sonra daha bir çokları, sonra hepsi birden konuşmaya başladılar ve bir sürü ses arasında hiç bir şey anlayamaz hale geldim.

Ve tam o gün çekirdekleri az ve hemen hemen sessiz olan bir ayvanın içine taşındım.

Halil Cibran

(Ruh Kardeşim; narı sarıya boyadı, ayvayı kırmızıya)

 

 

 

 

 

Read Full Post »

 

Tutku için aşka aşık olmak derler, sonsuz aşk bir güzelliğin kendini sonsuza kadar muhafaza etmesi midir, kim bilir, bu çocuğu gördüğüm zaman onun güzelliğine aşık oldum, Erostu sanki, hatta ötesi, kız mı erkek mi o bile belli değil, aşkın tanrısı bir çocuktu, aşkın aşkı bırakıp ‘aşkın’a yönelmesi felsefeye, tanrıya, böceklere (eğer dünyada herkese eşit oy hakkı olsaydı, böceklerin dediği olurdu, neyseki dünya bir monarşiyle yönetiliyor)… neyse bu aşkın veledine yarımay ismini koydum, Tanrı onu en siyaha ve en beyaza boyasın ama gri yapmasın, uç noktalar, üç noktalar…

oruç aruoba okumuştum,

ateş…

pişiren de… yakan da…

ateşini rüzgarla söndüremezsin, ama bir arkadaştan ilhamla ateş o rüzgarda dansedebilir…

ve ateş külün hafızasıdır… 

gölgemi yakan bir ateş tanıdım…

Read Full Post »

Older Posts »