Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ocak 2012

Casio ka

F R A C T i O N

bahçemde parketmişsin:! Dinle tanrıcık elmayı bana yedirttin, ben düşünüyorum,,, sen aylaklığını bana yükletmişsin, ben sana yükletiyorum, öyle değil mi,,,

kazık attım tanrıya, ben ondan daha aylağım,,, hahaha!

feelozofa karşıt bir imge kullansan hesap makinesi bak cuk olurdu, bir şey daha söyleyeyim kendimi ince ince ayrıntılandıracak kadar da doluyum, keskin zekam tayflardaki derinliği görüyor, ben senden bir kuşak büyüğüm; PC çıkmadan karmaşık hesap makineleri çıkmıştı, bilirsin işte, ilkler uzaylıdır (ben uzaylımıyım, -kendi kulvarımda öyle- çöle koydu tanrı beni, kulvara bak, net tanımlı 180 derece, insan tanımlı, boynunu çevir lum; 270 derece, benimse teknolojiye bile ihtiyacım yok, leb-i derya, deniz gibi, bir bardak suya sığmıyor, o makine ve devamı olan ve şu anda klavyelediğimiz bu şeyler de müthiş, ekonomi diyosun, e radikal bir sürdürülemezliğe bükülmüş bir endüstriyel ve yarı endüsriyel uygarlık, davalüasyon deme bana, yemin ediyorum böğrüm bulanıyor, kirliyim ben (de),,, arınıyorum,,, ve bir ferrarri istiyorum, şehirde bi milyon araba görünce götünüze girsin diyorum,,, krallar binebilir, bir de paşalara,,, paşa gibi adamlara,,, şimdi havari ol, havari taklidi yap ya da tanrı,,,

bilinçli bir varlık DNA’yı anlamaya başlarsa onu öğrenmek hani harbi kutsal bir akış olur sadece, Ra ve Amonu yaratmaya başlıyosun, hayat suyu ve hayat,,, ve o zenginliği de yok ediyoruz-akılsızca, sen de sevmezsin akılsızlığı bilirim,,, diğerine kofti akıl diyorum ben,,, (sanat yapayım hemen, ben bir gün boyunca bir kere yumuşak bir yere basmıyorum uygar şehirlerde, şizoid lan bu,,, ayrışma,,, sonra da ananın kucağını ara dur aşk duraklarında,,,

uf ve fü,,,

naif mi,,,

if mi,,,


if,,,
adam öldürebilirim, benim için öyle bir koşul vardır ki bunu yapabilirim, zihinsel devrim arkadaşlarımızda filizlenmiş, mekanı web5’in içine kaymış öyle görünüyor,,,

bir mesihten işit bunu, hafızasını yitirmemiş bir mesihten, kırklara karışmış, uçmuş bir mesihten; bir çekirdek vardı ve sen ona inanıyordun, onu yaşıyordun yani, bir biçimdi oysa; her fertte de farklı biçimdi, amorfdu, “a’ydı ve morfdu, senin kuşağın heterojendi (küresel aynılaşmaları ironik oldu), özgürlük arayışlarının baskın gelmesini bile anlayabilirim, ama işi teorikte geçmişin bi kısmındaki kokuşmuş, hayatı feci ıskalamış bir söylem üzerinden okumanın anlamı yok, basitçe maraş, sivas katliamı  yapmayacak, yapamayacak ve bu olaylara azami bir tepki verecek, gelenek yaratmış bir kuşak da oldu,,, ahlaken özellikle eski kuşakların doğru olduğu kanısındayım, ben işin teorik kısmını 90larda okumaya başladım (post kanalı) ama daha şunun için bile post-kritiğimle toplumun zihniyeti-yaşantısı farklı, kurtarıcı değil aracıyım ve onbir numara aracıyım(forvet:)), nüfusun 45 milyonu 35 yaşın altındaymış,,, muktedir olmayan bir “lider” olmam lazım,,, arzuları kullanmak serbest, kendi arzularını da,,, herkesin kendi karasuları var, bu kadar hukuk yeter .):)

milenyum bu; arzu kırılması, tanrıyı yaratmayı arzuluyorum,,, bu futuristik bir düş ama,,, bu gece 1 milyar tane tabak yıkandı,,, bu da gerçek .):)

sıkı bir planın var mı dersen,,,
var,,,
hayranlık uyandırarak,,,

iki saat mesela brad pitt olucam,,, fight club,,,
kim brad pitt’i öpmek istemez ki,,,
ben onu öperim valla,,, uzun uzun değil,,,
öptüm demeliyim kadar,,,

ka’yla brad anti-militarizm için öpüştü,,,
abra kabrad,,, prensesim de bir kere öpse bi şey demem, iki katını geçmesin ama:)))

bi de güzel bi bilgi paylaşayım,,, (neo)nihilizm yaşanan dönem(ler)de yeni hakikat söylemi inşa edilmeden, önce sanatta belirir olan biten, sanat bunun damara yayılmasıdır,,, gorkiden anayı okuyabilirsin, ama felsefenin temel ilkelerini tam anlamamışsındır,,,

düşünsene elimin zıttı, karşıtı; elsizlik mi;

vay aq; o;
bak kuantuma geldik işte, shrödingerin eli o sentez işte;

hem var, hem yok,,,

(.(.(

 

yalovada şu jackpotladı açık açık,,,

dv,,, dv,,, dv,,, casino işi,,, yeminle yanyanaydı,,,

arapça da böyle sessiz harfler kullanılarak yazılabiliyor,,,

ben de hemen okudum tabi,,,

seven-seven,,,

dive,,, dive,,, dive,,,

chem brostan acaip bi cümle hep kaldı bende,,, bireyin kendini kazmaya başladığı çağdı: “dig it” your “own” hole,,, bir hayal gücü olarak düşün, hayal edebilme gücü olarak,,, hole to whole,,, do you see: it is a corridor,,,

 

Reklamlar

Read Full Post »

dayanamadım

ateşe

sordum

rüzgar esince

niye kabarırsın

üşüyorum

ondan

(.(.(

Read Full Post »

Gençliği boyunca kendini “devrimci” diye tanımlamaya çalışmış biri olarak, bunca yıl sonra “Devrim nedir?” sorusunu, “Bilmiyorum” diye yanıtlamanın sızısıyla söz alıyorum. Ama kötümser, insanı içine küstüren, hayattan ve devrimden caymış bir sızı değil bu. Ömrü tartmayı öğrenmenin, dünyanın ve insanların sınırlarını görmenin, gerçekliği zamansallığı içinde kavramanın bilgisini de içeren yetişkin bir sızıdan söz ediyorum.

Hayal kırıklığına uğramış bir yerden mi ses veriyorum peki? Ya da gerçeğin incittiği, hayatın boşa çıkarttığı, dünyanın kendini dayattığı bir  yerden? Hayır, öğrendiklerinden, inandıklarından ve yaşadıklarından bir iç gücü edinmiş olanların atlatamadıkları hiçbir yenilginin olamayacağını biliyorum. Her şeyden önce başlangıçlar vaat eden bir olgu olarak devrimci tasavvur, en azından bunu öğretmiş olmalı insanalara.

Bazı okurlar için belki sıkıcı bir yineleme olacaktır, ama gene de bilenlerin hoş görüsüne sığınarak bir kez daha anmak istiyorum: İlk yazılarımdan biri “Devrimci Olmak Üzerine” adını taşır ve 1976 yılında Murat Belge yönetimindeki Birikim dergisinde imzasız olarak yayımlanmıştır. Bu yazı daha sonra yazdıklarımdan bir seçki niteliğindeki Murathan ’95 kitabımda yer aldı. Bugün 2006 yılında, yani tam otuz yıl sonunda aynı dergide, aynı sorunsal üzerine söz alırken, içimde tazeliğini koruyan bir gençlikle ve o yılların hala kurumamış yaralarıyla söz alıyorum. ne de olsa bazı yaralar hiç kapanmıyor.

Ümidini kesmeden sorularını ve yanıtlarını yıllara teslim etmeyi öğrenmiş biri olmanın olgunluğu da var bu seste. Nasıl geçmiş olursa olsun, çoğu kez bir ömrün ya da gençliğin boşa geçtiğini düşünmek insanların çoğuna kederli bir zevk verir. Bu yazıklanmada, ölümlü bir canlı olan insana özgü bir duygu olarak, varlığının ve zamanın geçiciliğini bilmenin yası vardır.

İnsanın çocukluğundan, yeniyetmeliğinden başlayarak toplum içinde bir birey olarak kendini oldurması, yapılandırması yeterince zorken, bir de devrimci olmayı seçmesi, daha iyi bir geleceğe devrim yoluyla inanması, bu inancı başkalarına da paylaştırma arzusu; bir inanç değerine, bir yaşama biçimine, bir ahlaka dönüştürmesi çok daha güç ve yorucu bir süreci kapsar.

Türkiye gibi ülkelerde, solcu olmak, sağcı olmaktan daha zordur. Solcu olmak için çok şey yapmanız gerekir; sağcı olmak içinse neredeyse hiçbir şey. Solcu olmaya karar verdiğinizde, birçok cephede savaş yürütmek zorunda kalırsınız; bu cephelerin en amansızı ise, o güne kadarki öğrenmelerinizi ve ezberlerinizi değiştirmeye çalıştığınız kendi bünyenizdir. İnsan, iyi bir devrimci olmaya çalışırken, “özel mülkiyetin, ailenin ve devletin” öğrettiklerinden bünyesine yerleşmiş ve başa çıkılması gereken zor ve vahşi bir malzeme ile boğuşmak zorunda kalır. Devrimin ilk nesnesi, devrimcinin kendisidir. Kendini başarıyla devirmek için, dünyanın devrilmesinden yardım ve destek umar.

’70’li, ’80’li yılların devrimcileri yalnızca devrimi beklemedi. Aynı zamanda köylülerin kentleşmesini, feodiletinin çözülmesini, Türkiye’nin sanayişleşmesini, işçi sınıfının bilinçlenip örgütlenmesini, zenginlerin burjuvaşlamasını, çelişkilerin keskinleşmesini de bekledi. Devrim dalgasının bütün dünyayı sardığı bir dönemde, diğer ülkelerle birlikte yaşanan ortak sorunlardan payını almakla kalmadı; Doğu-Batı sorunsalına düğümlenmiş bu coğrafyaya özgü sorunlarla da baş etmeye çalıştı. Kendi geçmişi ile kurduğu arızalı ve sorunlu bir ilişkide ağır hafıza problemleriyle yaşayan bir toplum olarak, sadece fraksiyonel bölünmelerin değil, aynı zamanda zihinsel, kültürel, tarihsel bölünmelerin de bedelini ödedi. İlerlemecililik esasına dayanan Batılı toplum modellerinin ve teknolojik gelişme evrelerinin “tarihin trenleri” diye adlandırıldığı aşamalara geç kalmış olmanın getirdiği tarihsel küslük ve güvensizlik içinde kendine uygun devrim modelleri aradı. Bilgiden çok inanca, hatta imana dayanan bir devrimcilik süreci yaşandı. Tüm bu sürecin özeleştirisi, hesaplaşması, kendi iç dinamiklerinin evrilmesi sonucunda bir gereksinim olarak da ortaya çıkmadı; bunun için bile ihtilaller, askeri darbeler, yani dış müdahaleler bekledi. Her türden gözden geçirme, hesaplaşma, zihinsel yenilenme, ancak yenilgiye endeksli “Biz nerede hata yaptık?” sorusu odağında, geleneksel bir toplumun alışkanlıklarına yenildi.

Bugün devrim yeni bir “dil” arıyor, bildiklerimiz kadar bilmediklerimizle de biçimlenen, belki de en önemli belirleyeni “hız” olan çok daha karmaşık bir sürecin içinden söz alıyoruz. Devrimin argümanları, nesneleri, taşıyıcıları değişti; zenginleşti, karmaşıklaştı. Büyük anlatılar döneminin çökmesi diye nitelendirilen bu postmodern çağın kuramsal yelpazesinde yar alan, yapısalcılıktan, yapısöküme çeşitli bilgi disiplinleri, yöntemleri zihinsel dünyamızı kuşatırken, devrim tasavvurunun programına alması gereken konuların, olguların sayısı arttı. Enternasyonal, küreselleşmeyle yer değiştirdi. Eski kazanımlar yitirilmekle kalmadı, sömürgeciliğin, dinin, her çeşit köleleştirmenin toplumsal imgelemdeki simgeleri çağın gerekleriyle güncellenip yenilendi. Teknolojiyle birlikte zulüm de hız kazandı.

Devrim, öncelikle bir tasavvurdur; “şimdiki zamanla” kurulup işletilmeye başlanan bir gelecek tasavvuru… Günümüz insanının tasavvur anlayışı ise, yazık ki, yalnızca bilgisayar oyunu düzeyindeki teknolojik imgelem gücüne kilitlenmiş durumda. Bugün devrimden söz edecekseniz eğer, genetikten, sibernetikten, hatta uzay araştırmalarından da söz etmeniz gerekiyor. Bir gün geleceğini sandığınız gelecek, başka türlü gelmeyeceğini söyledi çünkü.

Oysa o yıllarda yalnızca sınıf savaşına, silahlı mücadeleye, fraksiyonel yarışa kilitlenmiş devrimci hareketler, geleceğin önemli parçası olacak mücadele alanlarını daha küçük gruplara terk etti. Örneğin, ağır sanayileşmeyi, toplumsal ilerlemenin anahtarı olarak kabul edip, her tür sanayileşmeyi kayıtsız koşulsuz kabul ederken, bunun nasıl bir çevre ve doğa katliamına dönüşebileceğini hayal edemiyordu. Bunu ona çevre hareketleri öğretti. Yaygın bir tutum olarak, kadın hakları, cinsiyet ayrımcılığı konusunda ayrı bir mücadele kulvarı açılması, toplumsal ve sınıfsal mücadeleyi zayıflatan bir sapma olarak görülüyordu. Böyle olmadığını feministler öğretti. Temel olarak bir an önce iktidarı ele geçirme hedefleniyordu, ama bir kurum olarak iktidarın doğası tartışılmıyordu; “iktidar”ın kendi başına nasıl bir güç olduğunu, neye dönüşüp nelere mal olabileceğini, yani anarşistlerden öğrenmeyi reddettiklerini zamanla “iktidarlardan” öğrendi. Herkese aş ve işten söz ediliyor, emeğin hakkı savunulurken, “tembellik hakkı”ndan söz edilmiyor, nihai hedefin asıl “boş zaman özgürlüğü”ne ulaşmak olduğu unutuluyordu. Diğer tasavvurları kendi programına katarak güçlendireceğine, belirsiz bir devrim tasavvurunun köreltici ışığında onları karartıyordu. Çünkü devrime ilişkin hayallerde eski dünyanın değerleri ve zihinsel alışkanlıkları kurucu öğeler olmayı sürdürüyordu. Her özgül hak arayışı, kimlik ya da ayrımcılık esası etrafında örgütlenmiş mücadele kampları, devrimci mücadelenin önünü kesen, ona güç ve kan kaybettiren bir sapma olarak görülüyor, her toplumsal sorunun çözümünün zaten devrimde içkin olduğu söylenerek, devrimin sihirli değneğiyle kendiliğinden gerçekleşecek olası mucizelerine kendini kaptırmış kitlesel hülyanın dışında hiçbir hülyaya izin verilmiyordu. aslında dünyanın çoktan konuşmaya başladığı çevreci ve yeşil başkaldırıdan, hayvan haklarına, feminist politikalardan, cinsel devrim savunusuna varasıya birçok konudan mevcut kitleyi saflara kazanmak adına Türkiye gibi birçok ülkede reel politika gereği uzak duruluyordu. Bu çeşit konularda düşünce ve proje geliştirmeyi, haklar savunusunu, çoğu kez sorunlarına sistem içinde çözüm arayan politika dışı gruplara terk etti.

Berlin Duvarı çöktüğünde, elbet de çöken yalnızca bir duvar değildi, ama bugün kapitalist dünyanın, liberal politkaların sözbirliğiyle kabul ettirmeye çalıştığı gibi, devrim de çökmedi. Marx’ın yanıldığını söylemek için belki hala biraz erkendir. “Marx yanıldı mı? sorusunun cevabı, belki de “Hayır, biz yanıldık”tır.

Marx’ın söyledikleri bir tür Nostradamus’un kehaneteleri gibi alındığı için, kehanet günlerini gerçekleştirmesi beklenen tarihin tekerleği sonunda Berlin Duvarı’na tosladı. Aslında belki Berlin Duvarı yıkıldığında değil, örüldüğünde sosyalizm çökmeye başlamıştı. En azından benim gibi dünyadaki bütün duvarların çökmesini isteyenler, Rusya’dakinin, Çin’dekinin bizim istediğimiz gibi bir devrim olmadığını biliyordu. Belki de bu yüzden bize bir şey olmadı. Belki de bu yüzden, devrimin ne olduğunu bilmesek de, ne olmadığını en çok biz biliyoruz.

Geçmişin sağlam çözümlemelerinin ışığında burada sayalabilecek onlarca nedenle bugün “Devrim nedir?” sorusu, bence “Artık devrim nedir?” sorusuna evriltilmelidir.

Ezberlerimizin hızla bozulduğu bir çağda, tüm yaşananları bir elektrik kesintisiymiş, şimdilik karanlıkta oturuyormuşuz da, elektrikler gelince kaldığımız yerden sürdürecekmişiz gibi yaşayamayız. “Büyük anlatıların” en azından “anlatı kaybına” uğradığı bu çağda, değişenlerin ve değişmeyenlerin dökümünü doğru yapmak, yepyeni örgütlenme modelleri sunmak gerek. “Light” türevleri de dahil olmak üzere kapitalizmin ve faşizmin her çeşidi, ellerini ovuşturarak sosyalizmin ve komünizmin bugün için bir enkaz olduğundan, devrimin nesnel koşullarının ortadan kalktığından söz ediyor. eski model devrimlerin nasıl işlemediklerini örnekliyorlar. Belki eski model devrimler öldü, ama yeni model devrimler yok mudur? Bizim kurmaya çalıştığımız sosyalizm sahiden ne kadar sosyalizmdi, ya da devrim hayalimzi ne kadar “devrimciydi” sorularını da beraberinde getiren yüklü bir ödeşme gündemiyle açmak gerekmiyor mu bu kapanmamış hesabı?

 Kendi payıma açıkçası, devrimin “ne” olduğu, “nasıl” olacağı konusunda yeterince donanımlı hissetmiyorum kendimi. daha temkinli bir yerden, yeni öğrenmelerele zenginleşerek söz almaya çalışıyorum. Ama asla kuşku duymadığım bir şey varsa, devrimin hala aynı şiddette bir ihtiyaç olduğudur. Bunun için dünyanın değişenlerine baktığımız kadar, değişmeyenlerine de bakmamız gerekmez mi? Ezen-ezilen ilişkisi mi değişti, sınıflar mı ortadan kalktı, sömürü düzenininin sonuna mı gelindi? Sovyetler Birliği çökünce, Çin kapitalizme geçince, “Emperyalizm” birdenbire “iyi adam” mı oldu? Savaşlar mı bitti dünyada? Silahlanma sona mı erdi? Açlık sorunu mu çözümlendi? Dünya daha iyi bir yer mi oldu? Parametreler değişiyor belki, ama bildiklerimizi, bilmediklerimizi hatta güvensizliklerimizi daha açıkça ve yüksek sesle söylememiz gereken bir dönemim içinden geçtiğimizi düşünüyorum.

Devrimci mücadele belki devrim yapamadı, ama birçok değerli insan, aydın, devrimci kazandırdı bu ülkeye. Kendi adıma bana o günlerden hala onurla sahip çıktığım bir “sol ahlak” kaldı. devrimin, fikri ve ahlaki planda öncelikle bir değerler savunusu, inşaası olduğuna inanan biri olarak, politik olma niteliğimi, şeylerde politik ve sınıfsal olanı görme gücümü koruduğum kanısındayım. İçimde hep bir kuşku taşımakla birlikte bir zamanlar proletaryanın iktidarını savunurken şimdi iktidarın her çeşidine karşı oldum, “Marxizm”in bir bilim olduğunu iddia ettiğim yıllar, Althusser’i keşfettikten sonra geride kaldı. Kendi ülkemin sınırları içinde kalan her hareketin tarihsel ve toplumsal ezberine yenilmesinin kaçınılmaz, tek ülkede yapılan devriminse güdük kalmaya ve gerilemeye mahkum olduğunu anladım. Devrim, hayatın her alanında birden yapılmıyorsa, dünyanın eski yatağına geri çekileceğini biliyordum, doğrulandım. Kendi fraksiyonlarımızın yayın organlarından gelen her işgal, her grev haberiyle ertesi gün devrim olacağını sandığımız toy günler geride kaldı elbet. En azından çok kanallı televizyonların ortaya çıkması, Türkiye’nin benim sandığım yer olmadığını öğretti bana. Buradaki “ben”in salt benim tekilim olmadığı açık. “Devrim nedir?” sorusu, aynı zamanda “Artık biz neyiz?” sorusunu da yedeğinde tuttuğu için, kendi kişisel serüvenimde içkinleşmiş bir kuşağın tarihinden söz almaya çalıştım bu yazıda.

Devrim hala mümkün. İhtiyaç hala mevcut. Yalnızca inadımdan mı söylüyorum bunu? Hayır, yalnızca inadımdan değil, ama devrim biraz da inat işi değil midir? Yoksa, ne bizim tarihi haklı çıkarmamız gerekiyor, ne de tarihin bizi… Yalnızca devrim gerekiyor. Herkes ve her şey için.

Murathan Mungan (Devrim Özel Sayısı – Birikim 2006) 

Read Full Post »

Dinleyin yumurtapiçleri!

Foucault’nun yazıları kurcalandığında onun iktidarın işleyişini ifşa etmek ve toplumsal sorunlara dair tartışmalara derinlik katarak indirgemeci ikili karşıtlıkların ötesindeki farklılıkları da ortaya çıkaran bir etkileşim sürecine katkıda bulunmak dışında entellektüel ve siyasi aktivist için bir işlev daha biçtiğini görebiliriz. Bu işlevi, sesleri duyulmayanların seslerinin duyulur kılınmasına imkan yaratmak; baskı altına alınmış, unutturulmuş, ele geçirilmiş deneyimlerin tekrar hatırlanmasına ve yeniden ortaya çıkmasına olanak sağlamak ve bizlere insanın, devletin ve iktidarın, kısacası halihazırdaki hakikat rejiminin içeriğini sorgulatan, bizleri bunların tanımını yeniden yapmaya zorlayan sınır tecrübelerini ifşa etmek olarak özetleyebiliriz. Tüm bunlar hem halihazırdaki hakikat rejiminin keyfiliğini hem de farklı hakikat rejimlerinin olabilirliğini gözler önüne sererek alternatif tarihlerin ve alternatif yaşantıların, kısacası başka dünyaların varlığını ortaya koyacaklardır. Foucault’nun takipçilerinin akıl hastalarının deneyimlerinden, göçmenlerin bilgisine, mahkumların yaşantılarından, köylü ayaklanmalarının tarihine kadar insanlığın karanlıkta kalmış yönüne yüzlerini çevirmeleri tam da bu yüzdendir. Zira ötekileştirme aracılığı ile akıl hastalarını, mahkumları, eşcinselleri, siyahları, kadınları, azınlıkları dışlayarak normalliğini tesis eden iktidarın egemenliği yine bu sınırda olanların, bu sınır tecrübesini yaşayanların dayatılan kategorik tanımlara sığmayışları, tepkileri, mücadeleleri veya belki sadece varoluşları sayesinde sarsılmaktadır da. Foucault entellektüelin bu noktadaki görevini, aşağıdaki çarpıcı cümlelerle dile getirmektedir:

“Konuşan sayısız öznenin sesleri yankılanmalıdır ve sayılamayacak kadar çok deneyimi konuşturmak gerekir. Konuşan öznenin her zaman aynı olması gerekmez. Sadece felsefenin normatif (norma, kurala bağlı) kelimelerinin çınlaması gerekmez. Her türlü deneyimi konuşturmak, konuşma yeteneğini yitirmiş olanlara, dışlanmışlara, can çekişenlere, ölüme kulak vermek gerekir. Çünkü biz dışarıda bulunuyoruz, oysa ki mücadelelerin karanlık ve yalnız yüzüyle gerçekten karşı karşıya olanlar onlardır. Batı’da yaşayan bir felsefe pratisyeninin görevinin bütün bu seslere kulak vermek olduğu kanısındayım.” (Hakikat ve İktidar)

Direnişin “fark” üzerinden örgütlendiği bu koşullarda entellektüel de bu “farkı” ortaya çıkaran kişi olarak iş görecektir. İktidar kontrol etmeye, kategorize etmeye çalışırken, entellektüel de sınırda olana, sınır tecrübesine, iktidarın kategorize edemediklerine bakacaktır.

“İktidar her yerde, direniş de.”

(((Devrime Karşı İsyan – K. Murat Güney

(((Birikim Dergisi Devrim Özel Sayısı

——— Yumurtapiçi (Podicipediformes)

Read Full Post »

Kaim

kaim

Baba ben iftira etmedim,,,
Baba ben sır ortaya dökmedim,,,
Baba onlar günahlarına gülüyorlardı,,,
Baba onlar acı verecekleri kişinin yüzüne gülüyorlardı,,,
Baba o gün Şeytan önümde secde etmedi,,,
Baba o gün Şeytan yüzüme tükürdü,,,
Baba seni o isyan değil, o tükürük öldürdü,,,
Sonra bir çiçeğin yüzünde gördüm seni,,,
Dostunum dedin bana,,,
Cennette beraber güleceğiz,,,
Cehennemde beraber yanacağız,,,
Dostum dedin,,,
Böylesi daha iyi,,,
Böylesi daha iyi,,,
(.(.(

Read Full Post »

Doğum 14 Haziran 1928
Arjantin
Ölüm 9 Ekim 1967 Bolivya
Eğitim Tıp
Meslek Doktor
İmza

 

Dinleyin Kelaynaklar!

1968 Baharı

Mısır’da 1952’de Hür Subaylar adlı milliyetçi hareketin önde gelenlerinden Cemal Abdül Nasır liderliğinde başlatılan ve krallık yönetiminin yerini 18 Haziran 1953’te cumhuriyet idaresinin almasına “Mısır Devrimi” ya da Cezayir’de Fransa’ya karşı 1954-62 arasında sürdürülen kanlı bağımsızlık savaşına “Cezayir Devrimi” denmesine itiraz edecek değiliz ama 1968 Mayısında Nanterre Üniversitesi’nin işgali ile başlayıp Sorbonne Üniversitesi’nin bahçesinde devam eden ve 10 milyon işçinin genel grevle destek verdiği olaylara “devrim provası” demek kaydıyla! (Bu arada Guy Debord öncülüğündeki Sitüasyonist Enternasyonel’e bir selam sarkıtalım.) O yıllarda üniversitelerin duvarlarında şunlar yazıyordu: “Devrim uğruna kurban olmak zorunda olduğu anda yok olur!”, “Ne tanrıları isterim ne de efendileri!”, “Kahrolsun açlıktan ölmeyeceğimizi garanti edip sıkıntıdan öldüren dünya!”, “Asla Çalışma!”, “Merhametsiz ol!”; her biri bilgece kaleme alınmış ama şunu okumadan geçmeyelim:

“Gündelik hayata dair açık imalarda bulunmadan, aşkın yıkıcı taraflarını, kısıtlamaların reddinin olumlu taraflarını anlamadan, devrim ve tahakküm mücadelesi hakkında ahkam kesenlerin ağızlarını cesetlerle doldur.” (Ruj Lekesi – Greil Marcus)

Biz Devrimi Çok Sevdik – Ayşe Hür

Birikim Dergisi Devrim Özel Sayısı

Read Full Post »

Dinleyin Sürüngenler!

,,,

“Bir yeni devrim, ancak yeni bir bunalımın ardından gelebilir. Ama biri ne kadar kesinse, öteki de o kadar kesindir.”

Karl Marx – Freidrich Engels (Güz – 1850)

ŞUBAT devrimi patlak verdiği zaman, biz hepimiz, koşulları ve devrimci hareketlerin gidişini kavrama bakımından, geçmiş tarihsel deneyimin, özellikle de Fransa deneyiminin büyülü etkisi altındaydık. Genel altüst oluş işareti, 1789’dan bu yana bütün Avrupa’nın tarihine hükmetmiş olan, Fransa’dan başlamamış mıydı bir kez daha? Onun için, 1848 Şubatında Paris’te ilan edilen “sosyal” devrimin niteliği ve gidişi hakkındaki fikirlerimizin, 1789 ve 1830 modellerinin anılarının damgasını taşıması, apaçık, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydi. Ve hele Paris ayaklanması, zafere ulaşan Viyana, Milano ve Berlin ayaklanmalarıyla yankılanınca, Rusya sınırına kadar bütün Avrupa harekete sürüklenince, daha sonra Haziran ayında Paris’te proleterya ile burjuvazi arasında iktidar uğruna ilk büyük savaş verilince, kendi sınıfının zaferi bile bütün ülkelerin burjuvazisini, yeniden, henüz az önce devrilmiş bulunan kralcı-feodal gericiliğin kollarına atılacak kadar sarsınca, biz, o günün koşulları içinde, büyük ve kesin kavganın başlamış olduğundan ve bu kavgayı uzun süreli ve seçeneklerle dolu bir tek devrimci dönemde vermek gerekeceğinden ve bu kavganın ancak proletaryanın kesin zaferiyle sonuçlanacağından hiç bir biçimde kuşkulanmıyorduk.

1849 yenilgisinden sonra geçici hükümetlerin çevresinde toplaşan kaba (vülger) demokrasinin kuruntularını hiç bir biçimde paylaşmıyorduk. Bu demokrasi, “halkın” “zorbalara” karşı, kesin ve artık sonuncu olacak yakın zaferine güveniyordu, biz ise “zorbaların” elenmesinden sonra, tam bu aynı “halk” içinde gizli bulunan uzlaşmaz karşıt öğeler arasındaki uzun bir savaşıma inanıyorduk. Vülger demokrasi, bugünden yarına yeni bir harekete geçme bekliyordu; daha 1850 güzünde, biz, devrimci dönemin hiç değilse birinci diliminin kapandığını, ve yeni bir ekonomik bunalımın patlak vermesine kadar beklenecek bir şey olmadığını açıklıyorduk. Bunun içindir ki, biz, daha sonra, hemen hemen istisnasız, Bismarck’ın zahmetine değer bulduğu ölçüde, Bismarck ile uzlaşan aynı adamlar tarafından devrime ihanet etmiş adamlar olarak aforoz edildik.

Ama tarih bizi de haksız çıkardı, bizim o zamanki görüşümüzün bir yanılsama olduğunu ortaya koydu. Hatta daha da ileri gitti: yalnız bizim zamanki yanılgımızı savurmakla kalmadı, proleteryanın, içinde dövüşmek zorunda olduğu koşulları da baştan aşağı altüst etti. 1848’in savaşım tarzı bugün her bakımdan eskimiş, zamanı geçmiştir ve bu, bu nedenle daha yakından incelenmeye değer bir noktadır.”

(Giriş Yazısı; Freidrich Engels)

FRANSA’DA SINIF SAVAŞIMLARI 1848-1850

KARL MARX

—Özelde Arap Baharı Genelde Dünya Antikapitalist Hareketi için önemli bir hatırlatma olsun iki zehir dedemizden—

not: kardeşlerime Chuck Palahnuik gibi Sürüngenler olarak hitap ediyorum, ruhumuz sürünüyor dostum, bu bi yorum,,,

Read Full Post »

« Newer Posts