Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ağustos 2010

yaprağım ben

suskunlukla ağaçtan kopan

yaprağım ben

dışıma bir ses bıraktım

Reklamlar

Read Full Post »

“Okunmak için yazılmış şiir” sözüne başka bir dilde, bir makalede rastladığımda anlamlandırmakta zorluk çekmiş, dilimden şüphe etmiştim. Oysa çok geçmeyecekti okunmak için şiirin anlamı zerk edecekti usuma. Amerikan edebiyatında messianic tradition adıyla tanı bulan ve yaklaşık olarak Mesihçi gelenek diyebileceğimiz tradisyon, yapıtaşları içerisinde bu “özel” okuma biçimini de barındırmaktaydı. Okuma biçimleri: birçok yazarın her zaman okuyucusuna sunduğu bir pusula olagelmiştir, beraberinde düz bir okuma da yapabilecektir okur, yazar da bilmektedir bunu ama yol/yön de göstermek ister bir taraftan, aslında bu sesin layıkıyla tınlamasına duyduğu istemdir yazarın, pusulalık da buradan gelir, şiirin sesini yitirmesini istemez yazanı, bir o kadar da kendisine ait olmayan bir ahengi barındırmasını da ama gene de bilir ki okur kendi rengini bulaştıracaktır skalaya, sızıyı aza indirgemenin yoludur bu biçim-ler.

— 

Burroughs “Junky”yi Batı kültüründeki bir dönüşümün eşiğindeyken yazdı. Onun junkieleri Bunalım’ın yaratıklarıydı, çoğunun bağımlılığı ABD’de eroin ve kokain satışını yasaklayan 1922 tarihli Harrison Yasası’ndan daha eskiydi. “Junky”de ana karakter yeni nesilden alaycılıkla bahseder: “Görünüşe göre genç hipsterler enerji ve yaşamdan haz alma fakiri. Ot veya junk lafı onları kokain gibi coşturur. Etrafta zıplayıp şöyle derler, ‘Çok fazla! Dostum, hadi alalım! Hadi dumanlanalım!’ Ama tek vuruştan sonra hayatın biberonu yeniden getirmesini bekleyen bir bebek gibi sandalyenin birine çöküverirler.”

Bağımlılar çoğaldıkça ve toplumla daha sıkı bütünleştikçe, kolektif bilincin bağımlılık yaratan doğası da daha dehşetli bir şekilde belirginleşti. Kitlelerin çok biçimli cinsellik takıntıları ve ünlülere tapınmanın işaret ettiği, duygulanımın korkunç ölümü; ayırt edici özelliği, yalnızca ürünlerin değil, onların içine yerleştirilmiş “yaşam tarzları” ve “zihniyet”lerin yapısında bulunan tükenme olan, dürtüye dönüşmüş bir tüketicilikle tamamlanıyor. Ve elbette “Uyuşturucuyla Savaş”ın kendisi, ardı ardına kestiği kolların her birinin kökünden altı tane, on iki tane, otuz altı tane kol çıkarıyor ve hepsine uyuşturucu enjekte ediliyor.

Şüphesiz, Burroughs savaş sonrası dönemi bir Gotterdammerung ve tüm değerlerin sarsıcı bir yeniden değerlendirmesi olarak görüyordu. Kuralsız eğilimleri ve Mandarin zekasıyla Burroughs, 1960’ların gelmekte olan kültürel devrimi karşısında çelişkili bir durumdaydı. Açık bir eşcinsel ve uyuşturucu bağımlısı olarak, mükemmel Orta Batı özgürlükçülüğü ahlaki kurallardan kaçınmasına sebep oluyordu, kişisel eğilimlerine göreyse tatsız bir biçimde sosyalist ve liberallerle yolculuk etmesi gerekiyordu. Burroughs için yeniden değerlendirme hem indirim, hem zam demekti ve onu doğmakta olan karşı kültürün böyle büyük bir simgesi yapan da belki buydu.

Burroughs, Janus yüzlü ve ölümcül derecede sıska bir uşak gibi, vuruş için olduğu kadar kavrayış için de vuruş yapan yeni toplumun öncüsü oluyor. “Junky”nin son paragrafında şöyle yazıyor: “Vuruş, özel bir açıdan görmektir. Vuruş, yaşlanan, tedbirli, dırdırcı, korkmuş bedenin taleplerinden anlık bir kurtuluştur.” Vuruşun, Tanrı yere düştüğünde ve merhamet için yalvardığında kaburgalarına yaptığınız şey olduğunu da ekleyebilirdi.

Gitgide daha değişken olan gerçeklik görüşüyle, Burroughs için hakikat ve kurgunun iç içe geçmesi kaçınılmaz, hayat ve kitabın ayrılması imkansızdı. Şüphesiz, kendisi bunu metafiziğe başvurarak –savunmak değilse de– desteklemeye çalışacaktı ama yarım asır sonra baktığımızda, Burroughs ölmüş, oluşmasına yardım ettiği karşı-kültür poz yapmaya, tişört sloganlarına ve küresel kahve dükkanlarına indirgenmişken, uyuşturucu bağımlılığının tercihe bağlı bir ekleme olmadığını, psikolojik olarak bunların hepsinden önce geldiğini kabul etmenin zamanı. Burroughs’un “Junky”de şunları yazarken son derece samimi ve keskin bakışlı olduğunu anlamanın zamanı; “Junk bir vuruş değildir. Bir yaşam biçimidir.” Burroughs yirminci yüzyıl sonu Batı kaygısının kusursuz bir örneğiydi, tam da bir bağımlı olduğu için. Kendini kandıran, kibirli, narsist ama yine de –kendi rahatsızlığını olmasa da– dünyanın hastalığını ilginç biçimde anlama kabiliyeti olan Burroughs, ruhunu içinde modernitenin obsesif ve kompulsif virüslerinin üretildiği bir tür petri kabı olarak sundu (ve sunmak zorunda kaldı).

Burroughs bağımlılığından hiçbir zaman kurtulamadı ve 1997’de öldüğünde, sentetik uyuşturucu metadon bağımlısıydı. Bence bu nefis bir ironi: toplumsal sınırlamaları reddeden büyük kahraman, aslen Nazi kimyagerler tarafından sentezlenen ve Führer’in şerefine “Dolophine” adı verilen bir uyuşturucuya bağımlı; korkusuz özgürlükçü, Federal Hükümet tarafından eroin bağımlılığının “ilacı” olarak desteklenen, yapay bir Morpheus’un kollarında ölüyor. “Junky”nin önsözünde ve “Çıplak Şölen”in girişinde Burroughs, kendi bağımlılığından geçmişte kalmış bir şey gibi bahseder ama durum bu değildir. Amerika’dan Meksika’ya, Fas’a, Fransa’ya, İngiltere’ye, sonra gerisingeri New York’a, nihayet de Kansas’taki küçük bir şehre giderken Burroughs ya kimyasal bağımlılığının sonuçlarından kaçıyordu ya da arzuladığı uyuşturuculardan sakınmaya çalışıyordu.

Gerçekten de, “Junky”nin (ve Burroughs’un) kederli yanının bu olduğunu düşünüyorum. Bütün metni defalarca okuyabilirsiniz, bağımlılığın gizli bir patoloji olarak, kişi doğrudan kimyasal bağımlılık yaşamadan önce de kişinin içinde var olduğu varsayımını düşünürsünüz ve Burroughs’un sürekli eroin kullanımıyla ilgili söylediği her şey çok mantıklı gelmeye başlar. Ama onu, kendisini aklayan (asla gerçekleşmeyen bir uyuşturucuyu bırakma eylemine dayandırılmış) değerlendirmeleriyle ele aldığımızda, Burroughs’un “Junky”si çağımızın simgesi olan, aşırılığın romantikleştirilmesinin arketipine dönüşür: “Kravatı gevşettim ve damlalık damarıma boşaldı. Kokainin kafası geldi, hoş bir sersemlik ve tansiyon, morfin rahatlatıcı dalgalar halinde vücuduma yayılıyordu. ‘İyi miydi?’ dedi Ike gülümseyerek. ‘Tanrı daha güzel bir şey yarattıysa da kendisine saklamış olmalı,’ dedim.”

Anahtar bir varoluşçu metin olarak “Junky”e dönelim. Bu kitabın modern yabancılaşmanın şeytani bir meseli olarak okunabilmesini mümkün kılan, Burroughs’un kendi bağımlılığının doğasını inkar etmesidir. Burroughs bağımlılığı “bir yaşam biçimi” olarak betimlerken şırıngayı mikroskoba dönüştürür ve böylece yirminci yüzyıl sonu kapitalizmi altındaki insan ruhunu inceler. Alter-egosunun yaşadığı “junk bölgeleri”ne dair tasvirleri, aslında kentsel yabancılaşmayı resmeder. Tıpkı junkın bu bölgelerde “gündüz vakti kalabalık caddedeki bir hayalet” olduğu gibi, junkie karakterleri de –daima “görünmez”, “maddesizleşmiş” ve “kemiksiz” olarak tarif edilirler– “William Lee”nin kendisi gibi, ruh pişirilip boşluğa enjekte edildiğinde geriye kalan bilinçli tortudur.

Konuşuyor ve sürrealizmden daha iyi bir sözcük bulmaya çalışıyoruz. Gündelik gerçekliğin “yazınsal” sürrealizmi aştığı bir zamanda, daha iyi bir terim gerçekten yok. Yani, belki vardır ama henüz kimse onu bulmadı. Süperrealizm? Hiperrealizm? Gerçeksizlik?

— David Meltzer- 1969 San Francisco, Potrero Hill

 

 —

Pollock, eserlerinin rastgele olduğunu düşünenlere cevap olarak “Boyanın akışını kontrol edebiliyorum; tesadüf diye bir şey yok, başlangıç ya da son olmadığı gibi,” diyordu.

Daha öteye gidemiyorsam, bugünün bize dayattığı olanaksızlık yüzündendir bu. Karşıtlık kılgılarının hepten yitmeye yüz tuttuğunu, dizgesel bir karşıtlığın sürdürülemez olduğunu vurgulamak pek yeni bir haber sayılmasa gerek. Adorno’dan Wallerstein’e kadar pek çok ad hep aynı öyküyü anlatmıştır: Varolan dizgeye karşıtlık saydığımız onca şey hiç de göründüğü gibi değildir. Dizgenin tüm karşıtlık kiplerini özümseyip uysallaştırdığı, o olmazsa sönümlemeyi başardığı bir yüzyılda Beat Kuşağı’nı da bir “karşıtlık yordamı” olmaktan çok, bir “açıklık biçimi”, bir “dürüstlük çabası” olarak okumayı yeğliyorum ben. Tanrıdan yüz çevirmeyi başaramayan tek beatnik olan Kerouac bile suçluluk duygusuyla ağulanan ruhuna karşın eşlik etmekte duraksamamıştır söz konusu tutuma. Bu “açıklık” koşulsuz, umarsız, körlemesine bir “özgürlük” arayışıdır kuşkusuz. El yordamıyla bir arayış.

Biz en iyisi bir “karşıtlık yordamı” olmasa da bir “açıklık biçimi” olarak örgütlü kötümserlikle ayakta kalalım. Coşkunun bir esrime nöbeti değil, bir dönüşüm şenliği olduğunu usumuzdan çıkarmayalım. Yazın yüklüğüne dalan incelmiş bir koleksiyoncunun oburluğuyla yaklaşmayalım Beat Kuşağı’na.

beat kuşağının sıkı bir dosyasını içeren yazının tamamı için:

http://undergroundpoetix.wordpress.com/2010/08/12/beat-kusagi-dosyasi-hz-senol-erdogan/

Read Full Post »

Cümleler…

ben intihar etmedim, şehir intihar etti, şehirde tenler, kesik, hepsi kesik,,,

seni öyle sevdim ki bir karınca bildi halimi,,,

nefretim üç gezegen yokeder, öyle,,,

çocukken ay aydı, şimdiyse kel bir tanrı,,,

Sıfır ve bir; işte iki,,,

Sıfırım, dedim, halis-mulis sıfır, saf sıfır, has sıfır, yakışıklı sıfır, birim, dedim, tam

bir,,,

varın ve yokun ne çok hikayesi var, bazılarını su bile anlar,,,

Ne kadar aynıydık ve ne kadar aynı değildik,,,

Hiçten hiçe tutuştum,,,

Şairler biliyorlardı; rüzgar zekidir (ama ben daha zekiyim (yalan!))

Tanrım, ilelebet susmamı istedin, (ve buna sessizliğin yasası dedin) peki öyleyse niye sordun? “söz” mü?

Yaşlı kadın, hayat yüzünü ütülemez ama kafanı ütüler dedi,,,

Bir bukelamun gördüm, simsiyahtı,,,

Hepimiz sadece kendimize bölünen asal sayılarız; bu söz edilmiş olabilir; peki o zaman kapıları zorlayalım, Hepimiz bölünen kendimize sadece asal sayılarız, bir anlama kapı açıldı,,,

Hayata bir olta atarsın, o oltanın ucuna kendini takarsın,,,

Sıfır, toplarken dokunmazdı, ama zaferle çarpardı,,,

Ben bacadan kovardım, o kapıdan girerdi,,,

Sonsuzluğun neresine nokta konur onu arıyorum,,,

Philosophy: My space is bigger Than my world,,,

Düğüm kördüğüm atabilir mi, ne zaman kör olur bir düğüm,,,

Çözümlü bir şey ancak sıçrayarak çözümsüz bir şeye dönüşür, hidrojenin insana sıçraması gibi

düğüm de kördüğüme sıçrar mı,,,

Şu çözümlü dünya,,,

I can see where we are,,,

Rüyamda su seviyesinin altında yaşıyordum,,,

(u.f.o: uygunadım fanteziler alemi, ufa denmeliydi, ufak ufak attın)

My time is almost true,,,

kşa tersten yazılınca bir tür kuş anırması,,,

bakışlarım keskinleşti, tanrı bakışı,,,

Read Full Post »

Her insan bünyesinde iyi veya kötü bir takım içgüdüleri barındırır. Bunlara iyilik yada kötülük de demek mümkün. Önemli olan hangisine göre hareket edeceğidir. Önemli olan seçimdir, önemli olan davranıştır. Peki ilk soru şu: Kötücül bir içgüdüden iyilik doğabilir mi? Neden olmasın? Bu mümkün olabilir… Her daim yasalara ya da ahlaka göre davranma eğilimi besleyen-besletilen insan belki de bu sorunsalı ve onun gücünü içinde tutuyordur! Kötü insan belki de iyidir, ya da iyi insan belki de berbat bir çöküntüdür…

İçselleşirilmiş ve ezberlenen davranışlar hem hayatı örseledi, hem de içgüdüleri… Ön sonuç olarak tanınmaz ve pısırık bir değerler düzlemi yaratıldı. Buna ahlak dendi, bazende gelenek, bazen de günah… Arada kaynayan insan oldu, zavallı ve kötümser insan…

Karar alma ve hayatını elinde tutma yetisini kaybeden insan nasıl bir dünyayı hakeder sizce? İşte asıl soru bu… Yoz ve bir o kadar da aşağılık bir hayatı tercih etti ve bunu kendi elleriyle yaratarak dünyanın en büyük suçunu işledi. Evet bu dünyayı hakketti, bu dünyayı kendine mecbur kıldı… Gülerek, mızmızlanarak ve bazen de ağlayarak tanrısına yalvardı. Peki içgüdüler… Onlara ne oldu, yer yarıldı da içine mi girdiler! İçgüdülerimizi neden terkettik sizce? Cevabı basit; çünkü insan kendisinden her zaman korkacak şekilde yetiştirildi, tıpkı at yetiştiricisinin yaptığı gibi, onu aşağıladı ve kamçıladı. Oysaki kamçı, ahlaktı, kamçı tanrıydı, kamçı kendisiydi. İnsan bu hayatta kendisini kamçılamayı tercih etti. Kendi eliyle kendisine eziyet eden bir acı müridi gibi davrandı. Kısaca, çileci bir ideali benimseyerek ve bunu kendine kader belleyerek kendi mezarını kazdı.

Sonuç: İnsan, tarihin belli dönemleri hariç, hiçbir zaman kendisi gibi olamadı, buna izin verilmedi çünkü kendi varlığına ön şart olarak yine kendi varlığını sundu….Bu da büyük işkencenin diğer bir adıydı… Ben hiç korkmadan ona; “Saflığın ve içgüdülerin ölümü” diyorum.

Can Murat DEMİR

Read Full Post »

O “hava soğuk” diyor; ben “çiy taneleri var” diyorum. Arada fark yok…
 

Read Full Post »

Gökyüzündeki ateş söndürüldü
Mavi sular artık ağlamayacak
Ağaçların dansı durdu
Soğuk rüzgârların getirdiği taze hava artık yok.
Yağmur gökyüzünden damlamayı durdurdu.
Hala neredeyse ölü bir çocuğun damarlarından damlıyor.
Önce nefret, önce soğuk vardı.
Şimdi sadece sunağıyla birlikte karanlık bir mezar taşı var.
Sunak bir yatak gibi hizmet ediyor.
Ebedi uyuyuşun bir yatağı.
İnsanoğlunun uykusundaki rüyalar, avuntunun hayalleridir.
Cehennemin dışında bir kapı, hükümsüz ölümün içinde
Henüz rahatsız edilmedi.
İnsanoğlu uyuyor.
Ve bir gün, mezarlar kilitlenmiş olacak mı?
Ve ruh kendi dünyasına geri dönmeli.
Fakat şu an kayıp, unutulmuş, üzgün bir ruh olarak
Lanetli… Akıldan çıkmayan… Sonsuz…
-Burzum; A Lost Forgotten Sad Spirit-

Read Full Post »

Gombrowicz…

Tümüyle ‘pornografik’ bir toplum olmaya evrildiğimiz bu dönemde ben yine Gombrowicz ile bitirmek istiyorum sözü; orta sınıf ahlâkına ithafen:
“Ama bizim de artık ‘zeki’ ya da ‘kültürlü’ ya da ‘hassas’ olmayı bırakmış ve birdenbire asıllarına dönerek modelleri olmayan karikatürler haline gelmiş yüzlerimizdeki, onlarınkinden daha az küstah olmayan hayasızlık, bu bin başlı vahşi kalabalığın kargaşasına pek de güzel uyuyordu.”
hande öğüt—

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »