Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Kasım 2008

a pillow of winds_Pink Floyd

**

Kimi koşturan
kimi amaçsızca basan ard arda
ayaklar arasında bir minik kuş
havalanır grinin arasından

     

bazen bir yeşile saklı
bazen mavinin üzerinde belli belirsiz salınır
sonra
mavinin üzerinden bir başka maviye kanat açar
izi halka halka yayılır

     

başka bir zaman
kırmızıya bulanmış ayakları
çabalasa da kurtulamaz

      

kalbinin üzerinde bir kuş çırpınırsa
bırak uçsun,
kırmızı aksın bencilce

  

**

Read Full Post »

tam-an-lanmamış şiir

piramitolojik
olaraks
sarkaçıyorum
güneşterle
deviraneyim
(nevrotik tak tik )

uçurumuz umdun

günebakanatlandım

kan adım.

—ke
(zamani; şimdik açı, 21. yüzyılan)

 

Read Full Post »

Su olsam, ateş olsam

Göklerdeki güneş olsam

Konuşmasam taş olsam

Yine de oynar mısın benimle

Susulsam kusur olsam
Ağızdaki küfür olsam
Doğuştan esir olsam
Yine de oynar mısın benimle

Sayılmasam kaç olsam
Toprakdaki güç olsam
Aptal gibi suç olsam
Yine de oynar mısın benimle

Benimle oynar mısın
Benimle oynar mısın

Bülent Ortaçgil—

 

 

Read Full Post »

Ulu -orta

I

düşen bir yaprağa bağladım hayatımı
olsun artık diyorum ne olacaksa
paralı bir asker miyim neyim
ekleyip duruyorum sabahları akşamlara
ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor
gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta
aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim
nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim
hem de mayhoş elma tadında.

sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.

II

kendimi de koysam ayağımın altına
yine de yetişemiyorum ey aşk,
omzunun hizasına.
çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin
nereye konsam geri sayım başlıyor
kurcalıyor beni bir çırağın elleri
ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.

sorma,
üstü açık araba
dünya dediğin.

III

kılpayı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et:
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde
dr şükrü öncüoğlu’ndan üç ayda bir reçete.

sorma,
yangın sönseydi suyla
denizler her akşam böyle yanmazdı.

IV

acıyan bir şeyim ben buradan çok uzaklarda,
ve koskocaman bir hansın sen uğraşma bu çocukla
çünkü nasıl bir şey biliyorum itin taştan korkması
bir yastık arıyorum kuş seslerinden
mühim değil sonrası.

sorma,
siliniyor her şey, hatta uçurtma
takılıp kalıyor göğe.

V

yakar top oynayan melekler gördüm güneşle
ve büyük çiftçiler, dağları biçen
yolundaydı her şey ben bile yolundaydım
ama
kıyıya vardığımda kendimi unuttuğumu anladım
karşı kıyıda.

sorma,
kaldım altında
devirince kitabı.

VI

şiirler söyledim belki duyarsın diye
çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin
sana seslendim durdum bu küçük odadan
acımı duy, sensin pusulam benim
ki dünya
silinmiş bir harita
gibi yabancı bana.

sorma
usulca uzandığında
bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran.

—İbrahim Tenekeci

Read Full Post »

Şiir bulutu…

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım!

 

Ece Ayhan

 

 


bütün seneler beyaz bir kuşmuş
ellerimizden girip
ruhumuzun yokluğunda yıkanırken kaybolmuş

biz belki durmaksızın birbirine açılan
uçurumlara uzun uzun fırlatıldık
belki de sesimizi mezar edinip kıyamet gözleyen
kendini vurmuş dalgaların iskeletine
anlam’a yakalandık
ya da göğe dürülüp sonsuz bir düşmede
kıpırtısız kalış neymiş anladık

—erdoğan kul (kayıp)

 

 

 

 

TAMBURÎ BİR OZAN’NÛ

Ama şimdi tamburası gecenin,
çalınır ölümler -büyüyor Ozan
Sokağı’nda bir ölücü;
bunu kimselerin bilip görmediği
hançer!

“Sesinde cankırığı tünemiş” kuşudur,
vurup kalbini kanla düştüğü kendinin
fotoğrafı O, çekişim Karayer’de;
ağzında karanfiller, aralıkta gökgözü…

nû çiziyor tutuşurlu yıldızlara; gülleyin!

—İbrahim AZAR

 

 

(…)
ey açık renkli ses
ey hayatımın büyük yemini şiir
imkânlar sokağına düşen cinnetim, lütfen kavga!

—Öztürk Uğraş

 

 

 

Read Full Post »

Radikal Siyasetin Geleceği Üzerine

Saul Newman

Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Sydney Üniversitesindeki öğrencilik günlerimde, Troçkizm ile kısa süreli flörtüm boyunca, bu siyasetin bağnazlığıyla çarpılmıştım. Troçkistler, ya da Sosyalist İşçi Parti olarak kendilerini adlandıranlar, hepsi hepsi üç çekirdek üyeden oluşuyorlardı (muhtemelen bugünlerde daha da azlar!). Rutin bir şekilde karşıt hizipler oluşturacak şekilde bölünüyorlar; birbirlerini en sert ifadelerle, revizyonizmle, parti çizgisine ihanetle, Marksizmin gerçek mesajını çarpıtmakla ve başka utanç verici suçlarla itham ediyorlardı. Tüm bunlardaki ironi ise, elbette, Troçkizmin kendisinin, Marksist-Leninizm ile Marksizmi mevcut toplumsal ve ekonomik koşullara uyarlamaya çalışan diğer birçok teorik revizyonun yanı sıra asıl Marksist çizgiden uzun bir sapmalar dizisi içindeki bir başka sapma olmasıdır. Ne var ki bu müdahalelerin her biri, aşmaya yeterli olmadıkları kendi katı teorik sınırlarını dayatmışlardır. Belki de bu, yoldaşlarımın sınıf mücadelesinin merkeziliği, Parti öncülüğü ve -[o dönemde, ç.n.] bir süredir ek yerlerinden ayrılarak çökmekte olan Sovyetler Birliğinin muhafaza edilmesi gereken ‘çarpıtılmış bir işçi devleti’ olduğu nağmesi gibi zamanı geçmiş kavramlara umutsuzca yapışmalarındaki fanatik çabayı açıklar.
Marksist siyasetin otoriterliği, dogmacılığı ve dar kafalılığından ileri gelen hayal kırıklığı, Marksizmin kendisini anarşizm ve postyapısalcı teori vasıtasıyla eleştirmeme yol açtı. Anarşizm devletin merkeziliğini eleştirdiği kadar, Marksizmin ve sosyalist mücadele içindeki diğer grupların da savun­duğu ekonomik belirlenimciliği de eleştirir. Foucault, Derrida, Deleuze ve Lacan gibi postyapısalcı düşünürler, evrensel varsayımları, özsel kimlikleri ve Marksizmin iyi bilinen diyalektik yapılarını sorguladılar. Marksizmin sorunu, siyaseti esas itibariyle yanlış anlamış olmasıdır. Siyasal alan, artık ekonomik kuvvetlerce belirleniyor olarak görülemez -daha ziyade kendi olumsal mantığıyla büyük ölçüde özerk bir alandır. Siyasal mücadeleler bundan böyle basitçe sınıf çatışmaları olarak anlaşılamazlar. Siyasal alan, kimlik, toplumsal cinsiyet, etniklik ve böylece devam eden birçok farklı mücadele yönünde parçalara ayrılmıştır. Kapitalist ekonominin terimleriyle açıklana­mayan hapishane sistemi ve psikiyatrik kurumlardakilere benzer yeni tabi kılma biçimlerinin maskesi düşürülmüştür.

Bu gelişmeler, Sol içinde birçoklarının, Marksizmin başlıca kategorilerini sorunlaştırmasına öncülük etti, özellikle de: sınıf özcülüğü -kapitalizm koşullarında, sanayi proletaryasının bütün toplumu temsil ettiği ve bu nedenle de toplumun devrimci yazgısını gerçekleştirebilecek yegâne sınıf olduğu düşüncesi; ekonomik belirlenimcilik -kapitalist ekonominin tüm toplumsal ve siyasal fenomenleri belirlediği düşüncesi; akılcı ve diyalektik kesinlik tarihin, tüm toplumsal çelişkilerin çözüleceği komünizmde nihai noktasına ulaşacak, akla uygun bir süreç olduğu inancı.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un Hegemonya ve Sosyalist Strateji* kitapları, ilk olarak 1985’te yayınlandı, daha sonraki ikinci baskısında, post-Marksist siyasal teorinin gelişiminde kilit bir müdahale oldu. Laclau ve Mouffe, Marksizmin başlıca kavramlarını sorgulayarak, radikal siyaseti, özcü olmayan, otoriter olmayan ve demokratik biçimlerde yeniden düşünmeye çalıştılar. Ampirik gerçeklik -sanayi sonrası toplumlarda işçi sınıfının daralması, kapitalizmdeki dönüşümler, Marksist-Leninist projelerin acınası hataları, siyasal alanın parçalanması- ve yeni toplumsal hareket­lerin yükselişiyle Marks’ın, toplumun iki karşıt sınıfa doğru kutuplaşacağı ve kapitalizmin kaçınılmaz çöküşüne dair tah­minleri arasındaki açıklık genişledi. Bu bir siyasal sorun ortaya çıkardı -Marksizmin bir siyasal proje olarak başarısızlığının nedeni, acaba siyasetin kendisini genel olarak ihmal edişi ve siyasal olanın ekonomi karşısında ikincil olduğuna dair ısrarı mıydı?

Zamanın siyasal gerçekliklerini hesapla­maktaki yetersizlik, Marksizmin kendi içinde, teori ile gerçeklik arasında hep genişleyen bu açıklığı birleştirmeye kalkışan müdahalelere yol açtı. Gerçekten, Laclau ve Mouffe Marksist düşüncede hiç bir özgün birliğin bulunmadığını gösterdiler -neredeyse Marksizmin tarihinin başlangıcından bu yana, artık ufalanan teorik açıdan gösterişli yapıyı örtbas etmiş ve yamamış olan birçok sentezler ve uzlaşmalar olmuştur. ‘Yapısöküm’ çok yanlış anlaşılmış bir terimdir, oysa bu terim basitçe, toplumsal dünyaya dair anlatımlarımızın kaçınılmaz bir şekilde temelini oluşturan, ne var ki gizlenmiş ve bastırılmış olan birliksizliklerin [disunity], kopuşların ve uzlaşmalıkların üzerindeki örtünün kaldırılmasını tarif eder. Laclau ve Mouffe da, benzer bir yolla, uzlaşmaları, kaymaları, sessizlikleri, mantık boşluklarını, sapmaları ve gizli sesleri, bize ne doğrultuda rehberlik edeceklerini görmek için, Marksizmin sınırları üzerine düşünmemize nasıl imkân vereceklerini görmek için mey­dana çıkarırlar. Bu özgün sentez, ekonomik belirlenimciliğin ve sınıf özcülüğünün dar sınırlarının ötesine gitme ve siyasetin kendine ait bir mantığı ve dinamiği olduğunu kabul etme potansiyeliyle Marksizmde siyasal bir uğrağa işaret etti. Bu hegemonya uğrağıydı. Hegemonya, belirli bir toplumsal gücün -örneğin belirli bir toplumsal sınıfın, grubun ya da siyasal par­tinin- bir bütünü temsil ettiği ya da ‘vekâlet ettiği’, ‘eklemlenmenin apayrı olan siyasal mantığıyla ilgilidir. Marksa göre, kapitalizme karşı mücadelelerin evrenselliğini temsil eden toplumsal güç, elbette ki sanayi kapitalizmindeki konumu ‘bütün toplumun dile düşmüş suçunu’ cisimleştiren proletaryadır.

Bununla birlikte, Marks’tan sonraki Marksistler, proletaryanın sınıfsal {ekonomik) konumu ile siyasal talepleri arasında giderek genişleyen bir açıklık olduğuna işaret ettiler. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca, örneğin, işçiler çabalarını genel olarak sanayi kapitalizminin koşullarının iyileştirilmesine yönlendirdiler -daha iyi ücret ve koşullara yönelik benzeri talepler. Bu da siyasal görüşle sınıfsal konum arasında hiç bir zorunlu ilişki olmadığını gösterdi. Başka şekilde ifade edersek, bunun hegemonik bir ilişki ola­bileceği -yani, farklı siyasal talepler ve toplumsal gruplar ile bu grupların birbirlerini anlama ve temsil etme tarzları arasında senteze dayalı bir eklemlenmeye bağımlı olduğu- giderek açık hale geliyor. Bu ilişki başka bir deyişle, peşinen belirlenmemiş: fakat daha çok siyasal menfaatin dışında gelişmişti ve bütünüyle olumsaldı.

‘Hegemonya’ Marksizmin krizine bir karşılıktı. Ekonomi ile siyaset arasındaki, sınıfsal konum ile siyasal görüş arasındaki boşluk aşikâr hale geldikçe, bu boşluğu sentetik siyasal kurgular yoluyla yamamak yönünde pek çok girişim oldu. Laclau ve Mouffe, sadece ekonomik belirlenimciliği ve sınıf indirgemeciliğinin dar sınırlarına geri dönerek düşüncelerindeki radikal potansiyeli ipotek altına almak amacıyla siyasalın özerkliğini ve toplumsalın olumsallığını geçici olarak nasıl kullandıkları göstermek üzere Kautsky, Plekhanov, Bernstein ve diğerlerinin yaptığı halelerin izini sürdüler.

Ancak, Rus Sosyal demokrasisinden gelen hegemonya kavramının ve Gramsci’nin kolektif irade düşüncesinin dâhil oluşu ile siyasal alan kendi başına [bir alan olarak ç.n] düşünülmeye başlandı. Rus Sosyal Demokratları, Troçki de dâhil, 19. yüzyılda boyunca ve 20. yüzyıl başlarında, Rusya’nın özgül sorunlarına hegemonik bir çözüm önerdiler: ‘birleşik ve eşitsiz gelişme” durumundan dolayı proletarya, burjuvazinin siyasal görevini kendi üstüne almak zorunda kalabilirdi. Lenin bu mantığı burjuvaziyle proletaryanın ortak demokratik hedeflere ulaşmak için birleşebileceklerine dair kendi sınıf ittifakı düşüncesiyle genişletti. Bu her iki konumda da siyasi birliğin bilinçli bir inşası var ki bu bir sınıfın tamamen suni bir şekilde diğer sınıfların talepleri için “vekillik” yapmasını icap ettirir. Bununla birlikte, bu potansiyel olarak radikal yenilikler sonuçta hâlâ sınıf çıkarlarının özgüllüğü üzerindeki ısrar yüzünden sınırlandırılıyordu.

Bununla birlikte, bu müdahaleler, sınıf konumu ile siyasal kimlik arasındaki bağlantıyı aşamalı olarak zayıflattı ve Laclau ve Mouffe’un “eşdeğerlik zincirleri”(chains of equivalence) dedikleri şey yoluyla sınıf kimliklerinin kasten ötesine geçen bir siyasal konumu inşa eden hegemonik mantığın ortaya çıkışını besledi. Toplumdaki farklı gruplarla uzlaşmaz çatışma içindeki otoriter bir yönetimin olduğu bir durum hayal edin, örneğin, işçilerin haklarını ve aynı zamanda öğrencilerin haklarını inkâr eden bir yönetim. Bu Çarlık Rusyası’ndaki duruma benzer. Birbirinden farklı özgül amaçlarına ve kimliklerine karşın, işçilerle öğrenciler arasında, ortak düşmana karsı birleştikleri zaman belirli bir eşdeğerlik oluşabilir. Bu durumda, belirli bir kimlik bu siyasal mücadelenin evrenselliğine ya ‘vekil­lik’ edecek ya da onu somutlaştıracaktır.

Bu hegemonik ilişkideki en önemli şey tamamen olumsal olmasıdır – başkalarına vekâlet eden bir kimlik önceden belirlenemez, bu kimliğin ne olacağına, daha ziyade mücadelenin açık sahasında karar verilir. Başka bir deyişle, -Marx’ın ille de prole­taryada ısrar etmesine karşın- bir ortak konumu ifade etmeyi idare ettiği sürece potansiyel olarak herhangi bir kimlik bu rolü doldurabilir. Dahası bu kimlik bunu ancak geçici bir süre için yerine getirebilir. Bu hegemonik ilişki katılımcılarının kimliğini de değiştirir – eşdeğerlik zincirine bir kez yakalanınca, farklı gruplar kendilerinin mutlak olarak farklı olduğu hissini sürdüremezler, çünkü ortak bir siyasal mücadeleye bağlanmışlardır. Siyaset, -özel­likle de hegemonik siyaset- her zaman tekil­lik (farklılık) ve evrensellik (ortaklık) arasında azaltılamayan bir gerilimdir. Gerçekten, her türlü siyasal kimlik birbirine karşıt olan bu iki mantığın karşılıklı olarak birbirine bulaşmasıdır.

Fakat eğer siyaset herhangi bir sayıdaki farklı kimliğin ve taleplerin kendini geçici olarak siyasal alanda ‘hegemonik hale getirmesine’ hem bu kadar açık hem de belirsiz ise o zaman bugün radikal siyaseti tanımlayan şey nedir? Laclau ve Mouffe’a göre, çağdaş radikal ve sosyalist siyasal mücadeleler, birincisi ve en önemlisi, demokratik mücadeleler olmalıdırlar. Marksizmin otoriterliği ve merkeziyetçiliği, sosyalizmle demokrasi arasındaki yarığı büyüttü. Bu yüzden, Laclau ve Mouffe, çağdaş sosyalist mücadelelerin, şimdiye kadar liberalizm tarafından siyasi alana hapsedilmiş olan demokratik hakları, toplumun genel dönüşümünü hedeflemek üzere diğer toplumsal ve ekonomik alanlara doğru genişletmesinin gerekli olduğunu öne sürerler. Demokrasi bir haklar seferberliğine ve toplumsal tabiyet ilişkilerinin sorgulanmasına imkân verir. Demokratik devrim, örneğin her türlü yeni toplumsal harekete -feminizme, çevreciliğe, siyah ve eşcinsel hakları mücadelesine, devlet otoritesinin yeni biçimlerine ve yaşamın gittikçe artarak metalaştırılmasına karşı mücadelelere -hız vermiştir. Yeni hareketler artık Marksist sınıf mücadelesi kategorisiyle sınırlandırılamaz – buna karşın işçilerine mücadelesi uzun  farklı demokratik hak mücadeleleri dizisinden biri olarak görülmelidir.

Laclau ve Mouffe liberal demokrasiyi açıkça bağırlarına basıyor, sosyalistler için cesur bir hamle. Liberal demokrasinin, eşit haklar ve toplumsal adaletin yanı sıra toplumsal bakış açılarının çeşitliliğine izin vererek özgürlük ve eşitlik arasında zorunlu bir gerilime dayandığını gösteriyorlar. Liberal demokrasinin sorunu içeriğinden ziyade eklemlendiği kapitalizmle olan güç ilişkileridir. Günümüzün -‘liberal demokrat­larının (ki gerçekte neo-liberaldirler) pek çoğunun retoriğine rağmen Burada Laclau ve Mouffe’a tümüyle katılıyorum. Liberal demokrasi kapitalizmle zorunlu bir ilişki içinde değildir. Gerçekten de tarihin göster­diği gibi, konuşma özgürlüğü ve toplantı hakkı gibi liberal demokratik hakların pek çoğu işçilerin sosyalist ve demokratik mücadeleleri yoluyla kazanılmıştır. Dahası Nazilerin yönetimindeki Almanya’da ve Pinochet yönetimi altındaki Şili’de kapitalist ekonomiler baskıcı ve acımasız siyasal rejimlerin yanında işlemeye devam etti. Ee peki neden liberal demokrasiyi kapitalizm­den ayıramıyoruz ve onun kapitalizm için kesinlikle problem olduğunu göremiyoruz? Neden liberal demokratik hakları ekonomik ve toplumsal alanlara doğru genişletemiyoruz? Bu zeminde ekonomik haklar olmadan siyasal hakların teslim edilmesi tümüyle demokrasi-dışı, e peki? Marksizm-Leninizmin yaptığı gibi liberal demokrasiyi elden çıkarmaktan ziyade belki de en radikal konum, liberal demokrasinin mesajını ciddiye alıp onun mantığını öteki alanlara doğru genişletmektir. Bugün Solda olanlar, siyasi kararları teknokratlara terk ederek liberalizmi demokrasiden ayırmaya çalışan neo-liberallere karşı liber­al demokratik miras için mücadele etmeliler.

Sol bugün pek çok meydan okumayla yüz yüze – 1980’lerin neoliberalizmi hem Üçüncü Yolu hem de onun sapkın alt yüzü olan Aşırı Sağı doğurdu. Üçüncü Yol, -Sol ve Sağ arasında mutlu bir ortam olan- ‘Radikal Merkez’ kavramıyla siyasette radikalliği ortadan kaldırmaya çatıştı. Tony Blair’in söz­leriyle, artık sol kanat ve sağ kanat poli­tikalar yoktur, fakat yalnızca iyi ve kötü politikalar vardır. Başka bir deyişle, hükümetin kararları depolitikleştirilmeli, bizler için neyin en iyi olduğunu bildikleri varsayılan ulusal teknokratlara terk edilmelidir. Üçüncü Yol teorisyenleri ideolojilerin sonundan bile bahsetmektedirler, sanki ideoloji akıldışı ve eskiye ait bir şey ve biz sadece ‘iyi hükümet’in işini sürdürmeliyiz. Elbette bu hepimizi daha da şüpheye düşürür – ideolo­jinin ötesine geçtiğini iddia edenler, hemen her zaman tanım gereği bilhassa ideologlardır.

Dahası üçüncü yolun birçok önemli sonucu olmuştur. Her türlü radikal ya da özgürlükçü siyaseti akıldışı, zamansız ve aşırılık olarak yaftalayıp sınırlara iter. Engel tanımayan kapitalist küreselleşmeyi ideolojik şekerle kaplarlar – Üçüncü Yol hükümetleri ‘toplum­sal adalet’ hakkında konuşurlar ve aynı zamanda, özgürlük ve reform adı altında bizlere sattıkları benzeri görülmemiş özelleştirme programlarını ve refah kesinti­lerini yürürlüğe koyarlar. Belki de en ciddisi, Üçüncü Yol politikanın kendisinin etkili bir depolitikleştirilmesidir; demokratik poli­tikalar için yaşamsal olan uzlaşmaz çatışmayı teknokratlarca yönetilen toplum­sal hayat ortadan kaldırırlar.

Aşırı Sağın tehlike işaretleri vererek Avrupa çapında yükselişi siyasalın bu rasyonelleştirilmesine karşı bir tepkidir. Sağı basitçe Faşist politikalara geri düşmek olarak görmek ölümcül bir hata olur. Sözde radikal siyasetin bu kurnaz, yeni şekli, ken­disini bir yandan ‘akılcı’ ve ‘güvenilir’ olarak sunar (ki bu onu elbette daha da tehlikeli kılar), ve öte yandan, ana akım siyasetten duyulan hayal kırıklığının ve küreselleşmeye duyulan tepkinin doğurduğu, buna karşın göçmenleri ve diğer azınlık gruplarını hedef alan akıldışı bir siyasetle beraber gider.

Radikal Sol, Sağa karşı çok fazla siyasi zemin kaybına uğradı ve ırkçılığa karşı liberal bir şekilde elleri titremekten öte, büyük ölçüde uygun bir yanıt oluşturamadı. Burada tehlike altındaki siyasi bölge kapitalist küreselleşmenin kendisidir -küreselleşme, Laclau ve Mouffe’un deyişiyle, Sol ya da Sağ tarafından farklı şekillerde ifade edilebilen bir tür ‘değişken gösterendir’. Solun meydan okuması, kapitalist küreselleşmeye karşı yanıtını açık bir şekilde ifade ederek, Aşırı Sağ tarafından ele geçirilmiş olan küreselleşmenin karşısında direnişin zeminini geri almak olmalıdır.

Küreselleşme, siyaseti açık bir hegemonya bölgesiyle sunar, bu bölgede farklı tabi kılınmış gruplar arasında yeni ‘zincirleri’ inşa edilebilir. Mevcut hegemonik siyasete iyi bir örnek olabilir. Kapitalizm burada radikal gündeme yeniden, ancak yeni bir biçimde girmiştir. Küreselleşme karşıtı hareket, eski Marksist sınıf mücadelesi kategorileri ve hiyerarşik Parti yapıları tarafından zorlanmaktan ziyade farklı grupların merkezsizleşmiş bir koalisyonu ve çevresel yıkım, genetik dönüşüme uğratılmış tahıllar, işyerlerindeki tabiiyet ve cezalandırmalar, şirket açgözlülüğü vb. tahakküm ve sömürünün yeni biçimlerine maruz kalanlarla ilgilidir.

Laclau ve Mouffe’un fark ve eşitlik arasındaki gerilime dayanan spesifik bir evrensellik biçimi olarak- hegemonya kate­gorisi, çağdaş siyasal mücadeleleri yorum­lamak için yenilikçi bir yol sağlar. ‘Eşdeğerlik zincirleri’, ‘uzlaşmaz karşıtlık’ [antagonism], ve ‘eklemlenme’ larticulation) gibi nosyonlar eylemciler ve siyaset teorisyenleri için güçlü analitik araçlardır. Hegemonya etkili şekilde yeni, özcü-olmayan bir siyaset teorisidir, toplumsal alanın radikal olumsallığını ve açıklığını öne sürer. Hegemonya ve Sosyalist Strateji ilk kez ortaya çıktığından beri çok şey değişti, Laclau ve Mouffe bu değişiklikleri yeni bir önsözde tartışıyorlar: Soğuk Savaşın ve Sovyet sisteminin sonu, postmodernlik ve çok kültürlülük gibi yeni paradigmalar ve küresel kapitalizmdeki yeni eğilimler. Buna rağmen, yahut daha ziyade bundan ötürü, bu gelişmeler, belki de bugün öncesinden çok daha anlamlı. Toplumsal, ekonomik ve siyasal alanların parçalara ayrılmasıyla radikal siyaset karşısında yeni meydan oku­malar kendilerini sunuyorlar, yeni yeni tahakküm biçimleri apaçık hale geliyor ve yeni mücadele biçimleri ortaya çıkıyor. Bu tartışmanın birçok boyutu olsa da mesaj görece açık radikal siyaset rasyonalist mantığın, ekonomik ayrıcalıkların ve özsel kimliklerin belirlediği bir girişim olarak görülemez artık; buna karşın mücadele ve uzlaşmaz karşıtlığın, sonuçları olumsal ve önceden belirlenemez olan açık uçlu bir alanı olarak görülmelidir.

Marksist soldan kimileri Hegemonya ve Sosyalist Stratejiyi, ekonomik belirlenimci­lik, diyalektik ve sınıfın merkeziliği gibi kut­sal kavramları fırlatıp attığı için kınadılar, kaldı ki Laclau ve Mouffe bu düşünceleri sorgulayarak sosyalist politikayı, çağdaş mücadelelerle daha ilgile hale getirerek kesinlikle radikalleştirmiştir. Öte yandan Marksizm’in bu eleştirisinden aşırı derecede ümide kapılacaklar yine de, şunu dikkate almalılar: çalışmanın Marksizm’le olan ilişkisi paradoksaldır zira bu çalışma başlıca Marksist kavramların bir eleştirisi ve sorgulaması olsa dahi tam da bu yapıbozum vasıtasıyla Marksizm’in özgürleşimci ve demokratik ruhuna duyduğu inanç bakidir..
Siyahi Dergisi (sayı:3)

 

Read Full Post »

n700504163_133816_3912

     

Modern Yanılsamalar ve Özgürlük Paradoksu

“hayat ağacı yeşildir, teori ise gri” Baudrillard

 

Günümüzün postmodern toplumu katı olan her şeyi buharlaştırmakla kalmadı, emek sermaye, kitle iktidar, özne nesne ve modern aklın üzerinde biçimlendiği tüm düaliteler buharlaşarak modern tarihin çöplüğünde eşelenen kuramsal nesnelere dönüştü .. Aklın iktidarını meşrulaştırma çabasıyla varlık bulan total gelecek mitleri, bireyin dizginsiz özgürlük istenci ve arzuları karşısında son buldu.. Gezegeni politik bır toplama kampına dönüşterme hayalleri, isyanın ve kaosun sıcak kasırgalarına yenik düştü. Kaos özü gereği biçimsizdi ve biçim verilemezdi. Akıl,iktidar,denge, düzen bir imla içinde vücut bulurken; aşk, şiir, isyan, devrim ve özgürlükse imlanın bozulduğu yerlerden fışkırıyordu..Tarih,Toplum ve Tanrı adına konuşanlar, toplumsalın son perdesini oynayan sessiz yığınlar tarafından sonsuza dek aforoz edilmişti.”Kuramlar Sonrası” tüketim toplumunun tükettikçe mutlu(!) olan yitik özneler cennetinin adıydı belkide “postmodern durum”.. Çağın kahramanlara ihtiyacı yoktu.. İnsanlık, ‘parıldayan yıldızlar’ı değil, hep kayan ve kaybolan yıldızları izlemek istiyordu artık..

Mükemmel ya da ideal bir toplum hayalinin insanlık kadar eski olduğu söylenebilir. XIX. yüzyıl modern toplum tasavvuru, hem kendisinden önceki tüm ütopyaların bir devamı hemde bu ütopyaların “pratik aklın” temsilinde bir siyasal erke dönüşme arzusu olduğunu söylemek mümkün.. Adorno ütopya kavramı hakkında piyano başında oturan bir çocuk örneği verir; bu çocuk daha önceden hiç duyulmamış bir akor aramaktadır.Aslında bu akor her daim oradadır,zira olası kombinasyonlar sınırlıdır ve tümü de piyano tuşları üzerinde örtük olarak bulunmaktadır. Belki de yapılması gereken, piyanoya yeniden bakmak ve gerçekten yeni olanı istemekti. Modern ütopya yeni olanı istemek cesaretini, burjuva ve proleter devrimleriyle göstermişti üstelik.. Aklın(!) klavuzlugunda her idealin toplumsal bır proje olarak hayat bulma şansı vardı ve bu doğrultuda kitleler, kurtarıcı öncülerinden desteğini esirgemeyicekti.. Tarihin öznesi birey’di ve tanrı bir daha yeryüzüne inmeyecek şekilde gökyüzüne gönderilmişti.. Modernizm, genel ve toplumsal düzeyde aydınlanma ilkelerini temel alan toplumsal projenin adıdır.Felsefi gücünü 18.yüzyıl Aydınlanma felsefesi’nden alan Modernite, Akıl’ı ve İnsan’ı merkezi nosyonlar olarak belirler, toplumsal yaşamı rasyonalize eder, Din’i toplumsal yaşamda geriletir, laisizmi ilke olarak benimser, özgürleşmeyi ilkeleştirir. Öznenin ve özgürlük fikrinin yaygınlaşıp güçlenmesi,ve bunların tüm siyasal ve felsefi düşüncenin merkezi durumuna gelmesiyle anlamını bulur. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Modernizm, aydınlanma düşüncesini temel alır. İlerlemeye inanır. Akıl ve bilimi ilerlemenin aracı ya da silahi olarak görür. Nesnel, evrensel ve geçerli bilginin akıl ve deney yoluyla edinilebilir olduğuna yönelik kesin bir epistemolojik konuma sahiptir ve bu düşünce bütün modernist öğretilerde sabit noktadır. Modernizm bu halde, her tür öğretiye dayanak olacak olan bir epistemolojik ve tarihsel bilinç zeminidir.

Kısacası modern bilimin temel amacı Weber’in tabiriyle dünyayı büyülü bir yer olmaktan çıkatmaktı diyebiliz..

 

“Aydınlanma dönemi olarak nitelendirilen süreç, Avrupa kültürünün 18. yüzyılda kaydettiği dönüşümleri genel bir oluşum projesi olarak tanımlayan bir sürecin adıdır aynı zamanda..Bütün aydınlanma tanımlamalarındaki ortak vurgu, despotizmin karanlığından rasyonel bilginin aydınlığına geçiştir.. Aydınlanma, aydınlatma gereklılıgını de beraberinde taşıyan bir süreç oldu daima.. Eski Rejim, değişmez bir dünya algılamakta, egemenliğin kaynağını da Tanrıda görmektedir. Kader, her şeye egemendir. Birey yoktur, cemaat vardır. İnsanlar, ancak doğumdan mensup oldukları cemaatin içinde varlık ve kimlik kazanabilirler. Bu düzende bilim de yoktur, çünkü evrenin sırları Tanrı tarafından, onun seçtiği bazı kişilere ifşa edilmektedir,o zaman bilgi ancak, bu kişilerin yazdıklarını okuyarak edinilebilir. Aydınlanmanın en büyük özelliklerinden biri de,dinin dogmalarını reddederek, her şeyi doğa parantezine almasıdır.. Yani doğal hukuk, doğanın yasaları, doğal düzen, doğanın egemenliği, doğal haklar, doğal ekonomi, doğa durumu gibi.. Aydınlanma, dünyanın düzenli, anlaşılabilir ve akla uygun olduğuna inanır. Hiçbir sihirsel, efsanevi veya gizemli yanı olmayan dünyanın sırları da yoktur, sadece insanın henüz bilemediği, bulamadığı, ama bileceği ve bulacağı yasaları vardır”.

Pozıtıf bilimlerin temel düşünce referansı olması ve aklın kutsanması zamanla bılginin birey üzerinde seküler bir otoriteye dönüşmesinin zeminini besleyen mihenk taşı olacaktır.. Ruhban sınıfının yerini bir nevi “seküler rahipler” dolduracaktır.. Kilisenin ve ona bağlı olan üniversitenin dışında alternatif ve görece bağımsız bilgi odaklarının oluşması aydınlanmanın en büyük kazanımı olarak görülsede, zamanla her söylem kendi bilgi cemaatini ve kurumlaşmasını yaratacaktır.. Her paradigma, mutlaklaştırılan avrupa merkezci evrensel(!) düşünce referanslarının imbiğinden ve onayından geçerek ancak meşru bir kimlik kazanabilirdi. Modern batılının gözü (bakışı) çağın ufkuydu.. Sömürgeci politikalar,emperyalist kıyımlar bile modern dünyanın geri kalmış barbar ulusların(!) üretim güçlerini geliştirmesi şeklinde teorize etmek, “araçsal aklın” ilerlemeci tarih rotası adına gerekli gördüğü ve meşruluk kazandırdığı sicili bozuk siyaset(marksist ekonomi) diline ivme kattı.. Her karşı çıkış, aydınlanma mantıgının verili dili ve ufku içinde eriyerek, farklı ıktidar lehçelerine evrilmenin kaçınılmaz yazgısını paylaştı..Aydınlanmanın belirleyici düşünce dizgeleri olan; Endüstriyel üretimin zorunluluğu, Siyasal erkin zaptedılmesi, Temsili demokrasi, Aşamalı toplumsal gelişim, Eşitlık,İnsan dogasının hümanist yorumu, tarihin sürekli ileriye doğru evrildiği miti az çok tüm karşı çıkışların özünü belirleyen aşılması zor ve her seferinde toslanan bir tarihi bariyere dönüştü..

Aydınlanmanın haşarı çocuklarının (Marx, Nietzche,Foucault, Freud,Bakunin vb..) aydınlanma dliyle verili tarihe ve topluma yönelik geliştirdikleri itirazların “uygar dünyanın” göreceli hoşnutsuzlukları olarak görülmesinin altında yatan neden belkide, ortak örülmüş bu zihniyet dünyasının aşılmazlığına duyulan sarsılmaz inançtı..

 

Modern Çıkmazlar ve Eleştirel Söylemler:

Günümüz dünyası; toptan kurtuluş projelerinin terkedildiği, farklı kültürel,etnik,cinsel ve grup kimliklerinin kendini yeniden inşa ederek kamusal alanda yanyana boy gösterdikleri ancak birbirlerinin içinde erimeden (özerk) organize oldukları, postmodern bir siyasal yönelişin içinden tüm muhalif renklerin aynı anda aktığı bir eşiği imliyor..

Anti-hiyeraşik,anti-otoriter, öncü güçlerin ve liderlerin varlığını dıştalayan dolayımsız örgütlenme modellerine tanık olduğumuz bir süreç işliyor artık..Postmodern siyaset genel çerçevede “Büyük anlatılara”, “Büyük projelere”, “Büyük ilkelere” itirazdır ve bunların olanaksızlığı iddiasıdır.” Politik düzlemde Makro siyaset modeli Mikro siyaset anlayışıyla, Majör olan Minör olan ile yer değiştirir. Belirsizliğin, kesinsizliğin ve olumsallığın bastirildiği, yoksayildığı, gözardı edildiği zihniyet biçimine itiraz eden postmodern düsünce, etik ve siyasaya ilişkin olarak bunları yeniden devreye sokan bir düsünüş biçimi temellendirmeye yönelir. Postmodern söylemde artık önemli olan daha döğru bilginin araştırılması değil, bizzat doğruluk kategorisinin yerinden edilmesi ve işleyiş mekanizmalarının deşifrasyonu sözkonusudur.Böylece yeni doğruların oluşturulmasından daha çok(bu da yapılmakla birlikte) doğruların çoğullaştırılması hedeflenir. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler, modenitede doruğuna çıkan akılcı argümantasyon yapıları artık geçerliliğını yitirmiştir ya da en azından eski geçerliliğini sürdüremeyecek bir konuma gelmiştir.

Postmodern siyaseti karakterize eden temel unsurlardan biride, toplumsal sorunları önem derecesine göre hiyeraşize eden ve belli siyasal özne veya öznelere merkezi rol biçen total söylemlerin reddi olmasıdır..Bu siyasal tahayyülde,işçi sınıfı artık radikal siyasal öznelliğin kendisi yoluyla tanımlandığı merkezi kategori değildir. Dahası çağdaş siyasal mücadeleler artık kapitalizme karşı mücadele ile belirlenmiyor, yeni tahakküm alanlarına işaret edip yeni uzlaşmaz karşıtlık arenalarının (ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, ekolojik tahribat, özelleştirme, işyerindeki gözetim, bürokratikleşme, vs.) altını çiziyorlar, özetle bu yeni toplumsal hareketler, marksist paradigmanın sandığı gibi sırf ekonomik sömürüye karşı değil, her şeyden önce tahakküme karşı savaşımlardır.

1970’lerden itibaren modernlik eleştirilirken, başat söylem “farklılığın”, eşitlikten daha önemli olduğunun vurgulanması oldu. Altı iyice oyulan cazibesini yitiren evrensel eşitliğe dayalı özgürlük anlayışının yerini bir nevi “kimlikler savaşı” almaya başladı. Kültürel kimlikler, cinsel kimlikler, etnik kimlikler, siyasetin önde gelen temaları oldular. Tikellik evrenselliğin önüne geçti. Kimi yerde çokkültürlülük, kimi yerde kozmopolitizme karşı mücadele, kimi yerde ise yabancı düşmanlığı veya benmerkezli bir kültürel-etnik duruş biçiminde tezahür eden tikellik, evrensel eşitlikçiliğin karşısına hemen her yerde kültürel kimliğin üstünlüğü fikrini öne çıkardı. Kimlik politikaları, yeni dönemin siyasal çekim merkezi olmaya başladılar. Ayrıca son zamanlara damgasına vuran küreselleşme-karşıtı hareketi, aydınlanmanın akılcı ve ahlaki üstanlatılarına karşı pratik ve radikal bir meydan okuma olarak değerlendirmek mümkün.. Bu küresel yoksullar ve ötelenenler hareketi, klasik sol örgütlenme -eylem çizgisinden oldukça uzak bir görüntü sergilemekte. Açık bir yörünge yada siyasal bir programa sahip olmayan hareket, çoğul kimliklerin birlikte dokuduğu , “başka bir dünya mümkün” ün açık uçlu radikal siyaset sunumudur.. Peki ne olduda devrimler çağının en su geçirmez yönelimi olan marksizm, alternatif odak olmanın siyasal cazibesini yitirdi sorusu, küreselleşme karşıtı hareketin örgütlenme modelinde ve taleplerınde cevabını kısmen buldu diye düşünüyorum.. Dogu Bloğu olarak adlandırılan ülkelerdeki devletçi sosyalist yapıların çöküşünün kitlelerın umutlarının çöküşünü hızlandırması, marksizmin modernitenin ilerlemeci, hümanist, ekonomik merkezli,özcü siyasal nosyonlarının sadık bir evladı olarak kalma ısrarı, anarşizmin lehine işleyen parametreler oldu.. Post-marksistlerin, toplumsal donukluğa cevap olma gayretiyle marksizmi her teorik kriz dönemlerinde yeniden tanımlama girişimleri marksizmi, anarşizme biraz daha yakınlaştırmaya yaradı sadece.. Modern sol insanı merkeze alan, onun ihtiyaçlarını birinci öncelik olarak gören, insanın emeğin toplumsal örgütlenmesiyle doğayı dönüştürmesi sonucu göreli bir refah elde etmesini amaç edinen ve tüm bunları akıl dışı olan kapitalizmden daha iyi yapma iddiasında bulunan bir siyasal tahayyüldür.. Emeğin ve üretimin kutsandığı, her türlü iktidar ilişkisinin kökenlerinin sınıfsal eşitsizliklerde arandığı, insanın emeği özgürleştirmeden özgür olmasının imkansız oldugunu hatta insanın kendisini gerçekleştirmesinin ve insan olmasının doğayı dönüştürmesinden geçtiği tezleri temelinde varlık oluşturan marksist solun, çağın kemirici problematikleri altında ezildiğini söylemek mümkün..Neo marksist Adorno, Marks dünyayı dev bir atölyeye dönüştürmek istıyor derken üretimin birey üzerindeki tahakkümüne ve ekolojik yaşam dengesinin marksist özle uyuşmayacak yönlerine dikkat çekmek istiyordu belkide.. Marks için devrim bir üretim tarzından bir başka üretim tarzına geçişti. Ve kapitalizm yaptıkları ile sosyalizmin yolunu açıyordu. Çünkü kapitalizm yarattığı üretimsel devrimle komünist toplumda her kesin yaşamını sürdürmek için çalışma sorununu aşacak bir zemin hazırlıyordu..İnsanın herşeyin ölçüsü, varlıksal merkez, evrimsel düğüm noktası vb.hümanist tanımların, bireyin yeryüzünün efendisi veya tanrısı olma saiklerini kışkırtan ve sonucunda toplumsal ve ekolojik felaketlerle süregelen bir uygarlık tarihinin temel taşlarını döşeyen nosyonlar olmuştur..Özellikle sanayi üretiminin dogayla ve doğal yaşamla olan sorunsallığına cevap üretmeyen bir özgürlük söyleminin veya hareketin kitlesel bir güç olma olasılığı iyice zayıflamış durumda..Gezegenin gittikçe küresel bir çöplüğe dönüşme tehlikesi bütün insan merkezli, hümanist modern argümanların radikal bir şekilde sorgulanmasınıda beraberinde getirdi..”İnsanlık doğaya hükmettikçe, insan öteki insanlara ya da kendi lanetine köle oluyor” diyen marx aynı zamanda kapitalist sanayi gelişimini özgürlük potansiyellerinin çoğalması olarak ta görebiliyordu.

Modern dünya aynı zamanda bir paradokslar dünyasıydı, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayat sürdürmek demekti. Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vadeden, ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama paradoksal bir birliktir bu; bölünmüşlüğün birliğidir.Modern hayatın girdabı pek çok kaynaktan beslenegelmiştir; fiziksel bilimlerde gerçekleşen, evrene ve onun içindeki yerimize dair düşüncelerimizi değiştiren büyük keşifler; bilimsel bilgiyi teknolojiye dönüştüren, yeni insan ortamları yaratıp eskilerini yokeden, hayatın tüm temposunu hızlandıran, yeni tekelci iktidar ve sınıf mücadelesi biçimleri yaratan sanayileşme; milyonlarca insanı atalarından kalma doğal çevrelerinden koparıp dünyanın bir başka ucuna yeni hayatlara sürükleyen muazzam demografik alt üst oluşlar; hızlı ve çoğu kez sarsıntılı kentleşme; dinamik bir gelişme içinde birbirinden çok farklı insanları ve toplumları birbirlerine bağlayan, kapsayan kitle iletişim sistemleri; yapı ve işleyiş açısından bürokratik diye tanımlanan, her an güçlerini daha da artırmak için çabalayan ve gitgide güçlenen ulus-devletler; siyasal ve ekonomik alandaki egemenlere karşı direnen, kendi hayatları üzerinde biraz olsun denetim sağlayabilmek için didinen insanların kitlesel toplumsal hareketleri; son olarak, keskin dalgalanmalar içindeki kapitalist dünya pazarı… Yirminci yüzyılda bu girdabı doğuran ve onu sürekli bir oluş halinde yaşatan süreçler, modernleşme tarihinin ayrılmaz ve sürekli bir karşıtlık içinde beslenen olgularının adı oldu..

Max Weber’e göre,modern toplum bir kafes olmakla kalmaz, içindeki insanlar da o kafesin parmaklıklarınca biçimlendirilir.

Modernlik, geçmişten öylesine koparılmış ve habire, öylesine baş döndürücü bir hızla koşuyorki, kök salamıyor; bir günden ertesine ayakta kalabilmekle yetiniyor; başlangıcına dönemiyor ve böylelikle yenilenme gücünü bulamıyor, büyük, geniş manzaralar uçurumlara her an dönüşebiliyor. Modern hayatın en temel gerçeklerinden biri şu ki bugün hepimiz uzun saçlı bebeleriz. Kant’ın beklediği reşit olma eşiğini bir türlü aşamadık..Kişisel ve toplumsal yaşamı bir girdap deneyimi gibi yaşamak, insanın kendini ve dünyasını sürekli bir çözülüş, yenilenme, sıkıntı, kaygı, belirsizlik ve çelişki içinde bulması demektir.Kısaca katı olan her şeyin eriyip havaya karıştığı bir evrenin parçaları olmak.

Öte yandan modern birey olmak, insanın kendini bu girdabın içinde bile bir şekilde evinde hissetmeyi başarması, bu girdabın ritimlerini özümsemesi; bu girdabın akıntıları arasında, mahvedici akışının ortaya çıkmasına izin verdiği gerçeklik, güzellik, özgürlük ve adalet potansiyelleri arasında dolaşmak demektir..

Modernizm baştan çıkarıcı bir dünyayı selamlamaktır aynı zamanda.. İktidar tarafından sürekli kışkırtılan fakat nihai doyumun imkansız olduğu devasa bir gösteri dünyasının edilgen figürleriyiz. İktidarın yeni metası “arzunun karanlık nesnesi”dir..Kadının cinsel ve politik özgürleşmesindeki tuzak, tam da kadınları kadın olduklarına inandırmak oldu. Herkes diğerine kurduğu tuzakla yaşiyor.İktidarın her alana ve söyleme sızan zehiri, arzulayan özneler üretmek temelinde hayat buluyor.

Modern tüketim toplumunu en iyi analiz eden kuramcılardan biri olan Baudrillard’a kulak kabartmakta fayda var..”Cinsel beden günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkum edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir..Hepimiz trasn-seksüeliz; çünkü potansiyel olarak değişebilir biyolojik yaratıklarız. Bununla birlikte, biyolojik bir süreç de değil bu; hepimiz simgesel olarak trans-seksüeliz. Hepimiz bilinemezciyiz ya da sanatın veya cinselliğin travestileriyiz. Ne estetik ne de cinsel bir inancımız var, ama hala bunlara sahip olmayı öğretiyoruz.Aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık; görüntü… her kişi kendi görüntüsünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil, görülüyorum, bir imajım, bak bana, bak! Narsizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.” Dünya çılgın bir seyir aldığına göre biz de bu dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz artık. Özgürlüğün tüketim standartlarıyla ölçüldüğü, eşitlikten hukuk önündeki eşit savunma haklarının anlaşıldıgı ve bireysel varoluşun iktidarca empoze edilen ve tüketilen hijyenik alt- kültürlerin temsili olduğu bir çağın radikal bir sorgulanışı, bu boğuntu veya laberintten çıkış kapıları yaratabilir.. Her şeyin kopya edildiği ve “miş” gibi yapmanın yeterli olduğu bir boğuntunun sarmalındayız.. “Artık yalnızca orji ve özgürleşme simülasyonu yapmak, hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi görünmek geliyor elimizden; oysa gerçekte boşlukta hızlanıyoruz, çünkü özgürleşmenin tüm hedeflerini çoktan ardımızda bıraktık.Özgür kalan şeyler sonu gelmez biçimde birbirinin yerine geçmeye ve böylelikle gitgide artan belirsizliğe ve şüphelilik ilkesine mahkumdurlar. Artık hiçbir şey, Tanrı bile sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon salgını yoluyla yok oluyor. Bu artık bir ölümcül yok olma biçimi değil, fraktal bir dağılma biçimidir.” (fraktal: Kar tanesi gibi parçalandıkça benzer motifler sergileyen doğal nesnelere verilen ad)

 

Gerçekten yansıyan bir şey yok artık,değerler alanında devrim yok; değerler birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanıyor. Modernliğin görkemli ilerleyişi tüm değerlerde hayal ettiğimiz değişime yol açmadı; değerlerin birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanmasına yol açtı ki, bunun sonucu bizim için tam bir kafa karışıklığı oldu. Cinsel, politik ya da estetik alanda belirleyici bir ilkeyi kavramamız artık olanaksızdır. Sanat da modern zamanların estetik ütopyası uyarınca kendini aşıp, ideal yaşam biçimi haline gelmeyi başaramadı. Sanat kendini aşkın bir ideallik haline getiremedi ve gündelik yaşamın genel estetikleştirilmesi içinde dağıldı, görüntülerin katıksız dolaşımı uğruna sıradanlığın trans-estetiği içinde yok oldu… Sanatın her yerde çoğaldığını görüyoruz. Sanat üzerine söylem ise daha da hızlı çoğalmaktadır. Ama sanatın ruhu yok oldu.

Ticaretin maddi kurallarının bile değiştiği bir süreci yaşıyoruz, reklamlar, medya ve görüntüler aracılığıyla her şey bir gösterge sanayisine dönüşmüş durumda. En marjinal en sıradan veya en müstehcen şey bile estetikleşiyor, kültürelleşiyor. Her şey söyleniyor, her şey ifade ediliyor, her şey bir gösterge gücüne ya da tavrına bürünüyor.”Marksist düşünce özne/nesne, birey/toplum gibi karşıtlıkların komünist toplumda aşılacağını öne sürmekteydi. “Post-modern” tüketim toplumu olumsuz anlamda bu karşıtlıkları kendi içinde “çözdü”. Artık nesne karşısında bir mesafe, eleştirel bir gerilim taşımayan, ruhuyla ve bedeniyle bir tüketim makinasına dönüşen özne, standardize edilmiş tüketim nesnelerinden oluşan dünyayla uyum içine girmiştir.”Ötekinin kökünü kazımak için girişilmiş olan her şey ötekinin yok edilemezliğini, yani ötekiliğin sürüp giden kaçınılmazlığını kanıtlıyor..”Yadsınan tüm ötekilik hayaleti kendi kendini yıkan bir süreç olarak diriliyor. Bu da kötülüğün şeffaflığıdır” İnsanlığı birleştirme amacı, farklılığı birleştirme amacı, her yerde açmazdadır ve bu açmaz, tamda modern evrensellik kavramının açmazıdır.Tüm diğer kültürlerin bozulmasıyla ve üşüşmesiyle örtüşen eklektik kültürümüzde kabul edilmeyecek hiçbir şey yok artık ve her kültürel koda sınırsız bir hoşgürü var..”Her şeyi toptan reddetmenin alerjik çekiciliği, yavaşça zehirleme, yavaşça aşırı besleme, hoşgörü, güçbirliği ve anlaşma şantajı”, trendi yüksek değerler olarak karşımıza çıkıyor..”İş artık eylem değil bir işlemdir. Tüketim artık sadece mallardan bir haz alma değil; bir haz aldırma, gösterge-nesnelerin diferansiyel dizilişi model alınarak belirlenmiş endeksli bir işlemdir. İletişim konuşmak değil, konuşturmak; enformasyon bilmek değil, bildirmektir.”

 

Hayal etmek bile gerekmiyor bugün.Durumumuz gölgesini yitirmiş adama benziyor..

Artık büyümüyor, ur halini alıyoruz… Hiçbir belirgin hedefe göre kendini düzenlemeden büyümeyi sürdüren bir toplumdayız.Bizden kaçan bir şey var ve biz de geri dönüşsüz bir sürecin parçası olarak kendimizden kaçıyoruz. Kendimizi kaybediyoruz; dönüşü olmayan bir noktadan, şeylerin çelişkilerinin sona erdiği bir noktadan geçtik ve süreçlerin tersine çevrilemediği ve anlam da taşımadığı bir çelişkisizlik, zıvanadan çıkma, kendinden geçme ve şaşkınlık evrenine sağsalim girdik.

Çağdaş devrim belirsizliğin devrimi olacaktır belkide…

Ramazan Kaya

http://necayev.blogspot.com/

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »