tanrı herkesi çamurdan yarattı, beni çakıl taşından…
su üzerinde sektirdi beni…
7 defa öldüm.
2+2=4 tür, 2-2=0 dır, bunu ezberlemedim, anladım, yani IQ’üm 3000dir (bunu söylemek egomu tatmin ediyor)
ankara hukuğu bitirdim (bunu söylemek de egomu tatmin ediyor)
bi takım iz(m) lerin gizli öznesiyim, anarşizm, sosyalizm, artizm, pastizm, nowizm, futurizm, (gizlenmekten sıkıldım artık-artık anti-maddeciyim), kiniğim biraz, biraz da konik, bir sabah uyandığımda her şeyi mavi olarak görmeye başladım (yalan söylemeye bayılıyorum), ikiyüzlüyüm, yani yanlış anlaşılmasın, ensemde de gözlerim var.
aklımı defalarca yitirdim—
tanrıya da şeytana da meleklere de inanmam, ama hepsini gözlerimle gördüm, gözümün gördüğüne bile inanmam ben- radikal inançsızım.
kokainin verdiği cesaret, morfinin verdiği huzur, ecstacy nin verdiği sevgi, esrarın verdiği neşe bana insanın kimyasal bir canlı olduğunu düşündürüyor (ama- Yazgı- ah o ne kurnaz bir torbacıdır bilemezsiniz, hazları satarken kazığı basar da acıları hediyeymiş gibi beleşe kakalar-beleştir deyin, sirkedir deyin, bal eyleyin)
herkesin gözünün üstünde kaşı var, benim kaşımın altında gözüm, tersaçıları-dikaçıları severim!
bir kral değil bir soytarı olmak isterdim, bir ülkeyi değil, bir kralı yönetmek!
düş profesyoneliyim- satürne bile gittim.
evet evet bir amacım var= öyle bir müzik yapmalıyım ki Tanrı bile göt sallamalı!
renklerden çingene mavisini, çingene yeşilini ve çingene morunu seviyorum,,,
balıklardan çingene palamudunu,,,
bir çingeneyi seviyorum aslında ve onun sevdiği her şeyi (ben onun ateş gözlü çavan’ıyım-çavan=çocuk)
bir kere bir hap kullandım, iki dakikaya yakın orgazm oldum-neden nasıl böyle oldu bilmiyorum—müthişti!
ücretli işe politik olarak karşıyım, kafamın çalışmasına politik olarak karşıyım!
beni bir “yalan” ısırdı; üç yıldır zehiri çıkmadı kanımdan! (tarifsiz acılar çektim; hepsini de tarif ettim)
Tanrı mı şarabı yarattı, şarap mı Tanrı’yı- yumurtlayan Tanrı’ları severim ben!
tekyönlü bir insanım- başımı nereye çevirsem Kuzey!
şimdi size bir sır vereyim, elimde bir hap var; hem de bol miktarda; onu içen ölümsüz oluyor; isteyen olursa verebilirim. İster misiniz? İYİ DÜŞÜNÜN! İYİ DÜŞÜNÜN!
(Tanrının bir parçası olduğumu anladığım gün, kendime işkence etmeye başladım.)
TANRININ CANINI ACITMAK HOŞUMA GİDİYOR !
Ağustos 2008,,,
not:
lütfen gereksiz yere
bENle uğraşma,,,
burası bENle dolup taşıyor,,,
kendini katsana buraya,,,
saf halini, benzeş ve zıt halini,,,
güzel kelimeler, güzel cümleler et kendin için,,,
ruhu senin olsun da, ister başka bir el yazmış, ister başka bir dudak söylemiş olsun,,,
Bende kendinden bir parça görürsen dokun bana, o zaman salla kelimeleri üzerime, o zaman tutarım bak, başka zaman değil, bunu samimi gördüğüm zaman, başka zaman değil,,,
Burası bir dergah; kıymetini bil,,,
Beni bile, bENi bile adam etti; belki seni de eder,,,
Anlayışın için şimdiden teşekkür ederim,,,
Ağustos 2011,,,
kÖKSaL,,, eRDEnOĞLU,,,
(.(.(
,,,
,,
,
mucak,,,
“an’ın,,, bu “an’ın imzasıyla bitsin,,,
.)(.
ölümsüzlüğü tatmak adına ölmek mi bu?
Bir süredir arada-sırada uğruyorum, güzel bir blog tebrikler, teşekkürler.
Bana ölümlü olduğumun bilincini yitirtecek bi hapınız var mı ?
Varsa, rica edebilir miyim ?
olmaz mı, ben o hapı birinin dilinin üzerine koydum, ara bul onu—
ipucu için teşekkürler;yapamam;vazgeçtim.
deli gömleğim var; her renk…
ama beyaz hepsi…
en ufak lekeyi göstersin diye
kollarımda değil, kafamda geçirili.
Seni tanıyor gibiyim;
Bizim köylü gibisin,suyundan içmiş,toprağına basmış gibisin.
Aynı çeşmenin taşına kıç koymuş,aynı gölgesi olmayan kavağın altında kafayı dumanlamış gibi…
Portakal sandıklarından yapılan kürsüden,muhtara veryansın edip,kamışına su yürümüş ama ellemesine yasak konulmuş veledlere kerhanenin yolunu göstermiş…
tanrının yolladığı azabı,kendi gazabınla sorgulamış gibisin…
Yaptığın müziğe,göt sallayan tanrıya,çingene palamudu eşliğinde kadehini kaldırırken,iki yüzlülüğünün hazzı ile diğer tanrılara verdiğin gözdağı bir korku salar gibi…
Düş değil,aristo,heraklit,socrat ve eflatunla satürnde oturup sohbet etmek…satürnden,burada kalanlara bakar gibisin…
Sen,
Sen yoksa Ben’misin…
Şimdi düşünsün esas aklını yitirmişler….
Sanatsal dışavurumları her zaman takdir etmiş, beğeniyle izlemiş, koklamak istemişimdir. Abartı betimlemeler denizinin korsanı.
sn. feelozof,
Tanrıyı terletiyorsunuz anlaşılan:)
tanrı günahkar kullarını affeder(miş) ama
“yaramaz” kullarını asla…..
tanrı, kader ve kaza arasındaki ilişkiyi bir mantık kalıbına oturtamayanları “filozofluk”la cezalandırmış biliyorsun.
belli ki orada mantığın boş bıraktığı yeri sizde “feel” ile doldurmuş olmalı.
aynı gibi görünse de, “feelozof” ile “fiilozof” arasındaki zıtlık anlaşılmaya değer mi sizce?
“Kim söyleyebilir belki nice zamanlardır ölmediğimizi?” demişti,
I. Bachmann
zeynep msn ye ekler misin,,,
kerdenoff@hotmail.com
bence değer sn.zihni. “hareket”, “hissiyat” a 10 basar!
seni tanıdığımı sanırdım aslında hiç tanımamamışım
ama tanıştık biz seninle
ama tanışmanın neresinde kaldığımızı yada neresinde sonlandırdığımızı bilemiyorum..
ama bildiğim bi şey var ,,
Önce sıfatlar tanışır
Sonra Şahsiyetler
Sonra Nefsler
Sonra Yürekler
Ve sonra RUH lar, ve diğer tüm tanışmaların amacı Ruhların tanışmasına zemin hazırlamak içindir.
,,,
Bana yönLendiriLmiş bir soru vardı_ Ne düşünüyorsun (?)
bana doğrulttuğun namLuyu suratına yöneltmeme izin verir misn ?
_ve acaba sen;
yüzün caddeye bakan pencerenin camına yaslıyken ,
Sen, bir sabah küçük evinin camından sokaklara düşen yağmura bakarken,
çok… çok merak ediyorum…
… “Ne düşünüyorsun?”
ben mi ?
ah ben..
Ben uzun zamandır düşündüm gaLiba .
yanıt mı ?
Yalnızlık: Maddenin -kişinin- en yalın hali, en güzeli.
Eş: aynı olan, aynısından yaratılan.
bak kayıp sözcük,,,
adem ne zaman elmayı yedi biliyor musun,,,
elmaya elma dediği an,,,
eğer sonsuz bir tanrı olsaydı merak ettiği tek bir şey olurdu:
SON!
Tanrı öldü deyip reddeden kişi olarak çoğunluğmuz Niçeyi bilir ama aslında bu kişi Salomedir, Niçe ondan aLmıştır bu görüşü.
Bence işin şaşırtıcı yanı, Salomenin Tanrısını öldürme gerekçesiydi.
Salome Dişiliğinde bulduğu muhteşem Güzelliğin ve Değerin karşılığını bulamayıp “ziyan” olmuşluk duygusuyla perişanlık yaşarken şöyle demiş “Bana bu muhteşem Güzelliği verip, Onu Hak edecek bir Erkek yaratmayan Tanrı zalimdir”…
Meraklısı: http://poars1982.files.wordpress.com/2008/06/402px-nietzsche_paul-ree_lou-von-salome188.jpg
Adresine gidip Fotoğrafı dikkatlice inceleyiversin:Salomenin elindeki kamçı, bıyıklı adam Niçe diğeri Ree…Daha meraklısı Salomeyi ve onun hayatına girmiş olan Niçe, Froyd, Ree, Rilke ve dolaylı olarak Marksın maceralarını öğrensin…
Ya işte her kadın potansiyel Havvadır ve Havvaya ancak Adem ANLAMINI verebilir, ki zaten anlamdan sonra DEĞER bulma gelir
Havva yoksa Cennet Ademe manasız…
Havva’ydı Cenneti Ademe anlamlı ve değerli kılan…
Ki zaten Ademde Havvasıyla bir olup ,
Elmaya elma dedi diye, elmayı yedi diye kovulmadı mı cennetten. (!)
düşen bir uçakta Tanrı’ya dua etmeyen kaç kişi vardır diye sorar bir söz…çünkü inanmak ister insan , bazen bir suçlu aramak ister , bazen dayancak birşey…..
kayıp sözcük , belkide salome kızgınlığından değil artık tapacak başka bir “muhteşemliği” bulduğundan reddetmiştir tanrıyı.
Sevgili Feelezof,
Madem “felsefe” soru sorma sanat aslında, o halde kendinle ilgili bu soruların yanıtlarını da senden alalım istersen
Ancak sorılara geçmeden itiraf etmeliyim ki hoş bir tarzın var(biraz anarşist, biraz devrimci, cesur, korkusuz, yürekli ve yaşamı tiye alan)
1.Çakıl taşından yaratılmış olmak; seni, çamurdan yaratılmış dediğin diğer kişilere göre, hangi açılardan farklı kılıyor? Çakıl taşından yaratılmış olmak neden hoşuna gidiyor? Seni daha mı dayanıklı kılıyor başkalarından?
2. neden hep sen ve diğerleri var?
a. sen, kendini herkesden, her anlamda farklı görüyorsun
b.anlaşılamadığını düşünüyorsun
c.güçlü olmak sana yetiyor, uyumlu olmak gibi bir derdin yok.
d.aşırı isyankar olmak, aslında kandini savunmanın en iyi yolu
3.İçindeki bunca acı ve öfke aslında kime karşı?
4.kendini bulmak bu denli zor mu?
5.zeki, eğitimli ve çok daha önemlisi farkındalığı yüksek kişiler aslında ne aradıklarını biliyorlar mı?ya da ne aradıklarını bilen kişilerin mutlu olması daha kolay değil mi ?
cevap vermeye çalışayım,,,
(burası hakkımda olduğu için ‘BEN’i büyük harflerle yazmakta bir mahsur görmedim)
1- Çamura yoğrularak şekil verilir, çakıl taşına ise yontularak, sanırım biri yumuşak bir ifadeye, diğeri ise sivri bir ifadeye daha uygun, o sivriliklerin bana da battığını düşünecek olursak, durumumdan hoşnut olduğumu söyleyemem, ama daha sahiciyim böyle,,,
2- Aslında burada mevzu bahis olan ben ve diğerleri değil, hepimizin ben ve diğerlerine dönüşmesi, BEN sadece açık sözlü davrandım, şıkları sıraladığına göre, BEN den haberdarsın.
3- Kazanmak için yola çıkmadığım halde kaybetmeyi hazmedemedim, bunu bilseydim ya kazanmak için yola çıkardım, ya da ilk patikadan sapardım.
4- Kendini kaybetmek, kendini bulmaktan daha zor.
5- Farkındalık kelimesi bence popüler ama yanlış bir kelime, böceklerin de farkındalığı vardır, gözü olan her şeyin, idrak daha doğru bir kelime bir şeyleri idrak etme yolundayım, ama idrak edebilmiş değilim, mutluluğa endekslenmiş tek doğru hayat tarzı olduğunu düşünmüyorum, benim kendi bireysel hikayemin dışında, gözlemlediğim şey, mutluluğun bu kadar dile düşmesinin sebebi, mutluluk arayışı değil de, mutsuz olmamız,,,
BENimle ilgilendiğin için teşekkür ederim,,,
BENden gelsin:
İstisnalar kaideyi bozar!
merhaba
merhaba
Sen Godot musun kardeş?
godot dayım olur, ama bilirsin işte: kız halaya oğlan dayıya…
feelozof’a:
gönül ehlinin ilimleri kendilerini taşır, beden ehlinin ilimleri ise kendine yüktür. ilim gönle vurursa yardımcı olur ilim bedene vurursa yük olur. kitapları taşır buyurdu Allah. ondan olmayan ilim yüktür.ondan vasıtasız olmayan ilim süsleyici kadının boyası gibi sürekli durmaz, fakat bu yükü iyi taşırsan yükün alınır ve sana hoşluk bağışlanır. dikkat et arzun için o ilim yükünü taşıma böylece içindeki ilim ambarını görürsün, ayna parlaklığı, gönüldür; sınırsız görüntü alır…mana odur ki seni senden alır; suretten müstağni kalır. Mevlana Celaleddin Rumi- mesnevi-
Sarhoş, cinayeti yapar da sonra “özrüm vardı, kendimde değildim” der. Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana, onu sen çağırdın.
4. harput kralı kendini ifade etme sarhoşluğuyla naralar atıyordu: ben tanrıyı bile çağırdım. vay be, tanrıyı bile ancak krallar çağırabiliyor,,,
tercih vardır (sana bağlı etmenler), kader vardır (sana bağlı olmayan etmenler) ve bunlar reaksiyona girer, bir kibrit ateşi de çakabilir, atom bombası da patlayabilir, (tanrım, abartmayı nasıl seviyorum, seni bile abartarak buldum)—
ruhumu çağırdılar, gitti, o kendi tercihiydi : )
ölümsüz olmak mı dedin? ölümsüz olmak kadar ürkünç hiç bir şey yok…
. . .
hikmetini ve iç yüzünü öğrenmek istediğim şey ben’di, kurtulmak altetmek istediğim şey ben’di.
ama altedemedim sadece yanılttım, sadece kaçtım ondan, sadece saklanıp gizledim,
doğrusu dünyada benim kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum bilmecesi kadar KAFAMI HİÇ BİR ŞEY KURCALAMADI ve dünyada KENDİM KADAR AZ BİLDİĞİM HİÇ BİR ŞEY YOK
. . .
orhan pamuktan mıydı yoksa cibrandan mı hatırlamıyorum..(d)alıntı değilde biraz (ç)alıntı oldu sanki ama??!
..feelozof..
feel: his-dürtü
oz:büyücünün adı
of:sıkıntı nidası
feelozof:konsantre insan.kanka.özel durum.inşaat malzemesi.bro.
Sana söyleyecek ne sözüm kaldı ne de bu yazdıklarınla bir özüm kaldı, senin kimliğinden değil kendi kimliğimden şüphe eder oldum….
fani görüntü ebedi hüzne eklendiği yerden feelozof’a selam eder:)
ağır söze birkaç hafif söz;
sözcük cük cük (bu en tuhaf öten kuş, bazen insanın en tuhaf dostu, bazen de hiçbir sözcüğün sesi bir dostun sesinin yerini tutmuyor,,,
merhaba pınar))
nesu kardeşim olur, gece ve gündüz gibiyiz, ben soyut düşünürken o somut düşünür, o rasyonelken ben irrasyonelim, o gerçekçidir, ben hayalciyim, ama bir uçan balon misali, ipimi tuttuğu ve bırakmadığı için kendisine sonsuz (hayır abarttım, sonlu ama uzun soluklu bir sonlu) teşekkürler—
bu teşekkürü kucağına alırsa ağırlığı kırk yıl, sırtına vurursa ağırlığı yetmiş yıl—
ben rasyonel falan değilim sadece öyle gözükmeye MECBURUM…..
Ben de sana tşk ederim ama ne için henüz bilmiyorumm….
Yılanın zehiri korkutmaz beni, yalan ısırmış senide!
Daha fazla karışmasın ZEHİR kana ve eğer yoksa çürük dişin ağzında em kendini, al zehri içinden ve at…
3 yıl atmışsın ama yetmemiş belli!..
Iste bu….Iste bu kirmizilar arasinda aradigim sari,sarilarin arasinda aradigim yesilll…Iste bu süper insan Oruc Aruoba
yeni baştan hatırlayabilmen icin herşeyi sil baştan unutman gerekiyor senin..!!!
insancık ?!
birileri bi yerden bu yaptıklarınıza gülüyor kahkahalarla …insan kendini saran bu çember içinde dönüp durur ve beyninde cevaplanmamış sorular…neyi sorguluyoruz nasıl ve sorguladiktan sonra cvp alabiliyormuyuz koskoca bir hiç; peki neden cvbı yok hayata dair soruların neden onca filozof bu hayatı çözememiş ve bir çogu psikolojik sebepler sonunda intihar etmiş…
fazla bilgi insanı dinden uzaklaştırır derler acaba ne kadar dogru…
gülünç olan bu dünya için koşum takman..f.kafka
kimya ve fiziğin önemsizliğini anlayınca, hiç bişey yapmadan durmaya başlayacaksın. bu arada bazı haplar güzeldir en güzelide yaşam olanı, gözünü açınca hiç bişey hatırlamazsın o kadar güzelsindir, zamanla çocukluk evresinde hızlı bi kafaya erişirsin sonlara dogrudan düşmeye başlarsın. ölümden sonrası için hap yok, şu an gerçek olan kafanı yaşa derim. aynı yükseldiğin zmnlardaki gibi.
Tanrı, ne çocuğunu cami avlusuna terkeden anneye,ne de ilgisiz ve başıboş bırakan babaya benzer. Bu yüzden dine gerek duymayan bir Tanrı inancı, aşka gerek duymayan cinsellikle aynıdır, yavan ve eksik. Hatta anlamsız,yalnızca bir kaçamak. Oysa cinsellik, başlı başına aşkın bir ifadesidir. Tek başına ne ifade eder, türün devamını. Bu düzeyde yaşayan bir canlı ise, yüzlerce üyesi olan bir hayvan topluluğuna dahilce yaşamını sürdürür. Peki Tanrı’yı olduğu gibi yok saymak, inkar etmek. Bu daha vahim bir hatadır, çünkü aşkı inkar etmek, aşkın yok olduğunu kanıtlamaz. Aşkı yaşayan insanlar olmuştur,olacaktır. Diğeri ancak kişisel bir yokluk hali olabilir. Aşkı yok sayan ancak aşkın kardeşi olan nefrete sıkı sıkıya bağlanan kimselerin acınası halleri bilinen bir gerçektir. Ve, acının paylaştıkça azaldığını sanan bu kimselerin bilinçaltı, bu hastalıklı düşüncelerini topluma aktarmayı öğretlemiştir sahibini..Acaba kimi??
ne kadar bilirsek o kadar acırız
ve ne kadar saçmalarsak o kadar hissederiz..
super bi insansin sen..
insan bile diyemem sana.. daha ustun bırseysın..
ıcerken bız hep tanrılasırız..
sen ıcmeden tanrılasanlardansın..
yazılarının ve basarılarının devamını dılerım
sevgı ve saygıyla..
şeytanın bol olsun..
hey tesadüfen rastladım sana tesadüflere ne dersin?
burhan teşekkür ederim, becerebilirsem üstün bir insan değil altın bir insan olmaya çalışacağım,,,
poşa; belki de tesadüf değildir, sen buna ne dersin?
İlginç birisin. Bu kesin..
Seni okumak güzeldi…
o zaman tevafuk ?!
ezberlediğim yollarda kaybolmak gibi..bir bardakla sarhoş olmak..nefes alırken ölmek gibi…acılara neden olmak…uyumak için yatak aramak boşuna… hepimize yetecek kadar kara toprak var….ona buna güvenmek,derdini anlatmak zarar…parmaklarının arasında hüzünlü dostun dururken….önce bir nefes al sigarandan ..sonra derin bir of çek…anlayacaksın bu boktan dünyada yaşamanın zorluğunu….ÖLÜMSÜZLÜĞÜ arayanlara sesleniyorum….ÖLÜMSÜZ sizlersiniz..ÖLÜMLÜ sizler….ÖLÜM BENİM………
arayışın son noktası nedir?
arayanı bulmak.
yaklaştın. gelemem deme.
Tak tak tak ,beni de içeri buyur ediniz…
ölümün her türlüsüyle sevişebilirim..
sana saygı duymuyorum evlat,senin gibi ukala,kindar,inançsız bir insana saygı duyamam…
inanmaman sana kalmış ama ama sen Tanrıya saygı duy,çünki sende çamurdan yaradıldığını bildiğin halde onu dalgaya alma buna cüret eden senin gibi okumuş ama cahil kalmış bir insan beni hayretlere soktu…
KENDİNE GEL EY İNANÇSIZ…
“Deli olmayı bekliyorum, çok korkunç” diyen Rimbaud saçlarınızı okşamalıydı.
gerçekten hayalciymişsin tanrının canını acıtabileceğini düşünebilecek kadar hemde… :)
hepimiz aynı hapı dilimizin üzerine koyabiliriz.ama sana verdiği tadı ben alamam.benimkini de sen.sadece ağzındaki acımtrak tadı biliyorum o kadar.
Sana ulaşmam lazım.
kerdenoff@hotmail.com
03123147466
özlem
Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Toz olacağız. Tanrıdan geldik, tanrıya gideceğiz. Niye bu hırs, neden bu umarsızca ve sorumsuzca hayatı tüketmek. Ne için peki iz bırakmak içinmi. Peki iz bırakacağım dünyada yok olacaksa. Neden bu koşuşturma. Dünyayı daha ne kadar daha kurtarabilirim Amerikan filmleriyle.
Boş bir pil gibi ruhumuzu dolduruyoruz. Acı, keder, zevk ve bilumum duyguyla. Fakat bunlar boşuna değil. Bu kadar boktan bir dünyada gerçekten İnsan olmayı başarabilenlerin ruhu sonsuza dek huzura erecektir.
uzun süredir kaçışına uğrayan çiçek halim. tam bulmuşken seni -hem de bir süredir, baya bir süredir- ulaşmamak için sürekli bi’ sevgilim ben şimdi hali.
camsaplar saplandı mı sana da? -soru sormuyorum, üzerine alınma-.
şu telefonu çevirmek ne de basit. ama yapmamanın basitliğini de kabullenmek gerek bazen..
gerek mecburiyetin dürtüsü değil, ilk cümlesidir.
bir gün bir yerlerde şunlardan biri bahsederse sana, sen olduğunu bilmeden; hemen kaç. çünkü ben öyle yapıyorum: martılara fil atıyorum.
çok başarılı ifadeler, edebi, akıcı
kendini güzel ifade etmişsin, bunun abartı olduğunu düşünmüyorum nasıl ifade edersen o kadar.
bazen bedenden daha büyük ruhlar olabiliyor üstad, onun sınırlarını hissedecek kadar coşkulu günler dilerim
saygılarımla
“tekyönlü bir insanım- başımı nereye çevirsem Kuzey!”
Kuzeye giderken rastladim sana… Selam ola!
Hola : )
Hola, mi amigo!
Hangi yondesin?
Hangi kuzeye döndün yüzünü: Birilerinin kuzey dediğine mi, yoksa “kuzey” diye kulağına fısıldadığın yöne mi?
Hangi rüzgarlar tahrip ediyor yüzünü: Önceden geleceği bilinenler mi, yoksa aniden çıkagelenler mi?
Düşünür müsün, yoksa “düş”ünür müsün?
Ben sadece ayın zerafetiyle büyülenmiştim, bunun için onu kuzeyime almalıydım, ay güneşin düşüdür,,,
bir şey daha keşfettim, insan önüne bakarak arkasını görmek istiyorsa, ya ışık hızında hareket etmeli, ya da karanlığın hızında sabitlenmeli,,,
ne düşünürüm, ne “düş”ünürüm, düş ürünüyüm,,,
aslında biraz hepimizde olan bir şey değil mi bu, insan kendini kendisinde tanıyamaz, başkalarında tanır, ama insan kendini kendisinde düşler, insanın biz hali gerçekliğinin terazisidir, insanın yalın hali ise düşlerinin terazisi,,,
rüzgar tanrının nefesidir,,,
insan bir yelken kullanarak her rüzgarla istediği yöne gider,,,
bir poyrazda dimdik ayakta kaldım da, bir meltemde yıkıldım,,,
Rüzgar diyorum ya istediği için esiyorsa,,,
Rüzgarı sorgulayamazsın, tıpkı ateşi sorgulayamayacağın gibi, ama şunu bilirsin, rüzgar ateşi dansettirir,,,
Ve ben ateşle dansetmedim ateş oldum dansettim,,,
dumanla dansetmedim duman oldum dansettim,,,
çamurla dansetmedim çamur oldum dansettim,,,
bir adam gördüm aynada;
çamurundan heykel yapmıştı,,,
dumanıyla kendini anlatmıştı,,,
ateşinde ruhunu pişirmişti,,,
bir ayna gördüm adamda;
sözcükleri kurtarmak için sessizliği boğmuştu,,,
sessizliği kurtarmak için sözcükleri,,,
adam mı çatlaktı ayna mı bilemedim,,,
“Ben sadece ayın zerafetiyle büyülenmiştim, bunun için onu kuzeyime almalıydım, ay güneşin düşüdür,,,”
düşüncelerin satır aralarında şiirselin gölgeleri geziniyor…
çok güzel bu.
saygılarımla.
zeyn
Hani Mevlananın bir sözü vardır “Bize yeni sözler lazım”
Tanrı filozofları sever, çünkü ancak bir filozof Tanrıya “öyle bir şarkı yapıcam ki götünü sallıyacaksın” diyebilir
Ben Tanrı olsam çok hoşuma giderdi oturup sohbet etmek isterdim bu ruhla bakardım daha ne “yeni sözler” varmış o
ruhta,,dinlerdim can kulağıyla,,,iki çift lafta ben ederdim;
Düşünsene, bir kul habire etteyatü, ömür boyu,,,,
Tanrı olsam verir idim ne dileği varsa o kula
ama bir yandan üzülürdüm
ulan otursa da iki muhabbet etsek diye…
İşte feeylesof dediğin Tanrıyla muhabbet edebilendir
çok yaşa !
Ölümsüzlük mü ?
- Ölümsüzleşmek milyonlarca budalanın dudağında tebessümleşmek ve binlerce yıl anlaşılmadan tekrarlanmak, kirlenmek, genelleşmek. Ebediyet, cehennemin ta kendisi. – demiş biri.
sevmiyorum böyle adamları (bazen hiçbir şeyi sevmiyorum teselli olarak parantez) yaşamasınlar böyle adamlar, hiç olmasınlar, biz hep kitaplardan okuyalım onları, sabah kalkıp paşa paşa işimize gidelim sonra, çay içelim iş konuşalım, bir molada girip kurcalamayayım bu siteyi.
en içteki kutun saf-i acı taşırmış, bir de onun için yap kelamların katipliğini…
‘kastrasyon’un isyancı sözcüsü
gece iki..seni (mi) arıyordum
yazılarının %96 sını inceledim kalanın 6 sı gözümden kaçanlar 2 si sağ 3ü sol 1 tanesi de üçüncü gözümden kaçtı…bende eksik olanları tamamladın-gam yemem, yarasın kafi…..sana karşılığını bir filmle veririm.
lüfer avlanmasına karşıyım ve kafeslerdeki kaplan sayısı geçmiş doğadaki yaşayanları…al sana bir cinayet nedeni daha…
barbarın yumurtası …iyi sakla paskalyada tokuşuruz bendeki seninkilerle…
.)
haha ha
Ben burayı sevdim ve söylediklerin akıldışının içine kaydığına göre seni baya bir okuyacağım. Haa bu arada Tanrı demişken hepimizi topraktan düşürmüş kendini göğe adamış bir de seni çakıl taşlarına atmış; fakat gene de yazdırmış ve yazdırıyor sen ona elbet inanacaksın.
ıyı ki kaşın altındaymış gözün ya bide safi göz olaydın : )
sevdim bu sayfayı
haa bi şey daha! ‘TANRININ CANINI ACITMAK HOŞUMA GİDİYOR !’ demişsin ya
acıma dan ! hep böyle acıtasın
esen kal
Siteni şöle bi kategorilere ayırsaydın da ona göre okuyup yorumlayacak bişey bulsaydım. Felsefeyle ve psikolojiyle ilgilenen birilerini bulma maksadıyla aratmıştım bi şekilde buraya ulaştım. Ama yorum yapamadan çıkıyorum. Çünkü çok yazmışsın. Habire yazmışsın. Dalgacı mısın bilgili misin doğal mısın değilmisin tam olarak anlayamadım.
söyle bakalım ufaklık, nihilist misin, yoksa bir “bok” olmaya mı çalışıyorsun,,,
respect!!!
Sana küçük bir ev ödevi, gidiyorsun kitapçıya; Richard Sennett’dan “saygı”yı alıyosun, bak bu kıyağımı unutma, çok tatlı bir ödev verdim sana, onu okuduktan sonra, tekrar buraya bir yorum atarsın,,,
hadi şimdi bu blogun, bu kaosun tadını çıkarmaya bak,,,
ben habire yazmışsan, sen de habire oku, ama sana bir abi nasihati, psikolojiye, felsefeye bulaşma, burası felsefenin, psikolojinin onda biri bile tutmaz, cin ali takıl, bir ihtimal cin olursun, bir ihtimal ali : ))
Arkadaşım sen komik deilsin öncelikle bunu söyliyim. Öncelikle onu bil, çünkü her lafının altında komik olma kaygısı var. SEnin gibi insanlar beni felsefe adından da psikolojiden de soğutuyor. Düzgün konuşmayı bilmiyosun ki sen. Sikimin keyfine blog açtım diyosun. Aferin nerden öğrendin böyle konuşmayı. Kelimelerle oynıyınca aklına eseni yazınca birilerinin hoşuna gittiğini sanıyosun dimi? Nerden aldın bu gazı? Çok marjinalim falan da diyosundur. Ulan ne felsefe yapıyorum diyosundur.
Blogun çöplük. Sen de çöplüksün. Aralarda kıymetli yazılar olsa dahi çöplük. Çünkü konuşmayı bilmiyorsun. Bu halinle hayatta hiç bişeyi ciddiye alamassın. Sadece dalga geçersin. Kendin hakkında yazdığın yazı gibi. Ne diyim işte ya bu kadar, sen yaz , kelimelerini boşalt bu bloga ,senin arkandan seni alkışlayacak birileri mutlaka çıkacaktır.
aslında daha önce bi yazı yazdım sildim, sikimin keyfine kısmını almışsın, bi şey söyleyeyim, o yazıda en çok hoşuma giden buydu, sikimin keyfine açtım bu blogu, bak bu saik çok anarşist : ) ben komik miyim bilmiyorum, ama mizah yapabiliyorum, garip değil mi, mesela cem yılmaz mizah yapıyor ve buna bir zeka algılamamız eşlik ediyor, mizah da bir tür zeka, ha felsefeden soğuma, çünkü istemiyorum ama şu sıradan yazdıklarım bile, bir ton felsefe, bi ton psikoloji içeriyor, bak neden öyle yazdım açıklayayım, attığın yorumda aptal egon sırıtıyor, lan göt bu blogu ben sana mı açtım, yorum yapamıyosan SİKTİR GİT! Hah bu büyüğk harflerden sonra git eline sıkı bir anarşizm kitabı al: işe doğru yerden başla!!!
: )
bak hala tebessüm ediyorum, muhtemel kardeş formatında bi fırlamasın : )
bLOGUN çöplük diyosun ya, samimi misin, yoksa dangalak mısın, yoksa cahil misin- samimi olarak merak ediyorum, seni niye haşlıyorum biliyo musun, bu gün kafam bozuk ve tanrı(m) bana seni yolladı- hehehe, kurbansın, bak sana ilginç bir ödev daha kurban-cellat ilişkisi, shindlerin listesinde, nazi subayı altı yahudiyi yere yatırmış kafalarına bir tane sıkıyordu, ve insan onlar da, kılları bile kıpırdamadı- kurbandılar, dur lan sen kaç yaşındasın, ağır mevzulara gelmişim :D
Sürekli kitap mitap öneriyosun. Sanki bişeyleri bilir pozisyondasın da ben bişey bilmiyorum. Ne beni tanırsın ne düşündüklerimi bilirsin. Ben sana git şunu oku demiyorum dimi net bişey söylüyorum, karman çorman burası, arada güzel bişey varsa da insan ilk etapta göremiyor. Bi de dalga geçiyosun, kendinle ve cümlelerle. Ayrıca tanrı falan da yok. Beni istediğin kadar haşlayabilirsin. Ben seni haşlayarak girdim çünkü. Sikinin keyfini biraz daha düzgün bi moda sok. Ve dalga geçmeyi bırak. Eğer bırakabilirsen zaten yazdığın çoğu şeye ihtiyaç bile duymayacaksın. Hatta bu bloga da ihtiyaç duymayacaksın.
ufaklık, beni haşlama moduna ne hakla giriyosun bakalım, bak samimi konuşucam, burası biraz karışık doğru, bu blogun mevzuu: insan, insan da biraz karışık, içinde her şey var, ciddiyet var, dalga geçme var, üstelik buraya koyduğum her şey bana güzel geldiği için koydum, çıtayı da yüksek tutmaya özen gösterdim, burası demek ki, açık bir kamusal alan, ama bana kamusal yükümlülük yükleyecek bir kurumun parçası değilim, burası, tam da bir blog: içine kişiselliğimi kattığım yer,,,
nereden biliyorsun dalga geçmeyi bırakırsam yazdığım çoğu şeye ihtiyaç bile duymayacağımı, bak ikimizde de ortak olan bir dürtü var, bilgi, bilme dürtüsü, yani sana “saygı”yla ilgili küçük bir ders, “bence” demelisin, beni de, küçük harflerle demelisin, büyük harflerle değil, çünkü başkasının alanına dalıyorsun, şimdi sana saygıyla ilgili ders mi verdim:
EVET!
Ya sikicem senin dersini mersini saygını. Kişiselini katıyomuş ! Lan senin kişiselin mi var? Senin benliğin yarrağı yemiş durumda. Sen okuduğun kitaplardan ibaretsin ve alıntı bi hayat sürüyosun. Sana ben saygıyı öğretirim de hadi neyse. Hala kalkmış bana saygı diyo, kitap öneriyo, film öneriyo. Yarrak sen başka bişey diyemessin anca bana okudğun bişeyi önerirsin. Kişiliğine monte ettiğin şeyler kadarsın ve karşımda şuan onlar var, onları alsam senden sen bi bok deilsin. Sıfırsın. Ağlarsın. Hadi git hadi. Kadınlarla yazdığın 1-2 şeyi gördüm de zaten iice tiksindim senden. Küfreden ne kadına ne kendine değer veren, cinsellikten özünde tiksinen, anarşist manarşist aykırı geçinen yarrağı yemiş birisin. Yaşın da var biraz belliki. Boşa yaşamışın kısaca.
Ufaklık diyo bi de yarrak. Benim yaşımı bilmez. Hiçbi bokun yok bari yaşımla üste çıkıiyim diyosun. Hadi siktir git blogunda kaybol.
ou ye! buraya yazmayı seviyorum, o büyük çatışma sonrası, soktuğu lafın başına yarrak koyan, hepimiz 3 nokta diyorum, tamamlayayım, hepimiz götüz, hehehe, nasıl ağlatacaksın bakalım, buda mısın, isa mısın, erosu tanır mısın, ben onun aşk halinde bile yaramaz olduğunu gördüm, emin ol, iyi kalbine karşılık söylemiyorum bunları, belki de sen birsin, ben sıfırım, ama bunun ne önemi var, sonuç şu sadece hayatta bir de var sıfır da var, matrixdeki gibi, iki tane haptan birini yutuyorsun sadece, anarşizmle niye ilgileniyorum biliyor musun, kendimi özgür hissetmiyorum, bak bu bi yarrağı yemişlik hali, özgürlükten çıkıyorum anarşizme, kültüre bak, hemen bütün küfürler cinsellik dolayımlı, özellikle de kadın cinselliği üzerinden, bu da bi tür tarrağı yemiş bir kültür demek, ama ecnebisi bile FUCK YOU! diyor, hiç bi şey bilmemen çok iyi bişey, ama benlik falan diyorsun, işte bak bu adamı “bok”a sardırıyor, tıpkı senin sardığın gibi, bak buda olsaydın şunu derdin, bu boka sarmış ben de onunla beraber “bok”a sarmayım, çiçek açayım; hahaha!!!
Halil Cibran vesile oldu gözlerimin siteye değmesine. Uzaktaki yakınım diyebilirim size ?
peki neden densiz?
Sizden ol(a)madigi için.
konuları ve düşünceleri izlemek hoşuma gitti
bunu bir dosttan duymak da benim hoşuma gitti,,,
Çok..Çok enteresan ve ‘öteki’ bi blog/kişi veya herneyse..Halil Cibran vesilesiyle keşfettim..Ve bayan olmamanız şaşırttı beni; hakkımda kısmını okuyunca öyle sanmıştım..
En beğendiğim noktaysa dağınıklık oldu sanırım; bitürlü beceremediğim şey..
Dağınıklıktaki yaşanmışlığınızla mutluluklar diliyor ve çekiliyorum huzurdan..
her gün sabah 5-6 gibi gözlerimi açıyorum. ıstısnasız. biyolojik ritmim tutarlılığından vazgeçmiyor ve en sonunda yataktan kalkıyorum. takılırken olaki bilgisayarımı elime almışsın ve öyle duruyorsun karşısında “mal” gibi birden aa diyorum ve “şu çatlağa” bir bakayım diyorum ve açıyorum sayfanı. bunu niye yazıyorum,işte ses etmek istiyorum, paylaşmak istiyorum falan filann..
iyi oldu yazdığın, daha önce yazmıştın cevap verememiştim, bu, özellikle buraya yazan insanları kaale almadığım için değil, ızdıraba kul oldum formatında bir hayat deneyimlediğim için, ızdırap olduğu zaman da insan bencilleşiyor, tadı da kaçıyor dolayısıyla, tevafuk poşacım, tevafuk tabi ki, benim kendi yazılarımı okuduysan, bir yerde kendimle ilgili, ben hem birim, hem sıfırım, birimi topla, sıfırıma çarpılma yazmıştım, iki şekilde açayım bunu, materyalist bir insanım, dolayısıyla tevafuk gibi bir sav bana us-dışı görünüyor, diğer yandan öyle şeyler yaşadım, öyle işaretler aldım ki, usum bana bunların tesadüf olamayacağını söylüyor, netice hoş sayılır, yaşamı gizeme çevirmekle kalmıyor, ölümü de gizeme çeviriyor, geleyim diğer açılıma, ızdıraplı bir aşk halinden sonra sağalmak gayesiyle sürekli beyazdan bahsedebilirdim ya da içinde bulunduğum durumu rasyonalize etmek için sürekli siyahtan, nasıl söylesem, feelozof ağır bir isim, (tesadüf olmayan bir başka şey sanırım bu ismi seçmiş olmam), ben ikisinden de dolayısıyla sahici insandan bahsetmeyi tercih ettim, beni düzenli takip eden bir insanın bu serüvenin rotasının inatla hayata büküldüğünü, ölüme bükülmediğini çıkarsaması lazım, son büyük düelloda nietzsche’nin arthur schopenhauer’i hakladığını ve onun için sindirim sistemini bozan biri tanımlamasını yaptığını vurgulamak istiyorum, bu iki şahsiyet de aynen benim gibi ızdıraba kul oldular, schopenhauer gizli bir ahlakçıya dönüştü (bu bir korunma mekanizmasıdır), niçe ise bir ahlaksıza (bu bir aşma mekanizmasıdır), bu blog da insanlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatma derdinde değil, fichte’nin deyimiyle: “Sana hiçbir yeni açımlama getirmiyorum. Sana öğretebileceğimi çoktan biliyorsun; şimdi yapman gereken de bunu yalnızca anımsamak.” Doğruyu ve yanlışı yürek bilir, ama kendimize güvenimizi o kadar yitirdik ki, aklın onayına ihtiyaç duyuyoruz, bu blog daha çok bir şeyleri tasvir etme derdinde, gerçek bir entellektüel sorumluluk ve entellektüelin tarih içinde doğru bir biçimde konumlandığı bakışaçısı bunu gerektiriyor, uzun süre uyuşturucu kullandığım için ve bir takım kısıtlayıcı faktörlerin de birleşmesiyle ruhumun zayıf düştüğü anlarda haddimi aştığım noktalar olabilir, yine de merkeze her zaman “yargı”yı değil, “yorum”u koyduğumu dikkatli bir us çıkarsayacaktır ki bu illa patolojik kapanlara sıkışmış ruhları değil, sıradan ya da sıradışı herhangi bir insan için oldukça zenginleştirici ve özgürleştirici bir bakışaçısı kazandıracaktır, bu yüzden aforizmaları, kıssaları ve meselleri özellikle tersyüz ettiğim dokundurmalarım oldu, bu blogun ilk hikayesi simyacıdandır ve oscar wilde’ın narkissos hikayesini tersyüz etmesidir, sesine karşılık olarak verdiğim bu yanıt umarım bir önceki sessizliğimi telafi eder, şu aralar kimyam yine netameli poşa, kimyam bir düzelsin, ben daha insanları çok uçuracağım, sözcüklerle cinayet işlendiğini anladığım ve o cinayeti de işlediğim gün, sözcüklerle aya da uçulabileceğini düşünmüştüm, bir teleskop alıp dikkatle bakarsan dolunay gecelerinde sana oradan el salladığımı görebilirsin : )
hadi “ke”den gelsin, iki düz yazmışım bu da ters gelsin: aslında çıplak gözle de görülebiliyorum, ama insanlar gözlerine değil, teleskoba inanıyorlar : ))
“ben daha insanları çok uçuracağım, sözcüklerle cinayet işlendiğini anladığım ve o cinayeti de işlediğim gün, sözcüklerle aya da uçulabileceğini düşünmüştüm”
daha fazlası bile var, ay ne ki : )))
-bu sefer arayı uzatmışım, göz gezdirmek uzun sürdü.-
nefsine zulmediyorsun dangalak.
yeter sana bu cümle.
gel altıma yatsana, kurtar beni bu zulümden,,,
izzet-i nefis meselesi yapma, yeter sana bu cümle,,,
sen düşmüşsün .ok batağına nasipsiz ‘id’ik.
çiftleşmek dahi rahatlatmaz seni.
Allah merhamet etsin sana.
aklın sıra terbiyeli misin, ona .ok yazılmaz, bok yazılır, bir miktar zeka kırıntısı olsaydı sende, bu yazıdan sonra bu blogda yapılmış olan harikulade yolculuğu da görmen gerekirdi, şimdi git ana sayfada tanrı 10 yazısına bak, sonra da oruç arıobanın yakın kitabını al, ateş kısmını oku, sabret oku, bak en sonda, son bölümünde ne yazıyor orada, şuraya dostum yazsaydın seni altıma yatırmazdım, koluma takardım .)
sende de gördüğüm ne yazık ki süperego değil, ego, id bile yanında daha masum kalır .)
ben o işi çiftleşmek şeklinde yapmıyorum, tekleşmek şeklinde yapıyorum, ben tanrıya inanmam, ama bir metafor olarak kullanırım, hallac-ı mansur bilincinde; e-nel hak olarak, bana merhamet etmesi, cezalandırması, istediği kuluna istediğini bahşetmesi, bunlar tanrı idesini aşağılayan şeyler, ben şuna inanırım, bana ruhundan üflediğine,,,
seni tanısam dangalak sözünü yine de bir yere oturturum belki, ama ne boksun bilmiyorum ki, (bu şekliyle bir samimiyet değil, ukalalık ve laubalilik olarak algılanıyor) senin dediğini yaptım farkında değilsin, o dangalak sözünü duyunca, bunu içime atıp nefsime zulmetmek istemedim, seni becermek istedim,,,
merak ettim şimdi orgazm oldun mu, ben oldum : ))
hımm..
dürüst olmam gerekirse akıllı biri sayılmam. biraz geç öğreniyorum. ama bazı lafzları etmek için, durumları tespitlemek için akla pek ihtiyaç duyulduğunu da zannetmiyorum. yani seni etiketlemek zor değil.
gerçekten benden zeki olabilirsin, bloguna biraz göz gezdirdim, okumadığın ‘.ok’ kalmamış. ben ergenliği yeni atlattım sayılır, 21 yaşındayım. ama diyorum ya seni tespitlemek, ruhuna yafta atmak benim gibi biri için bile zor olmadı.
farkındalık kazanmışsın okuyarak, belki yaşayarak ama öyle içine etmişsin ki nefsinin, en yüksek varlığına zulmetmişsin, yazık etmişsin.
yaşını, kimliğini bilmiyorum, tek söyleyeceğim, fark etmek, diğerlerinin algılayamadıklarını fark etmek sana idrak ve şuur versin.
şeytanlaşma. çünkü yaptığın tek şey ona benzemek.
21 yaşında, başörtülü bir keşfseverden samimi bir şekilde yazılmış bir nottu.
umarım şey edebilmişimdir.
.
bak zeynep, dürüstlüğe şuradan başlaman gerekirdi, bana hakaret ettin, bunu 21 yaşındaki birisi pekala anlar, ikincisi, bu yazı sanatsal ifadeleri öne çıkarmış bir yazı ve kesinlikle tanrıya hakaret içeren bir tarza sahip değil, üçüncüsü gerçekten genç bir insansın, o yaşların dikkafalılığını bilirim, hala seni etiketlemek zor olmadı diyorsun, bu çok iddialı bir söz ve -bunu da abilik olarak düşün- senin en temel hamlıklarından biri, ben buraya yazılanları üzerime almıyorum, burayı bir figür olarak kullanıyorum ve elimden geldiğince de ayna görevi görüyorum, bu yazının altına atılmış yorumlara göz atarsan bunu anlarsın, samimi bir ifade olarak dangalak sözcüğü kullanılmaz, bu blogun bir özelliği var ki, onu sahici kılıyor, o da insan psikesinin hem önbahçelerine, hem de arkabahçelerine değinmesi, islama ilişkin bilgim de yabana atılır değildir, sosyolojik araştırmalar tektanrılı semavi dinlerin ortadoğu kökenli bir fenomen olmasını göstermesine rağmen, aklın en ucu bize bu konuda ancak agnostik olabileceğimizi söylüyor, yine de her din insan fıtratını zaman içinde daha derinden kavramış ve daha incelikli yorumlar geliştirmiştir ki bu topraklarda sufizm gibi çok değerli bir dala sahiptir, beni tanıman için söylüyorum, facebookta bir sayfa açılmıştı, karaçarşaflı olanlardan midesi bulananlar diye, grubu devralan laik geçinen bir kişiye etmediğimi bırakmadım, bunu bir zihniyet olarak eleştirmek başka, ama bunu tam da senin yaptığın gibi etiketleyip insanlara hakaret etmek başka şey,,, eğer bir gün aşk kalbine bir hançer saplarsa dediğim kitap aklında olsun (tabiki başka bi yerinde değil), o kitabı önermemin sebebi, o vahşi ateşten kasırganın (aşkın bir türü) sonunda, oruç arıobanın, belki de o ateş hiç yanmamıştı demesi, bu kadar genç olduğunu tahmin etmiyordum, cümlelerimin kuşkusuz tamamen mecazi olduğunu anlamışsındır umarım, yorumları düzenleme şansına sahibim, son cümleni kaldırıyorum,,, okuyunca tebessüm edesim geliyor, yafta kelimesini bile kullanmışsın,,, bu blogu biraz kurcalarsan beni biraz daha iyi tanırsın umarım,,,
sonra şu cümlem üzerinde bir miktar düşünürsen sevinirim, tanrı papağanları da, şempanzeleri de sevmez, yani onları bi kuş olarak ve bir maymun olarak sever, bir insan olarak sevmez : )) (bak farklı rivayetler var, bunlardan biri de tanrının kıskanç bir tanrı olduğu ve insana bilgelik ve ölümsüzlük meyvesini yasakladığı, şeytanınsa gerçek bir devrimci olduğu yönünde, bilgelik meyvesini, o elmayı yedi adem, ama insanın trajedisi şurada sanırım, diğerini yiyememiş olması)) (nefs konusuna gelince, çok zeki bir hintli var, gerçek bir bilgedir, bir sözü vardır, bir insan başkasından bahsettiği zaman nadiren başkasından bahseder, 21 yaşındasın zaten doğal olanı nefsinin duyarlı olması, hele ki bu aşkı ve cinselliği bastırmaya dönük bir düşünce olarak belirmişse, emin ol kaynağı ne olursa olsun, ne kadar kutsallık zırhı giydirilmiş olursa olsun, bu insana yapılan en büyük kötülük, aşkla yaşanan bir cinsellik kırkbin rekat namazdan daha makbuldur)) buradan çıkan sonuç; benim değil, senin nefsine zulmettiğin : )) (hep metaforlar kullandım kendi kişisel hikayem için bile, benim aşkımı kirlettier, aşkın kitabında bunun cezası açık olarak yazılıdır, idam, infazı da aşık gerçekleştirir, ironiye bak ki, bir hukukçuyum ve elimi ayağımı hukuk bağladı, geriye sözcükler kaldı, jilet gibi, tırpan gibi sözcükler,,, umarım bir şeyler iletebilmişimdir, bir sözle bitireyim, (binlerce söz vardır, ama emin ol ben boşboğazlığı sevmem); oscar wilde’dan, gençler her şeyi bilir, ortayaşlılar herşeyden şüphe eder, yaşlılar herşeye inanır, burası kalıcı bir yer, bu konuda mütevazı olmam, umarım yaşam küfen biraz daha dolduğunda tekrar buraya yolun düşer, bir daha da ağzından cıs kelimeler duymayacağım anlaştık mı : ))) (ben kendi adıma özür dilerim .)
bu üslupta bir yazı katiyyetle beklemezdim senden öğüt vermeyi seven abi.
bence insanları eğitmeyi seviyorsun. çünkü bilge olmayı istiyorsun. ama bunu sivri bi şekilde yansıttığın için tepki alıyorsun. aslında tepki almayı da seviyorsun. çünkü ilgi çekmek hoşuna gidiyor.
belki de normal bi şekilde bildim demeyi sevmediğin için, diğerlerinden sıyrılmak için, aslında diğerlerinin de dediği şeyleri uçlardan söylüyorsun.misal tanrının canını acıtmak hoşuma gidiyor. bu cümle ele veriyor nefsini:)
neyise!
bloguna göz gezdirmiştim, arada bakmaya çalışırım. benim de blogum var ama onun sana vereceği birşey yok. çünkü ben eğitmeye çalışmıyorum kimseyi:) ben baktığım pencereyi methederek belki insanlara gösteriyorum. benim manzaram güzel diyorum. sen kendi pencereni mikroskop diye gösteriyorsun:) :)
insanoğlu.
herneyse! tartıştığıma memnun oldum, öğütsever abi.
tek ricam idini en azından yazarken şey et.
çünkü herkes idiyle yazmıyor, konuşmuyor, algılamıyor.
eyvallah diyor ve fark ettiklerinin gönlüne nakşetmesini ümit ediyorum herkesin Allah’ından.
bilgi değil, nur olarak.
zeynep m.
benim tüylerim renkli fıstık, allah beni öyle yaratmış : )) ben senin bilgisayarına virüs olarak girmedim bu sayfayı, açık ortamda yayımlanan, isteyen insanın girip çıkabileceği bir yer, burayı hazırlarken üçbinden fazla yazı okudum, bu yazının başlığına da dikkat edersen “hakkımda”, her hangi bir kişi ya da gruba hakaret içeren bir ifade kullansam, o kişi ya da grupla ilgisi olan her hangi bir kişi buna yanıt verebilir, sırf buraya dangalak yazdığın için sana hakaret davası açabilirim, demek ki öğüde ihtiyacın varmış, üstelik ben didaktik (eğitici) bir üslup kullanmıyorum genelde yazılarımda, yazdıklarım (benim yazılarım) edebiyat ağırlıklı yazılar, ben ortada tepki verilecek bir şey göremiyorum, bir kez daha hatırlatayım yazdıklarım sanatsal çerçeve içinde kalan ve herhangi biririni hedef alan yazılar değil, nakıştan bahsediyosun ama sadece bahsediyorsun, hala yazında, fevri davranıp dangalak sözcüğünü kullandığın için bir özür yok, üstelik madem kendini insana benden daha yakın görüyosun, özür dilemen bile yetmez, üstüne bir de üzgün olman gerekir, kullandığın kelimelerin biçiminin bir önemi yok, önemli olan bunların bir içerikle bağdaştırılmasıdır, burada bahsettiğin mesela sivrilik konusunu yukarılarda bir yerde zaten yazmıştım, biraz daha yumuşaman gerek, psikanaliz yapan insanları hiç sevmem, kimsenin haddine değil bu, dedim ya, ben bir ayna gibiyim, senden bu sözü duyduğum zaman duygusal bir tepki oluşmadı bende, ama özellikle sende duygusal bir tepki oluşmasını istedim, 21 yaşında, bana göre velet sayılacak birinin böylesine küstah olabileceğini düşünmemiştim, şimdi yazdığına bir bak bakalım, sen kendi pencereni bir mikroskop olarak gösteriyorsun diyorsun, acaba bunu böyle mi gösteriyorum yoksa gerçekten bir mikroskop mu, herkesin farklı bir penceresi var, zaten farkettiysen blogun büyük bir kısmı alıntılardan oluşuyor, ben pek çok pencereyi ziyaret ettim, belirli bir samimiyet ve derinlik yakaladığım yazıları da buraya koydum, takdir edilmesi gereken bir şeye hakaret edilmesi durumunda hiç acımıyorum, idle ilgili olarak yazdığım şey bile kaba görünümünün altında ince bir bağlantı kurmuş bir cümle, izzet-i nefisle, bence burası yeteri kadar ilgi bile görmüyor, öyle düşünüyorum, yani karşında dangır dungur ses çıkaran boş bir teneke yok, bir şeyi önce doğru düzgün bir şekilde değerlendirirsin, ondan sonra eleştirini, katkını, yorumunu yaparsın, kusura bakma sana yüksek perdeden konuşmak zorundayım, ben dürüstlüğe önem veren birisiyim, ahlakım da “gerçek”ten türer, aklımdan, kendime ve insanlara duyduğum sevgiden doğan sorumluluktan türer, şimdi buna cevap yazmadan önce güzel bir değerlendirme yap, karşıma öyle gel ki, seni kaale alayım, bak şimdi sana bir şey söyleyeyim, allahın mekkede ay tanrısı olduğunu biliyor muydun, bu blogun en sevdiğim yanı ise, insanlara öğretmek değil, ben kendim çok şey öğrendim ve ayakları yere basan şeyleri de paylaştım, bak mesela bu yazıda bile müslüman hassasiyetini göz önünde bulundurarak özel ad, yani allahı kullanmadım, cins isim, yani tanrıyı kullandım, anarşizmle yani özgürlük odaklı düşünceler kadar, şemsin benlik odaklı kurallarına da yer verdim, bu yazıyı da doğrudan sana yazmıyorum, hani bundan sonra gelebilecek hadi hafif bir kelime kullanayım düşüncesizlikleri bertaraf etmek için yazıyorum, burada üçkuruşluk emek olmadığı gibi, ne idüğünü bilemeyeceğim insanların farazi ilgisini çekmek gibi bir çaba da yok, ben çok zeki bir insanım, benim kıstasım, başkalarının ilgisini çekmek değil, kendi ilgimi, merakımı harekete geçirmek, hakkımda kısmı ağır travmatik bir yaşantının yine de insani bir şekilde, sanatla aşılma çabasıdır, burada paylaştıklarım ise egomun değil, sağduyumun türevleridir,,, neyse ufaklık, aklımdan da geçmiyor değil bazen, otuz yaşından küçükler giremez-hehehe,,,
gerçekten özür dilemeyi manasız buluyorum. özür beklentin için bana verdiğin cevabı hatırlayayım ödeşmiş olalım:) ki dangalak derken emin ol, vasıflarını değil, körlüğünü kastettim.
birikimine, okumana saygı duyarım ama benden ‘özüne’ saygı duymamı bekleme. bunu gönüllü bir şekilde yapmam gerekir, teslimiyet gibi, oysa sen bunu diz çökme gibi görüyorsun.
bu zekanın, bu birikimin önünde diz çök gibi. ben bu anlayışa saygı duyamam. duymam.
üstünsen, üstünlüğünü sınama okuyucu yorumlarıyla, hakaretlerle. üstünsen, öylesindir, bunu kimse değiştirmemeli.
allah kelimesinin kökeniyle ilgili dediğine gelirsem, bunu farklı bi şekilde duymuştum. ilahların ilahı manasında. yani bilgi dağarcığım vay bea demedi.
üslubuna gelince evet, sen pencereni göstermiyorsun. çünkü pencere diyemezsin yazdıklarına. sen onları farklı bi şekilde sunuyorsun.
beni alt etmen, ağzımın payını vermen, büyü de gel demen.. bunlarla niye uğraşıyorsun ki?
gerçekten bu aptal nefs savaşı, zaferleri değerli geliyor mu sana?
birikimine ve öğrenme tutkuna saygı duydum, ama bu kadar fazlasını bekleme benden.
şu vasıfsız halimle bile “özüne” saygı duyamam ben.
ama yine de senin pencereni görmek isterim:)
bırak yaşı ehbabım.. sen de ben de, niceleri de yola düşmüş arıyoruz.
benden daha evvel yürümeye başladın diye, seni takip edecek arkandan gelecek değilim.
sen yoluna, ben yoluma, arada çakışırsa yollar, laflarız.
mehabbetle.
zeynep m.
bak sohbet rayına oturmaya başladı, hayatın gerçekten çok uç noktasında bir şeyi deneyimledim, böyle bir durumda bunun ben olması ya da x olması ya da z olması durumu değiştirmiyor, yazgının bir dayatması olarak ya da kimbilir tamamen tesadüfen benim başıma geldi, tüm bunlar benim zekamla da birleşince ortaya bir şeyler çıkmaya başladı, ortaya bir şeylerin çıktığı aşikardı, normal bi insanın fark edebileceği kadar aşikar, bu yazı “yol”a çıkarken ne halde olduğumu gösteren, bir parça da beni anlatabilen bir yazı, dürüstçe yazılmış, bir mağlubiyetin ardından ruhun bu mağlubiyete verdiği sıradan bir eğilimi açık açık ifade etmiş; kabaran bir ego, ancak tüm bunları yazarken bu mağlubiyete bir estetik kazandırmaya çalışırken, hatta bu yazının okunurken zevk de verebilmesi için egonun nesnesini bir insan olarak belirlemedim, ateist olmama rağmen “tanrı” metaforunu kullandım, yaşadıklarım tüm çabama rağmen rasyonelize edilecek şeyler değildi, iki ucube boşluğa doğru açılıyordu, birincisi bunun bir sorumlusu yoktu, bir sözcükle tetiklenen patolojik bir kırılmaya dayanıyordu, “tanrı” metaforu en azından durumu katlanılır kılmak açısından bu boşlukta kanat çırpıyordu, keşke olsaydı, çünkü sorumlusu o olacaktı, olayların sorumlusu şeklinde değil, belirli olaylar ardından girilen bir psikeyi potansiyel olarak yarattığı için,,, ikinci ucube boşluk “niye” sorusunun cevabının olmamasıydı, bu tüm olup bitene akılla müdahaleyi, ona anlam kazandırmayı imkansız kılıyordu, bu sonuç başlı başına kuvvetli bir takıntı nedenidir, öylesine açgözlü bir takıntı ki, hayatın en güzel yıllarını gözünün yaşına bakmadan çalar da, muhatabı ortada bir hırsızlık göreceğine, bir senfoni dinlediğinde diretir durur,,, üç beş yazışmadan sonra dangalak derken vasıflarını değil, körlüğünü kastettim diyorsun, bunu daha ilk yazında belirtmeliydin, üstelik durum tamamen bu olsa bile, bu tür kelimeleri seçerken iki katı dikkat etmeliydin, bu konuda ben haklıyım, ama artık haklılık-haksızlık konusuna çok takılmıyorum, bu hayatta tattığım acıların en beter yanı hep “haklı” olmama dayanıyor, kaç kere (kendi) tanrıma dua ettim, haksızsın de bana, hak garip bir kavram çünkü, şahsiyetle birleşince insanı eyleme, adalete sevkediyor, ben çok olgun bir insan değilim (ham da değilim tabi ki) sıradan bir insanın, adalet duygusuna ilk elden verdiği tepki, ödeşme yani ceza, insanların büyük bir çoğunluğu için şunu söyleyebiliriz (musanın mottosu adaletti, isanın ki sevgi); musa olunmadan isa olunmuyor, mum dibini aydınlatmaz denir ya, tüm bu kapıldığım vahşi eğilimlere rağmen ruhun sevgiye bükülmesiyle ilgili çok kelam aktardım, mevlananın şemsin katillerinden biri olan oğlununun cenaze namazını kıldırmadığını ve onu ancak dokuz yıl sonra affedebildiğini biliyor muydun, sana gelince, ruhumun ızdırabının kaynağıyla ilgili hem çok bilgisizken hem de buna benzer bir yaşantıya, o dik yamaçlara, uçurumlara, girdaplara yabancıyken, kendini söz söylemeye ehil görmen, üstelik de buyurgan bir üslupla; kim olduğunu bilmiyorum, ben böyle bir ifade kullanmış olsaydım, bundan dolayı utanırdım, mükemmel bir insan değilim, üstünlük ise umrumda bile değil, kime karşı, ne için, hadi oldu diyelim, ne olacak (köle-efendi diyalektiğinin değil; dost-dost diyalektiğinin insana yakıştığını düşünüyorum),,,
ama eğer burada ben de naçizane bir kaç kelam aktardım deseydim, bu daha sahte olacaktı, gerçekten çok değerli kelamlar da aktardım, niçeyi budaya bağlayabilen, insanın iradesinin üstünde karşılaştığı şeylerle mücadelesinde yapabildikleri ve hatta yapamadıkları, eğer zamanın olur da blogu derin bir şekilde inceleyebilirsen, başımı eğmediğimi, ama çok daha büyük bir mütevazılığın taşıyıcısı olduğumu farkedeceksindir, mesela, ahlaklı olduğumu ama ahlakçı olmadığımı, doğru ve yanlış hükümlerine elimden geldiğince az yer verdiğimi ve bunu bile ruhun bir zayıflığına bağladığımı, bana düşenin doğruları empoze etmek değil, olabildiğince zenginleştirici ve özgürleştirici yorumlar sunmak (aktarmak, yaratmak) olduğunu, hatta bazen çıtayı daha da yükselterek yorumdan bile vazgeçip, tasvirlerle ilgilendiğimi, yorumu muhataplarına bıraktığımı farkedeceksindir, bana yaşantı olarak sunulmamış hiç bir hayat parçası üzerinde yorumum yoktur mesela, baba değilim, onla ilgili hiç bir şey yazmadım dolayısıyla, benim gibi altıyıl süren, beş ayı psikiyatri servislerinde geçen bir saplantı yaşamış olsaydın, maşukta tanrının yüzünü görmüş olsaydın, şeytanla (gerçekten) tanışmış olsaydın, tüm bunlara eşlik eden bir tür kimyasal “anlamsızlık” bunalımı içinde yıllarını geçirseydin, ama yine de içinde tanrısal bir yan olduğunun idrakiyle anlam çıtanı yükseltip “yokoluşu”, “varoluşa” çevirmeye gayret etseydin, bunda da bir miktar başarılı olsaydın (bu “ben”le” ilgili bir şey ifade ettiği kadar, insan teki olduğum için, “insan”la da ilgili bir şey ifade ediyor), o zaman sanırım en azından şunu yazardın: sen muhteşem bir dangalaksın .)
kafkanın davası vardır, çok önemli bir romandır, genelde tüm modern zaman için, özelde ise modern zamanda zirvesini yaşayan bir psikolojik faktör olan kişilik için muhteşem bir metafor sunan bir hikayedir, kahramanımız işlemediği bir suç yüzünden yargı önüne çıkarılır, ve bak burası onikiden vuran yeri, baştan suçu reddedeceğine, suçla ilgili isnat edilen her şeye karşı bir savunma geliştirir, benim buradaki diyalogumun böyle olduğunun farkındayım, senin o ilk cümlen de bile farkındaydım, sessiz kaldığım da çok olmuştur, hatta hatunun biri, bir hatun arkadaşımla yaralarımız üzerine yazdığımız bir şeyler üzerine, ay bunları yazanlar öküzoğluöküzlerdir yazmıştı (bi şekilde haksızdı belki ama bi şekilde de haklıydı, cevap yazmadım ve o gün çok güldüm), ben yazmayı seviyorum, kendi avukatlığımı yapmayı seviyorum, savunmayı bir oyuna çevirmeyi, sözcüklerin potansiyellerini zorlamayı, sınırların testini seviyorum ama samimi olayım, nadiren de olsa sinirimi bozan şeylerle karşılaşıyorum, o zaman da sinir bozmayı seviyorum,,, tüm bunlara eşlik eden benim gibi katı bir materyalistin bile aklını çelen bir ton metafizik işaret eşlik ediyor hikayeme, bunlardan biri, soyadımın anlamının bakireoğlu olması, ben bir isayım diyorum tebessüm ederek, isa da budaydı, demek ki ben budayım, özel bir şey değil ve çok özel bir şey, çünkü her insan buda olabilir ama ne yazık ki pek çoğu şempanze olmakta diretiyor, şunun altını bir kez daha çizeyim de: bana çiçek uzatan kimsenin kellesini uçurmadım, hatta eskiye nazaran epey yol aldım, karşımda bir ego gördüğüm zaman ve ona egoyla karşılık verdiğim zaman bile, iletişim için küçük bir pencere bırakmayı ihmal etmiyorum, neyse ben budayım derken, durumu biraz açıklığa kavuşturmak lazım, buda ben üçbin yıl sonra yeniden doğacağım dedi; bir DOST olarak,,,
özüme gelince, beni tanımıyorsun, tanısaydın, özüme saygı duymazdın, ben bunu istemiyorum zaten, muhtemelen özümü severdin, ama saygısızlık yapmaya hakkın yok zeynep, böyle şeyler için üstün zekalı olmaya ihtiyaç yok, kendimi senin yerine koyuyorum, o zaman en azından şunu derdim, akım derken, bokum demişim, dedim ya yazmayı seviyorum, bu “hakkımda” kısmını çok insan okuyor, küçük bir papatya bırakalım bu diyalogun sonuna,
—Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır.
—Sen sen ol, kelimelere fazla takılma.
—Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşk dilsiz olur.
tamam mı dangalak, anladın mı beni : )
nefsine zulmediyorsun ey garip, tuhaf insanoğlu.(deşme anlamını bırak böyle kalsın)
yeter bu sohbete bu cümle.
bana müsaade,
tartıştığıma memnun oldum.
zeynep m.
hükmünde inat ediyorsun,,,
hadi bakalım öyle olsun,,,
temyize götürmeyeceğim,,,
gerek yok,,,
çünkü,,,
çoktan zamanaşımına uğradı,,,
bu gece gökyüzüne bak, sana bir yıldızı gösterdiğimi hayal et ve sana şunu dediğimi; bu yıldız bizden bir milyon ışık yılı uzaklıkta; nasıl bir ilizyon, nasıl bir halisinasyon aslında, gördüğün o yıldızın şimdiki hali değil, bir milyon yıl önceki hali,,,
o halde
sen “sun” diyorsun
ben “dum”
duma duma dum : )
“sun” da burada bir yargı olmasın, güneş olsun, bir yıldız olsun,,,
ben de memnun oldum,,,
müsaade senin,,,
bir kelime düşürdün dimağıma, fonetik olarak çok hoşuma gitti; sıkı bir melez:
GAHAF!
: )))
bana gerçeği gösterecek el senin elin değil.
sen bu dünyada bir garipsin, nefsine zulmeden bir garip.
bildiklerine bul”dum” deme, kör olur”sun” :) :)
yitip, gidersin.
yitip gitme, yazık olur.
neyse gerçekten daha uzatmak istemiyorum, ama yazmadan edemedim.
“Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler”
nahl / 33
hoşçakal.
daha yazmalısın zeynep, öğrenme güçlüğü çektiğinden bahsetmiştin, bunun kökenlerinden biri, okuduklarını tam olarak anlayamaman, tüm yazışmayı “hakkımda” kısmının altında yapıyoruz farkındaysan, çemberi çizilmiş içine de köksal erdenoğlu konmuş başka birisi değil, güzel de anlattığımı düşünmüştüm ışık yılı metaforuyla, daha açık yazmam gerekiyormuş sanırım, bu yazı yaklaşık üç sene önceye ait bir yazı, en azından cümlende bir mantık hatası olmaması bakımından, nefsine zulmediyormuşsun yazmalıydın, inatla bugüne de şamil olacak şekilde genişletiyorsun, bu günü biraz daha açık kılmak maksadıyla, anasayfada görünen “tanrı on” yazısından bahsettim, bu iki yazı arasında yürünmüş bir yol olduğunu gösteriyor, şu konuda samimi davranmalıyım, daha tam anlamıyla kafadan kalbe inemedim, ama bu şu senin papağan gibi takrarladığın yargıyla da ne yazık ki çakışmıyor içinde bulunduğum hal ve bilinç, körlüğümden bahsetmişsin, ama yazdıklarında özgün hiç bir şey göremiyorum, bi ton yargıyı bana aktarıp durmuşsun, naçizane olarak ben de senin bir körlüğünden bahsedeyim, sanatı, bu yazının sanata dair bir şey olduğunu göremiyorsun, benim sana gerçeği göstermek gibi bir iddiam olmamasına rağmen, gençlik kibirin kendini ele veriyor, şu da ihtimal dahilinde çünkü, sana gerçeği gösterecek el “belki” de benim elim, yitip, gidersin; yitip gitme, yazık olur demen ise şımarık bir insan olduğunu gösteriyor, senin ne haddine benimle ilgili böyle bir yargıya varmak, bu yazı (hakkımda) bu cümleler tamamen bana ait, sen de ise daha sana ait hiç bir şey göremedim, garip kelimesini bile hangi niyetle kullandığını açık olarak anlayabilmiş değilim, aslolan iyiniyettir diyerek, onun derin manasına vakıf olduğunu ve bu anlamda kullandığını düşünmek isterim, yazdıklarının genelinde ise ukala bir tavır olduğu için bu mana da kullandığından bile şüphe ediyorum, aramızda tabi ki belirgin bazı farklar var, ben yaşadıklarımı bile kişilerle ilişkilendirmeden, olgular ve metaforlar aracılığıyla derinleştirirken, sen “kişi”ye (bana) takılıp kaldın, bildiklerim bir göl benim, bilmediklerim ise bir okyanus, dahası var, bilme dürtüsü insanın en temel dürtülerinden biridir, insanı çok değişik mecralara da taşıdı, foton ve DNA gibi şeyleri bilme kapasitemizin içine kattık, ama ben varoluşun gizemi hakkında varmam gereken makama vardım ve cevabımı verdim: bilmiyorum!; şimdi biraz beyin cimnastiği yapmanı istiyorum, sana bir soru soracağım, tanrı hadi madem kurandan bir vecize taşıdın, Allah sınırlı bir varlık mıdır, sınırsız bir varlık mıdır, eğer zulmü biz kendimize yapıyorsak bunun açık anlamı Allahın sınırlı bir varlık olduğudur, zulmün sorumluluğu bize ait ise bunun anlamı özgür bir iradeye sahip olduğumuzdur, bunun açık anlamı ise Tanrı olduğumuzdur, Hallac-ı Mansur bunu kavramıştı ve E-nel Hak dedi ve ne yazık ki onu yaktılar, eğer hiçbir şey Allah’ın iradesinin dışında oluşamıyorsa o zaman da zulmün kaynağı Allahtır; Allahını tanı bil ki, kendini bil, şu takıntılı olarak bahsettiğin “nefse zulmetmeye” gelince, bunun modern psikolojideki karşılığı bastırmaktır, tüm geleneksel ve modern ahlak sistemlerinin normu ise “bastırmak”tır, tüm bastırılanlar orta yaşta vahşi bir intikam seferi düzenleyerek nevrozlara dönüşürler, biraz daha ince bir bakışa sahip olsaydın benim burada tam da o “bastırmak” zorunda bırakıldığım şeyleri elimden geldiğince özgür bırakmaya çabaladığımı görürdün, bir anlamda nefsime zulmetmeyi değil, nefsimi zulümden korumaya çalıştığımı görürdün, sen avam olarak .ötümde değil diyerek dürtülerini serbest bırakırken, ben elitist takılarak bu oyunu .ötümle değil, tanrıyla oynuyorum, önce bir dur bakalım, önce bir haddini bil, ağzından çıkan bir yargıya bir kaç yama iliştirdiğinin farkında ol, senin bu ağzından çıkan sözleri, daha doğrusu aktardığın sözleri “söz” kılabilmek için kırk fırın ekmek yediler, sen bir ekmeğin ucundan bir ısırık almışsın daha, daha ateşe düşmemişsin, yanmamışsın, pişmemişsin, bu arada kim olduğunla yani zeynep m ile ilgilenmiyorum, benim için x’sin, senden olgunluk bekleyemem ama reşitsin, sende görmüş olduğum bu davranış da yaşıtların arasında (bu çağda, post çağda) tipik bir davranış olduğu için ilgimi çekiyor, bana gelince, feelozof çok ağır bir isim ben isimi “kavuk” gibi görüyorum, bu isimi kullandıktan sonra bir araştırma yaptığımda, bir internet sözlüğünde oruç arıobaya yakıştırıldığını gördüm, ki o ustadır, bense kendimi kalfa olarak görüyorum, ustalık mertebesine ise yaklaştım, çiçek meyveye döndü, rengini de aldı ama tadını kazanması yakındır, objektif olarak değerlendirmek gerekirse, sen daha çırak sayılırsın, bu toprakların çocuklarıyız, öyle çırakların kalfalarına, ustalarına, yitip gitme yazık olur dediği nerede görülmüş : ),,, buraya yazıyorum, çünkü yazdıkça feelozofu da açımlıyorum, kazandığım ve önemsediğim maharetlerimden biri, aforizmaları, yargıları tersyüz etmek, hayatın tezat, çelişki ve ironiyi kapsadığını dilim döndüğünce ifşa etmek, bak mesela, bildiklerime buldum deme diyorsun ya, ben de sana şunu söyleyeyim, ben bildiklerimi buldum, “aradım” ve “buldum”,,,
neyse sonunu şöyle bağlayayım, ben ne bok olduğumu da, hiç bir bok olmadığımı da biliyorum, buradan öğrenmeye bak zeynep, burası çok değerli bir yer, “ben”le, nefsimle, egomla, süperegomla uğraşma, parmağıma bakma, yıldıza bak, tepki verme, yanıt ver .) bildiklerine bul”dum” deme, kör olur”sun”u bir ihtimal mevlana söylemiş olmalı, ona da şems (sun, güneş))bense Mevlana’dan şunu aktarmayı seviyorum: “Bu neyin sesi hava değil ateştir, kimde bu ateş yoksa YOKOLSUN!”
Sohbet ba’bında al, kişisel alma, kör olmaktan daha vahim bir durum vardır, bunu da unutma: Sağır olmak!
mail kutuna bak
*gelişim ve değişim sürecini bilmiyorum, yazılarını incelemedim çünkü ilgimi çekmedi yani neydin, neye dönüştün bilmiyorum.
*sıra sıra, konu konu yaz, , paragraf kullan, karışık yazıyorsun kafamı bulandırıyorsun.(yazılarında uyum, birlik olduğunu düşünüyorsun içinden di mi:) ) malum senin kadar zeki değilim, hahayt:)
*tekrar ediyorum, okuma ve öğrenme tutkuna saygım var, ama doğum tarihin benden büyük diye, daha fazla kitap okudun diye, bilmem kaç kere aklını kaybettin diye, çook çileler çektin diye sana usta diyecek değilim. hem samimiyetle senden daha daha şanslı olduğumu düşünüyorum idrak noktasında, sen algılamanla gurur duysan da.
*idin, egon, süperegon, kimliğinle de uğraşmıyorum. benim için garibin tekisin.
*ayrıca o yandan bu yandan alıntılama yapmıyorum, sözü mevlanadan alsaydım altına notu düşerdim.
*dedim ya yukarlarda biyerde, hakikatin, bilmenin, anlamanın peşindesin benim gibi, onun gibi, şunun gibi. tek fark neyinle yollara düştüğün. kim kafasıyla, kimi kalbiyle, kimi nefsiyle, kimi gururuyla.. gidiyor. aradığmız hakikat hepimizin kabul ama aynı yolu kullanmıyoruz. sen nefsinle, aklınla gidiyorsun. ben kalbimle ve nefsimle. yani bana yol gösterme, benden ileride olduğunu vurgulama. senin yolun, benim yolum değil. bırak bana hakikati göstermeyi, ben farklı bi pencere görmenin derdindeyim, gittiğim yolun en güzel olduğunun doğruluğunu sınamak için..
*bu arada bilmişlik yapmak istemiyorum ama, allah kelimesinin kökeni olsun, yıldızlarla ilgili söylediklerin olsun (küçük prens:) vasat örnekler. yani benim de çok kitap şey ettiğim oldu:) daha güzel örnekler bekliyorum:)
*senle belki zavallı bi gevezelik, belki sohbet, belki dırlama herneyse kabul edebilirim. mail adresimi şey ettim. soru cevap şeklinde yazışırız. sen ergen çırak genci tespitlersin:) ben de bir garibi tanımış, tecrübelenmiş olurum.
*kabul ise, çal kapıyı.
zm.
burası yorum kısmı, benim bıdı bıdı yaptığım, gevezelik yaptığım bi yer, derli toplu yazmam ama çok da dağınık yazmam, anlaşılır yazarım, kafa da bulandırmam,,,
benim ne olduğum, neye dönüştüğüm ilgini çekmiyor da nefsime zulmettiğim neden ilgini çekiyor, demek ki bu konuda samimi değilsin, başka bir şeyi ispatlama derdindesin,,,
kibir benim aklıma yakışır da, senin gibi kendini kalp olarak sunmaya çalışan birine yakışmaz, demek ki burada da samimi değilsin,,,
kalbe gelince, kalp doğrulukla sınanmaz, yanlışlıkla sınanır, burada da sınandığının farkında mısın bilmiyorum,,,
hala benimle ilgili hiç bir şeyin ilgini çekmediğini söyleyip, benim için garibin tekisin diyorsun, ben garipliği taşımasını bilirim, taşıdım da, ama böyle konuşarak garibanın tekine dönüşüyorsun dikkatli ol,,,
burası benim kişisel sitem, kendi yolum, kendi mabedim, gönül indirdim de kapısını açık bıraktım, hayat hayattır bazen muhimdir, bazen dalgadır, ama gerçekten bir “anlam” taşıyan şeylere rastlamamış olsaydım burayı bu kadar öne çıkartmazdım, hem utanırdım, hem de zaten küçük düşürmüş olurdum kendimi,,,
allah kelimesinin kökeni, tanrının sosyolojisine işaret ediyor (bense Allahın Ay Tanrısı olduğunu öğrendiğim gün Allaha aşık oldum, güneş değildi, bir buyurgan değil, bir hizmetkardı, insanların kendisine tapmasından mutlu olan bir ilah değil, insanları mutlu etmekten mutlu olan bir ilahtı, kafandaki Tanrı idesi neyse sen de osundur), sözcük oyunları yapmayı seviyorum, ama bir bağlama oturmasına da dikkat ediyorum, (yıldızların geçmiş haliyle, bu yazının geçmiş hali nasıl da çakıştı, o yıldızlar ki, kendi gerçekliklerini, ışığın ve zamanın düşü içine gizlemişler) insanlar okurken bundan zevk alsınlar istiyorum, seni bir çırak olarak tesbitlemek zor değil ama seni tanımadığım için sana bir sıfat yakıştırmadım, beni tanımadığın halde hala bana “garip” sıfatını yakıştırıyor olman çok ham bir davranış, bunun bendeki karşılığı bir yana, o kalbine sor bakalım, hakkında hemen hiç bir şey bilmediğin (ilgilenmediğin de) bir insan için vermiş olduğun hükmü, yargıyı kalbin onaylıyor mu, basitçe sor, o sana cevabını verir,,,
idrake gelince, bu sözcüğü kullanman çok hoşuma gitti, farkındalık yazmamışsın, çünkü böceklerin bile farkındalığı vardır, idrak doğru kelime, bu konuda samimi olduğuna da eminim, ama zeynep sen de benim samimiyetime inan ki, en güçlü yanım budur, ben iyi tabiatlı bir insanımdır, hayatın bir haliyle karşılaştım ve altı kişiyi yere yatırıp kafalarına bir kurşun sıkmak istedim, işte bu büyük çelişkiyi, tezatı, kendine aykırı duruşu çözmek için gereksinim duydum idrake, bu çatışma olmadan hayat sıradan bir bilinçle yürür ki öyle olması gerek, insan hayatı da evrim gibidir, ihtiyacından fazlasıyla ilgilenmez,,,
evrim dedim de, bu blogun macerasıyla örtüşen bir yanı var, evrim esas olarak imalat hatalarının tarihidir ve işine yarayan bir şeyin farklı bir potansiyele kapı araladığı çok sık görülen bir şey evrim tarihinde, göz besine ulaşmak için bir ışık duyargası olarak başladı serüvenine, bu blog da, facebookta hatunların ilgisini çekmek için attığım kısa mesajlarla başladı, eski sevgilimin çok erkek arkadaşı vardı ve kıskanmıştım, derken bir çocuk benim için bu blogu açtı, buraya taşıdım yazıları, bu sefer de macera bir kendini ve aşkını ispata dönüştü, aşk ilişkimde bir rakip vardı, bir müddet geçtikten sonra her şeyin çok daha büyük bir oyunun parçası olduğunu idrak ettim, materyalist olmama rağmen koyduğum hiç bir yazı tesadüf gibi görünmüyordu, (hele ilk yazı, yazgımı işaret ediyordu; simyacı!) hikayeme ve bilinç düzeyime de eşlik eden, onlarla paralellik kuran yazılardı, entellektüel olarak bir tabana sahip olduğumu da belirtmem gerek, gördüğüm şey tam da postmodern bir zamanda sufilerin mumyalarının canlandığıydı, ortada büyük bir “benlik” problemi vardı ki hala onun sancılarını çekmekteyiz, Allahına ne kadar yakınsın bilmiyorum yazdıklarından, üslubundan hala küçük benliğinin içinde nefes aldığın belli oluyor ki, bu çok da anormal bir durum değil, (ben bile belirli bir oranda kurtaramadım paçamı ondan, ama neysem o olarak görünmeye dikkat ediyorum, hal buyken diyorum bazen, hani madem bu bir adem patolojisi, sayıklasın bakalım diyorum, ne sayıklıyor, ademin kendinden gizlediklerini mi) insanlığın, özellikle otuz yaşaltı kuşağın tamamı bu durumda ve çoğu da gereksiz bir biçimde çok erken yaşlarda ruhlarının esaretiyle ve ızdırapla karşılaşmışlar, acı arttıkça hataları, kısırdöngüleri büyüyor, “gerçek”i daha da “ben”lerine büküp duruyorlar, daha da mutsuz olup duruyorlar,,,
mailine gece bakacağım, sohbetimin sivri köşeleri kalbinin sınavıdır, benle ilgilenmediğine göre, o çığlık sana ait olmalı; yitip gitme Zeynep, yazık olur .)
hala benim için, zulmüne nefseden bir garipsin diyebilirsin (cümleyi bir daha okur musun, bak bunu de, bunu de,,,
bu arada ilk yazdığın şeye verdiğim cevapta da şöyle bir gerçekliğim gizli, sevdiğim kadın bir 3. şahısla cinsel ilişkiye girdi, onun yaşadığı güzellik nefsime öyle zulmetti ki, ne garip bir dünya değil mi, bir başkasının aldığı zevki senin hanene zulüm olarak yazıyor, cinselliğin, nefsle, izzet-i nefsle ve zulümle bağıntısını yazmak istedim orada, cennetle ve cehennemle, emin ol kaba bir sövgü değildi,,,
boş biri değilsin belli, hayat gizemli bir şey, bir miktar tercih, bir miktar kader, ağzına kadar doldurmayabilir kadehini, ki genelde yarısı boştur, yarısı dolu, boş kısmına da, dolu kısmına da takılmamak gerek, onu içtin mi, buna bakmak gerek,,,
bu arada blogda yazılıdır da, gözüne çarpmamış olabilir, yazdıklarım ne olursa olsun, gerçekliğe ya da doğruluğa, hataya ya da yanlışa ne kadar yaklaşmış olursa olsun, tüm tümcelerimin başına koyduğum bir kelime vardır: bence,,,
yazdıkların bana değil, sen hikayeni, kendini anlatmak istiyorsun. ya da bazen insana olur, yaşadıklarına ad koyup rafa kaldırmak için, bi şekilde son noktayı koymak için, eskiyi anlatıp dururlar. biraz bunu yapıyorsun ama rahatsız değilim, derdimi biliyorsun zaten.
ben benim de şekil verdiğim kavramlara, ad koyduğum tespitlere, farklı taraftan bakan birininkilerle kıyaslamak istiyorum. aslında tam kıyas da değil. ben sadece “seçtiğimin” en olduğundan emin olmak istiyorum. ve bunun mutlak, herkese göre değişmeyen bişey olmasını istiyorum.
yazmışsın -kokoloji:)- kafandaki Allah kavramı sensindir diye. ben Allah’ı -allah’ımı değil- hep üstün diye anladım, hissettim. merhametli değil, korkunç değil, diktatör değil, şu değil, bu değil..
benim için tek kelimeyle üstün. insanı deli edecek, ağlatacak, hayretten şok edecek kadar üstün.
benim için Allah, “azamet”, büyük, ulu, “muazzam”
yani AZİM.
ismimin başharfleri, esma-ül hüsnadan AZİM’in sessizleri. ama ben üstün değilim. ben hep nakısım, çok nakısım.
bu kaba şekliyle Allah’ın bana gösterdiği tarafı. ki biliyorum o benim yargılarımın içine sığamaz. ben ne dersem tam O olamaz.
bana tanrı’nı anlat. hikayeni değil, şu oldu bu oldu falan değil, senin için Allah ne bunu anlat. yazılarını okumamı da söyleme, baktım biraz kelimelerin çok şahsi, çoğuna sen anlam yüklemişsin -ki çoğu yazan bunu yapar- anlamam için seni çok iyi bilmem lazım. en iyisi sen baştan yaz.
mail atmadım boşuna bakma. mail adresimi verdiğim bi not gönderdim. çok geç cevap yazıyorsun beklemek sıkıcı oluyor, böyle daha kolay olur.
en iyisi buraya da yazayım.
zeynepmerdan@hotmail.com
bu arada -ki senin de böyle düşündüğünü varsayıyorum- senin beşeriyetini hissetmek istemiyorum, yani benim için düşüncelerini öğrenmek istediğim bi ruhsun. adın, yaşamın, mesleğin, yaşın bunlar olmasın yazılarında. -belki cinsel bastırılmıştıktır, malum türban şey ediyorum-
bulurum muhakkak bi nida zaten. şimdilik garip ağbi deyivereyim:)
adresimi kaydet, bura dolup taşacak yoksa.
si yu.
“üslubundan hala küçük benliğinin içinde nefes aldığın belli oluyor” yani fark ettim.
sen öyle diyorsan öyledir benim garip ağbim.
http://zeynepmerdan.blogspot.com/search/label/**%C3%87%C3%B6p%20Kutumdan%20Yaz%C4%B1lar**
bunlar benim çöplerim, merak edersen şey edersin.
bir çocuk daha yazdı, bok müstear adıyla, basit konuşayım, burası benim çöplüğüm, horozu da benim, kimse gelip, ne şekilde ötmem gerektiğini söyleyemez, sesimi beğenen beğenir, beğenmeyen gider, öneridir, yorumdur, dostça olduğu müddetçe dinlerim, eleştiri ise kabul etmiyorum, kimseye karşı bir sorumluluk yüklenmemişim ki, kendi yolumda dürüstçe, kendi ruhumu arıyorum, içinde “ben” de var, hikayelerim de, ama bunlar bile tat kadar var, tuz kadar var, fazla kaçırırsan yemeğin tadını bozar, biliyorum, üstelik “ben” çağın figürü olduğu için “ben”den fazlasına, ötesine taşıyor, “en” önem verdiğim iki şey ise “kavrayış” ve “estetik”, beni özgürlüğe ulaştıracak bir kavrayış, beni aşka taşıyacak olan bir estetik,,,
hepimizin birbirinden farklı ve birbirinin aynı olduğunu düşünüyorum,,,
yazılarımda şahsi anlamlardan ziyade, anlamlandırmanın potansiyel zenginliği ve ifadelerin özgünlüğüne dikkat ediyorum, bir tarz, bir üslup kazandım, bunun için de, tanrı, doğa, insan ya da hidrojene müteşekkirim,,,
yüreğim samimi bir temasa ve sevgiye “yanıt” verecek kadar güçlüdür, gerçek “güç” zaten budur, ama karşımda bir mücadelenin unsuru olarak belirdiğinde, gerekeni yapıyorum, nefs-i müdafa, bu benim eylemimi suç olmaktan çıkarır, ancak saldırganın eylemini suç olmaktan çıkarmaz, tıpkı işgale karşı direnişin meşru olması gibi, bir tür meşru müdafa,,,
kendi yolculuğum esnasında öğrendiğim bir şeyi paylaşayım seninle, bir tür soru olarak da kabul ettim bunu, insan için mutlak olan tek şey ölümdür, mutlak olan şey ise cansızdır ve ölüdür, iyiki de öyledir, su gibidir yani insanın doğası, akmak ister, donarsa katılaşır, ruhu buz olur, kalbi tuzlabuz olur,,,
zaten ustalarımız, bilgelerimiz onu demiyor mu, bırak kendini akışa, küçük benliğinle ona set kurma, bırak kalbinin ırmağını özgürlüğüne, o özgürlüğe güven, seni okyanusa taşıyacaktır,,,
seninle sohbet etmek güzeldi,,, çöplerini kurcalarım bir ara, bazen bir güvercin ama bazen bir kargayım ben, değerli bir mücehver görürsem, onu çalar yuvama (çöplüğüme) taşırım,,,
kendine iyi bak kardeş : )
eyvallah.
: ))
(diyaloğa noktayı koyduğun için teşekkür ederim, bu tebessüm dokuz numaralı değil, on numaralı bir tebessümdür))
bir parantez eklemek istiyorum, keşke dediğin gibi garip olabilseydim, oysa olsa olsa, tuhaf ve ilginç bi şeyim ben, içaçıları toplamı yüzseksen derece olan bir kare,,,
gibi,,,
eksiği olan da,,,
fazlası değil,,,
gibi,,,
—
GARİP, GARİP DURUYOR HAYATIMIZDA!
Garipler her çağda azdılar. Çağlarındaki haksızlığı, zulmü, kabalığı anladılar. Hıyarları tanıdılar, onlara tahammül ettiler, anladılar. Garipler, tuhaf insanları olarak kaldı, çağlarının. Sınıflandırılamadılar. Saraydan da gelebiliyorlardı, sokaktan da. Bu dünyanın yabancılarıydılar; dikiş tutturamayanları. Elbette tutunamadılar. Her tutunamayan garip değildir ama, her garip, tutunamayandır. Zekâları, yetenekleri yetmediği için değil, yaşam mantıkları, bu dünyanın yaşam mantığına uymadığı için ‘dışarıda’ kaldılar. ‘Marjinal’ değillerdi. Marjinallik ‘entelektüel’ vıdı vıdıların kendilerine yakıştırdığı rütbeydi; entelektüel ise daha baştan garipliği yitirendir.
Garip, hasbî insandır, olduğu gibi olandır. Daha başka nasıl olunduğunu bilmeyen. Kendiliğinden: Öylece. Yalnızlığı belki ondandır. Yapayalnızdır. Çevresindeki insanlarla birlikte. İçine kapanık uyumsuz, suratsız biri gibi gelmez garip bana. İnsanlar arasında dolaşır. İşi gücü de vardır. Kravat bile takabilir. Kendini belli etmeyenlerdendir. Sıradan, basmakalıp görünür. (İsteyerek değil, görüntüsü makyaj değildir.) Bildiğini zorlanmadıkça söylemez. İkide bir kendini ileri sürmez.
Kendisiyle karşılaştığı için, kendisiyle diyaloğu, iletişimi, muhabbeti, hesaplaşması olduğu için hıyar insanın tam zıddıdır. Hıyarlar çoğaldıkça garipler azalır. Az oluşları elbette, hıyar nüfusunun artışı değildir, yalnızca. Garip, hıyarı, hıyar gibi göremez. Olgunlaşmamış, ham, sevilesi bir varlıktır hıyar. Garibin hıyarlarla bir zoru, bir derdi, bir alışverişi yoktur. Dünya bir gurbettir. İçinde gurbeti taşır garip. Hep yabanda, hep uzakta, hep bir başına, hep yapayalnızdır. İnsanları kırmamak için, istemediği görüntülere bürünebilir zaman zaman. Ticaretle uğraşabilir. Sporcu olabilir. Memurluk yapabilir. Hep iğreti durur, girdiği işlerde. Kendi gibi olanlara rastlarsa, yalnızlığını paylaşmak isteyebilir. Büyük beklentileri, hırsları, tutkuları olmadığı için, hayal kırıklıkları yaşamaz. Kendini terk eden, sözünde durmayıp onu aldatan dostlarının ardından ilenmez. Kızmanın anlamsızlığını bilir. “Bütün insanlar nankör”, “Herkes hıyar”, “Türkiye batıyor” demez. İyimserdir. Umudu, iyimserliği, ahlâkıdır onun. Evrenin, tüm çirkinlikleri, çelişkileri, haksızlıkları, sömürüleri, içine alıp, yeni soluklarla yeni canlar ortaya koyacak mucizeler taşıdığına inanır. İnsana güvenir. Güveni, çâresizliğinin son durağıdır. Evrendeki varoluş hırsının yarattığı hasarı bilir. Bilinçlidir. Bilinçsiz, garip olamaz.
Garip, elbette garip edebiyatı yapmaz. Açık oturumlarda, konferanslarda, televizyonlarda ‘garip’ üzerine konuşup, geçimini sağlamaz. Garip, garip olduğunu, ‘kendiliğinden’ bilir. Benim gibi entelektüel bozuntularının anlattığı gibi anlatmaz kendini. Çok satan kitapları imzalayan, ünlü insanlardan değildir.
Bu düzenin elinden nasıl kurtulmuştur? Kurtulmaya çalışarak! Düzenle, ‘garip’, bir uyuma girmiş göründükleri için, düzen onları fark edememiştir. Nara atıp, kavga etmedikleri; kendilerini, inançlarını, bilgilerini abartmadıkları; sevgilerin sıcaklığını duyup, hesabî yanlarını görmezden geldikleri; herkesi kendi farklılıkları içinde ‘öyle’ kabul ettikleri; içlerindeki sonsuzluğu keşfedebildikleri; sıradanlığı, basitliği, sığlığı, abartılmış bilgiçlikleri, kabalığı fark ederek, içlerindeki sonsuzluğu, dışlarındaki sonsuzlukla birleştirebildikleri; günlük tartışmaların, moda olmuş geçici görüşlerin, paranın (yoksuldur garip!), ünün, her türlü darlaştırıcı bağımlılığın uzağında kaldıkları için gariptirler.
Kendilerinden bakabilirler. Kendi pencerelerinden. Kendi varoluş zeminlerinden. Kavramlara bulanmış, yaşamda onlarla birlikte yaşamayan bilgileri, bilim adına, felsefe adına, teknoloji adına yapılan nice ukalâlıkları ince bir gülümsemeyle önemsemezler.
Garipler ne bankalarda yönetici ne yüksek düzeyde devlet memuru ne herhangi bir üniversitede akademisyen olabilir. Olmak istemezler. Elbette hiçbir gazetede köşe yazarı olmak akıllarından geçmemiştir.
Hiç garip gördünüz mü? Tarihte ve zamanımızda. Varlar. Belki bazılarımız onları uzaylı sanıp, taşlıyor olabilir.
Ahmet İnam – İnsan Yüzleri
ne dil var sende. dilli garip. dili garip.
dediklerinden bişey anlamıyorum. dokuz numaralı tebessüm, gahaf.
kendi kendine konuşuyorsun, maksadın demek, söylemek, anlatmak.
neydim ben?
eyvallah der geçerim.
:)
anlaşılan sana laf anlatmak için “shift”e basmak gerek, shifte bas, “dokuz”a bas, önüne de iki nokta koy üst üste, hadi ben de sonuna üç nokta koydum
cu
(bunu bakır olarak anlama)
si yu
(bunu da kızılderili olarak anlama)
görüşürüz demek
(tamam kalp güzel bi şey, ama enerjinin hepsini kalbine harcama bi miktarını da aklına ayır :D
yu ar ironik men.
(bunu espri olarak anlama)
beynime laf etme, çirkefleşirim.
burda son yorumu ben yaparım.
-ha?
-yaa.
-vay.
çüzz.
gariple tuhaf seviştiler; gahaf bir aşk çocuğudur, anasını da babasını da tanırım, benden istediler, ben okudum, ben üfledim kulağına,,, cinsiyetini yazmıyorum, kız olarak düşünürsen, anasına bak kızını al, erkek olarak düşünürsen, bir erkek günde iki kere babası olur,,,
garip bir beşer idim
küfrü müfrü deşer idim
kafam yok yalan anlak idim
bazı zemanlarsa ahmak idim
…
iyi üç kaat attın, bulamadım karayı, alamadım parayı .)
bu blogun mesihi benim, burada bir havarisin, bu teknik olarak da böyle, tanrının sesini bir tek mesihin duyması gibi, buraya yazılan yorumları da silebiliyorum, sana bir şekilde izin veririm; JUDAS olursan,,, yani beni öpersen : )
muckkk, ohhhh, içimden geldi beee : )
HAHAHA!!!
kafidir, nerde çokluk…
bu blogda leş de var, çiçek de, ister bir sırtlan ol, ister bir arı, tercih senin, manilerin bana mani olmasın, bloguna yaz mana olsun, ben oradan nasiplenirim .)
manilerim anlık oluyor burda şey ettiğim gibi ama sen kıymetini bilmedin, nankörlük ettin. edebi ve güzeldiler, buraya yakışmışlardı ama onlara yazık ettin. daha da mani demem sana
zeynep bana kızma, seni kaale almayabilirdim, yukarda bir manine büyü yaptım, sen daha kendine varamamışsın, başkalarından bahsedip duruyorsun, bak güzel bi abimiz geçmiş bu topraklardan, allah ona ismini hediye olarak vermiş, şems (güneş), ne diyor bu üstad, başkalarıyla değil, kendiyle uğraşan, sonunda mükafat olarak yaradanı tanır, sürekli benimle bir mücadele halindesin, düz yazıyorum akıllanmıyorsun, ters yazıyorum akıllanmıyorsun, ne yapacağız senle böyle, o eyvallah sözünden sonra kıyak da geçtim sana, sonsözü sen ettin dedim, o “garib”e bir parantez ekledim, savunma içgüdüsü çok güçlü bir güdü, o kadar güçlü ki, halil cibran altını çizmiş, insanlar hatalarını savunmakta doğrularını savunmaktan daha gayretkarlar diye,,, çok değerli küçük bir nüve bu,,, ben senle didişmiyorum artık, o kısmını kestim, sana bakıyorum şu anda, kulakların var mı, ona bakıyorum, sınırları ihlal ediyorsun, tıpkı burada sonsözün sana ait olamayacağı gibi,,, şu “ben”den kurtul artık, zeynep konuşsun,,, (buranın “ben”i bana ait : )
Çöl sessiz
içimin kervanı dilsiz semada döner yıldızlar kimsesiz…
Çırak, çöktü yanına dervişin
Dedi ki
“söyle biz kime dengiz?”
Dedi ki
“Kapılar açılınca aşk ile
hayat ve ölüm denk olur birbirine”
dersin ki o zaman kendine
“”Mecnunun adı çıkmış bir kere
gerçek aşk bende…
Dengiz şu çölde
kum zerresinden
semadaki gezegene…
Aşk ile geçer körlük
kumlar, kuşlar gelir dile
Yol uzun
çöl sıcak
yürürken içinde
yanacaksın her nefeste.
Çırak çıkacak içinden
aşk ile
sabır eşliğinde…”
İlgiyle inceliyorum yazdıklarınızı.
İlgin için teşekkürler, küçük bir şey anlatayım mı , kendimle ilgili, büyük bir aşka düşmüştüm, derken aşk imkansıza düştü, bu ikisi yanyana geldiği zaman bırak arşivleri karıştırmayı, radyodan bile duyarsın; “I wish I was special”, teleolojiye (erekbilim) girmeyeceğim, iki kanaldan da yayın yapar insanoğlu, bir amaç da edinebilir ya da varoluşun bir amacı yoktur varlık başlıbaşına bir mucizedir, bir amaca ihtiyacı yoktur diyip bırakırsın kendini nehrin akışına, doğu ve batı metodolojisinin temel ayrımlarından biri budur, kendi ulaştığım sonucu söyleyeyim, bu bir tercih olarak bırakılmalı, bu iki önermeye de doğru-yanlış yargısı yapıştırılmamalı,,,
bir amacım vardı bu blogu hazırlarken, hayranlık oluşturmak ve bu amacıma ulaştım, çağın hastalığından “ben”den müzdariptim biraz, bir rakip, ibnelikler ve puştluklardan müzdarip olan bir “ben”,,,
öyle dik bir yamacın kıyısına bırakmıştı ki beni hayat, kendimi salsam bir böceğe dönüşecektim o yamacın dibinde, o yamacı yürüyerek tırmanamadım, uçmak zorundaydım önce dibe daldım, böcekten kanatlarını çaldım, sonra Tanrı oldum ve uçtum,,,
yalan da konuşamam, “egomdan” da bir şeyler var bu blogun içinde, ama kimse hikayenin şu kısmını bilmiyor, kaç kişinin egosunun bir mızrak olup kalbime saplandığını, bitkisel hayattan çıktığım zaman, ölümü bile röntgenlemişken yemin verdim kendime, bir yanımı sapkın bırakacağım, eğer karşıma egonla gelirsen: Ben seni ezerim!
Kıyametin olurum, ay olurum, dünyana düşerim,,,
insanlar bunu görsün istiyorum, “ben”de başka bir şey de görsün, beni aşağı çekmekle uğraşmasın kimse, benle beraber uçsun,,,
hayret makamındasın, umarım hayranlık makamına vararak ayrılırsın buradan, sadece “ben” de yok ki bu blogda, o hediyeyi kim vermek istemişse insanoğluna, onları da koydum bu sandığın içine,,,
aşkın gözü işte; tanrı gözü; ayın karanlık yüzünü dolunay gecesinde görür; yıldızlar desen sana göz kırpar; söyle derler söylediğin doğru; bir düşünce bile doğru değil güzeldir,,,
Sen de bir hediye bırakmışsın buraya, sessizce aldım onu, tebessüm de ettim ama oradan burası görünmüyor öyle değil mi, o zaman güvercini salıvereyim, bileğindeki notta şu yazılıdır: teşekkür ederim : )
Orayı şu anda sadece rüyalarımda görebiliyorum ve bu beni suskunlaştırıyor.
Sustukça, izledikçe beni adım adım (ama yavaş) kendine çekiyor.
Okuyorum, yazıyorum ve renklendiriyorum. Yıllarca resim yaptım, üç yıl önce neden ve nasıl olduğunu bilmeden yazmaya başladım, birşey olmuştu bir şey ama ne? Cümleler akıyordu içimden gece üçte, dörtte başlayıp sabahın ilk ışıklarını görene dek süren, bazen trafikte arabamı park edip yazmak zorunda bırakan, sevdiklerim çevremde neşe içinde vakit geçirirlerken ben bir köşede bulduğum peçetelere bile yazdım. Bu süreçten sergiler, bir şiir ve aforizmalar kitabı çıktı. Çevrem çok kalabalıtı dahada kalabalıklaştı kalabalık çoğaldıkça ben yalnızlaştım. Bu durum belki herkes için haz alınacak bir süreçti başarılıydım, zekiydim, çalışkandım toplumda saygı duyulan, alkışlanan, özenilen bir yerdeydim; ama ben nerdeydim?
Bütün bunların dışında bambaşka bir dünyam var. Bu dünyanın adını beş yaşında “merak” koymuştum ama sonra içime o merakı kimin koyduğunu öğrenme isteğiyle “arama” dünyasına geçtim.
Bir ağacın dalındayım
bir ağacın kökünde
bir hücrenin çekirdeğinde
ve kanın kırmızısında.
Ağaç da benim, kan da,kırmızı da
saldım köklerimi toprağa
beslendim, büyüdüm usulca
geldiğim bu toprak, hava, su bana
Rüzgar yaladı yapraklarımı
ben kollarımı açtıkça havaya
beslendim bu topraktan
kanlar yürüdü dallarıma
Yüzümü döndükçe güneşe, açtıkça ellerimi
kucakladı beni,kucakladı kendi mucizesini…
Ben ne diyorum biliyo musun, tanrı sadece hidrojeni yarattı ve kendini hidrojenin içine sakladı, o hidrojen tekrar Tanrıya dönüşene dek sürecek serüven, insanlar anlıyorlar mı acaba niçeyi, niçe insanı üst-insana giden bir basamak olarak görmüştü, o çağın en büyük zaferi Tanrı’yı öldürmüş olmak olduğu için, niçe üst-insan dedi Tanrı demedi, belki de haklıydı, üst-insan da Tanrı için bir basamaktı, (DNA’nın yakınındayız şimdi, üst-insan bir kurgu olmanın ötesinde potansiyel bir gerçeklik taşıyor),,,
o müthiş soru hala yanıtlanmış değil, evren özgür iradeyi (Tanrıyı yaratabilir mi) insanı ele aldığımızda ve olabilecek en zıpkın bilimsellikle insan bir özgür iradeye sahip olamıyor, dolayısıyla bir özgür irade yanılsaması, cuk terimiyle bir “ben” yanılsaması yaşıyor, özgür irade içkin bir kaynaktan doğamayacağı için, insan beyni karmaşık olsa bile sonuçta verili bilgileri değerlendirebileceği için, özgür iradenin tek bir kaynağı olabilir, aşkın bir kaynak, yani Tanrı,,, bu insanın varlık-varoluş sorunuyla ilgili bir kördüğüme sahip olduğunu göstermesi bakımından manidar, “ben”inden vazgeçmesi gereken insan, sufistlerin dediği gibi özde bir hiçe dönerken, insan mahlukatını diğer canlılardan ayıran yine de nitel bir ayrım var, bilişsel farkındalık, yani farkında olduğunun farkında olmak,,,
neyse klasik bir tarzın var hala, biraz daha keskin ve sivri yerlerde dolanmak lazım sanırım, mesela şunun gibi; gerçek bir Tanrısallığın bir diğer tezahürü de (biri özgür iradeydi), yoketmektir, E=mc2′dir evren, bu sınırlı bir gerçeklik ve sadece dönüşümü gösteriyor, bu yasanın karşısında yoketmek Tanrı’yı işaret ediyor .)
daha seni anlayabilmiş de değilim, temel nevrozun nedir, biraz açar mısın, sıradan insanı mutlu etmesi gereken şeylerden mutlu olamayan bir ruh, bir nevroza sahiptir, çağımızın hediye ettiği çatışmalar bir yana, klasik çatışmalar da var, buda için nirvana, uç noktasında ölüm nevrozundan, o çatışmanın çözülmesinden kaynaklanmıştır, yedi yıl acı çektiği söylenir, diğer iki ekürisi, hastalık ve yaşlılıktır, şu post zamanda varlık-varoluş sorunu hala girdaplar oluşturabiliyor, bilim tek Tanrı’yı sosyolojik bir türev olarak, öyle bir gerçeklik olarak deşifre etti, ancak insan beyninin bir tür mistisisizmle rezonansa girme becerisi ve hüneriyle, bilinci ve idrakiyle evrenin başlı başına bir mucize olduğuna tanıklık ediyor oluşunu çakıştırabiliriz,,,
çağımızın sorunu ise açıkça “ben”, “benlik” ve “kişilik”tir, insan burada çok ciddi bir paradoksla karşı karşıya kaldı, sonuçta insan tekinin, bireyin, yatırım merkezinin kendisi olması, belirli bir rasyonel çıkarı da ifade ediyor olması dolayısıyla “ben”le ilgilenmesi ve bencilleşmesi, bu rasyonelliğe aykırı bir biçimde, mutluluk değil, acıtıcı bile olabilecek bir mutsuzluk hediye etti,,,
bu rasyonel çıkarın handikapı insanın “ego”ya hapsolmasıdır,,,
batı düşüncesi, negatif bir tanıma ulaşmıştı insan için; “insanın doğası yoktur” deleuze—, doğru bir önermeydi, şu bakımdan, insan barışçıl da olabiliyordu, savaşçıl da, bencil de, özgeci de,,, doğu düşüncesi ise, insanın fıtratıyla ilgilenmiştir, ve çok da doğru bir biçimde bunun aracı olarak “ilim” kelimesini kullanmıştır, bu bilimi kapsamakla beraber bilimden fazlasıdır, bilgeliği de içerir ve bu fıtratın meyvesi olarak da kamil insana ulaşabilmeyi becermiştir, çok önemli bir işlevi var bunun, çünkü ölüm karşısında insanın varoluşunu gerçekleştirdiğini temsil eder, çiçeğin çiçek açması gerekiyordur sadece, ölümsüz olması değil, kamil insan o çiçeğin açmış halini temsil eder, ve ilginçtir özellikle modernizmde tavan yapan benlik ve egoyu aşması kritik noktasıdır, batı terimiyle konuşacak olursak, insanın gelişiminde mutluluğunun yeni anahtarı da olacak olan süperego devresine geçiştir,,, bunun için aşkın kaynaklara, aracılara ihtiyacı vardır, iki tane aşkın kaynak vardır, tanrı ve aşk, gelenek tanrıyı da kullanabiliyordu, modernitenin bile postunda olduğumuz bir zamanda, elimizde kalan tek kaynak aşk, varoluşun tamamlanmasındaki yeri, bir merdiven olması bakımından çok önemli bir kavram, salt üremeyle ilişkilendirilecek bir şey değil, bunun çok daha ötesinde bir kavram, ölümünün bilincinde olan varlığın (insanın) varoluşunu tamamlaması ki bu kapı ve bu yol insan soyunun sürmesi için elzem, diğer türlü, geleneksel inançların mesela tamamen ortadan kalktığı bir dönemde, ölüm bilinci, insanın varlık bilincine dönüşür ve ölümü aşamayacaksa, varolmak istemeyecektir, aşk konusuna gelince de, karşı cinsle yaşanan aşk, aşk türlerinden sadece birini temsil ediyor, ancak o bile, “ben”in bir tür ben-sen>sen olması için yani benliğin aşılması için yeterlidir, ve bu hayat, bir ev ödevi değil, fıtratına uygun yaşayan insanın hayat serüvenini sevgi ve özgürlük taçlandırıyor, bunu yaşayan bir insan ölüm bilincine rağmen hayatı kutsar : )
(bu yazı deli materyalist bir insan tarafından yazılmıştır, mistik olmak başka bir şey, tutarsız bir metafizik başka bir şey, burçlar, uzaylılar, uçan insanlarla ilgili hiç bir makul veriye ya da bilgiye rastlamadım, ancak bireysel hikayemde rastlantı olması akıl-dışına kaçan gerçeklikler yaşadım ve benim gibi bir insanın aklına bile çelmeyi taktı ve bir nevroza dönüştü, materyalist yönümün bilinen bir kaynağa bağlayamadığı için tesadüf demekten başka şansı olmasa da, kör bir noktayla beraber, bir yorum olarak “tevafuk” yorumunu seçtim, o metafizik hikayeye kendimi bıraktım,,,
milan kunderanın bir sözü var, yaklaşık olarak şöyle bir şey; insan yaşadıklarını sadece bir gerçeklik olarak yaşıyor, bu gerçekliği vahşi bir travma olarak da deneyimlemiş bir insan olduğum için, bunun içindeki trajediyi görebiliyorum, olası başka biçimler de alabilecek bir hayattı, insan hayatı o olası başka biçimleri de yaşayabilse, o zaman uzun süren travmatik bir deneyim bile, ağır olmakla beraber, özgün bir deneyime dönüşecekti, tek gerçeklik, o gerçekliğin başka olası gerçeklikleri yoketmesidir ki, trajik olan yönü bazılarının telafisinin bile mümkün olmamasıdır,,,
irwin yalom o ince zekasıyla dokunmuş buna, sıkı yazarların hepsi kelimelerin kökeninde gizli olan hazineler tarafından cezbedilmiştir, daha saf bir gerçeklikle temaslarını gösterir bazen kelimelerin kökeni, irwin yalom, “decide” (karar vermek) kelimesinin üstünde durmuş özellikle, “suicide” (suikast) sözcüğüyle aynı kökenden gelmektedir, bir tercih, diğer olasılıkların yokedilmesi pahasına gerçekleştirilir,,,
kitabını kargoyla yollayabileceksen, adresimi bırakırım,,,
bu yorum kısmı sohbet tadında şakıdığım da bir yer, postmodernlik, kavramları, tanımları ve değerleri de kurcalayıp, bir tür yapısökümüne uğratmak istedi, burası aslında kültürün sonudur, üstten değil, yukarıdan, dışından bakmanın özgürlüğüyle ve özgünlüğüyle yeltenilen bu düşünüş biçimi (postmodernlik derken postyapısalcılık olarak algılanırsa terim yerine oturacaktır) gerçeği gerçeğe yaklaştırmakla beraber, ince bir sınırı da ihlal etmemelidir, bu, kavram, tanım ve değerlerin, parçalanıp yokolması ihtimalini içeriyor, bu konu hakkında düşündüm de, mesela özellikle sancılı bir terim olan suç tanımlanabilir mi, evet, suç bir tecavüz halidir, post bir bakışın bu tanıma ulaşmış olması lazım, onun postluğu tecavüze uğrayan değerin tarih içindeki akışkanlığını da görmektir, suçun tanımını ortadan kaldırmak değil,,,
benim de iki gün önce aklıma adalet felsefesiyle ilgili bir şey geldi, hukuktaki genel ilkelerin kendi iç mantığıyla ve tutarlılığıyla ilgili,,, adalet, musanın mottosuydu, ama ben şunu diyorum, musaya kadar gitmene gerek yok, şu çocuğa sorsana, cevabını versin: “Önce o başlattı” .)
:) yazdıkların içimi rahatlattı,10 günlük iletişimden yoksun sayılabilecek bir tatilden sonra kitabımı yollamak istiyorum.(Dönüşte iç rahatlığımı ve nevrozumu biraz açıklarım)
dönünce haber et
Neden bu kadar çok konuşuyorsun?
sanane (az konuşasım geldi))
bir bilmece gibi sormuşsun, kırk yıllık dostmuş gibi, ama değilsin, neyse bir dostum sorsaydı; dilime, dimağıma yakışan çok sözcük var derdim, o da bakardı, yakışmış mı,,,
Ben de bir şey merak ettim, gerçekten, Karamozov Kardeşleri okudun mu, onun yazarına da sorarmıydın, derdin başka olmalı,,,
bir şeye deli oluyorum, megalomanlık falan değil, senin şu ultra aşmış samimiyetin de değil, feelozofta ne yaptığımı
görmüyor musun, kör müsün aq,,,
yakışmadı.
biliyorum , merak etme, en sevmediğim şey de doğruyu talep etmek, kendi bulduğun doğruları paylaşırsın dileyen nasiplenir, ismini bilmiyorum bilmece ama saygı diye bir şey var, sen burada misafirsin, benimle bir diyaloğun yok, doğrudan hükmünü sallamışsın ki, “çok konuşmak”; hiç de tatlı algılanan bir şey değil, bana kalsa, yorumlarda gevezelik de ettiğimi zaten yazmışım, okusaydın bu soruyu sormazdın, yazılarımda ise mümkün olan en az kelimeyi kullanmaya çalışıyorum, tarzım böyle zaten, buna rağmen yazdıklarımda bir şey bulamazsan sana kalabalık gelirse;
(bu durumda bile yazdıkların kalabalık değil, bana kalabalık geldi (bence)) diyebilirsin ancak; Respect!) basitçe ayrılırsın buradan, buranın giriş kapısı da, çıkış kapısı da açık,,, söylesene şimdi haksız mıyım,,,
Şimdi sen söyle bakalım, neden kulakların bu kadar uzun, burnun bu kadar büyük,,,
Ben bilmece yim, sen bileceksin.
derdim, gücüm, sevgilime kavuşmak,,,
eğer o yanımda olursa ve bir oyun oynamak istersek, neden olmasın,,,
ama bir insansın, bir kaç cümleye sığan, eğlencelik bir sır, bir esrar değilsin, şunu söyle bakalım önce, bilmeceyi bilirsem, ne olacak,,,
ismini yaz bakalım önce,,, bilmeceyi doğru yerinden sun,,,
Yazdıklarımın silinmeyeceğine garanti isterim, eşit şartlar isterim…
kerdenoff..ta sunacağım bilmecemi, bilirsen esrar, bilemezsen birkaç cümle..
Ne olcak bilemeyiz.
ne garip bir zaman bu, insanlar bir yorum atıyorlar, onu bir kere daha okumuyorlar, imlaları düzeltmek bana kalıyor,,,
neyse salla bunu,,,
sevgilim, böyle dememi de istemez belki bilmiyorum, onu sahiplenmek, üzerine konmak değil, sadece gerçekten özel kelimeleri var ve bir ton sihir hediye etti bana, yazgım her yerde onu gösteriyor, o ise dokuz gündür kayıp, aniden kesti hem de, bir yanlış anlama oldu diye içim içimi yiyor, cesaretimi kaybetmedim ama, onu nasıl bulabilirim, onu düşünüyorum,,,
teklifini kabul ediyorum belki bir işaret gösterir onla ilgili diye, kusura bakma normalde, direk arkadaşça oynardım seninle, ama normal bir hal içinde değilim,,,,
kerdenoff dediğin mail mi atacaksın, msn’den mi ekleyeceksin,,,
şahsi taarruza, şahsi mücadeleye izin vermem, bunun dışında silmem.
Döndüm ve yazacak çok şey var.
bir yerden başla o zaman, mesela adından, niye wild değil : )
Sevgili Feelezof,
yazdıklarınız zihnimi didikliyor sorular sorduruyor ve sadece bunla kalmayıp kıskançlık yaratıyor.Bu kolay hissettiğim bir duygu değildir onun için sizi okurken bu duygumun da tadını çıkarıyorum.WILD?..
işim gücüm kendime dönük bir yolculuk olduğu için DOMESTIC…
Aslında ben bu yolda olmayı sevdiğim için yani derdim yolun sonuyla ilgili değil derdim bu yolun kendisiyle onun için bir final ya da doğru cevap değil beni mutlu edecek .Beni ben yapan bu yolun kendisi
Bazen hain kurtlar pusu kurar kırmızı başlıklı kızı yutmak için ya da
aceleci tavşan aklını çeler Alice in kuyuya atlaması için, bir yan yola daldığında hızla koşarken bazen de giriverirsin işte böyle, kapısında “feelezof” yazan çatısı krema kaplı evin…
Bir soru da benden gelsin
“Sizce düşünceler nasıl oluşur?:)” Sevgiyle
teşekkür ederim,,,
teknik bir soru sormuşsun, ama beni biraz tanımışsındır, teknisyen değilim, bilgeliğe daha yakınım, soruyu duyar duymaz aklıma bir cevap düştü, işin aslı düşünceler de duygular gibi binbir şekilde oluşur, duyguya bir imge yakıştırabiliriz; temas, düşünceye de; soru,,,
matematikteki kompleks sayılar gibi, i gibi oluşur yani,,, eksibir kök içinden çıkmaz bir türlü ve kilitlenir beyin; iki türlü; hem kendi kilitlenir, hem soruna kilitlenir, totoloji de nadir de olsa bir cevaptır; i bir çözüm değil bir simgedir sadece, kökiçindebir eşittir kökiçinde eksibir,,,
düşünmek zevklidir domestic, tek handikapı vardır, kişinin psikesi üzerine düşünüp, sorunlara kitlenmesi, bENe bir kısırdöngü hediye etmesi, baksana bir PC’nin başındayız ve bütün dünyayı birbirine bağladık bu düşüncelerle,,,
nasıl oluşur,,,
bilimum şakımak için, bülümum şakımak için, bir mum yakıp bir gece, bülbül gibi şakımak için oluşur (.(:,,, bir u dönüşüne, ü dönüşü dediğin an saf düşünce başlar : )
Niçe’yi bilirsin; sağlam bir nedenin varsa, her türlü nasılla uğraşırsın, nedenler doğurur nasılları yani,,, (ideal olarak))
sorduğun soruyla cevabını vermişsin yani .)
kritik soru şu, bilinç nerede başlıyor, anahtarı ne; farkındalık, demek böcekle bile başlıyor, peki bu mu başlangıç; bitkiler, su, hidrojen…
kritik bir soru bu, evrenin zeki olduğuna açılabilir,,, su diyorum da, sonuçta bilinç bir yanıt verme değil mi, peki su pek çok formunda, diğer moleküllerle etkileşiminde bu yanıtı veriyor olmasın,,,
Soruma karşılık soru:)
Ben suyu bu meseleye hiç karıştırmazdım; evet bilinç var oluşumuzla başladı ama işlevselleşmesi asırlar aldı, zaman geçtikçe üzerinden akan bir su gibi nehir yatağı haline geldi. Aslında bir çok şeyin zaman bağlantısı da yok bence. Şimdiki deneyimlerimizi kullanan pek çok ruh vardır ki zamanın varoluşundan önce de aynı tekamül evresinde bulunuyorlardı. Bu döngü basit bir yükseliş olarak bazı parçaların birbirini etkilediği bir süreç olarak düşünülmemelidir. Bazı sabitlikleri inceleyebilseydik durağanlıklarının ne harikulade birer mucize olduğunu görüp kendimizden geçerdik.
Gidilecek ya da varılacak bir yer olmadığını söylemek istemiyorum aslında… Gidilmek istenen bir nokta olmadığına kadar gelebiliriz bu sayfalarda. Sizi kapsayan ve sizin içinizden derinlemesine varılacak bir son nokta hayal edilebilse de merkezi siz olan ve merkezinden merkezine yapılan, hatta bir noktadan öteye gidilemeyen bir yolculuktur sizin yaptığınız, en güzeli de bu değil mi : )
bence püf noktalarından biri, insanın tekamülündeki kırılma noktası aynı zamanda; aklın yolu birdir denir,,,
bu aklın şehvetidir, buna ulaştığında tatmin olacağını düşünür, ancak ne zaman ikiliklerden birine payeyi verse başka bir ikilikle karşılaşıp yine bir’i arzulamaya başlar, tıpkı şehvet gibi doyumsuz bir kısırdöngü,,,
ne zaman ki gerçeğin ya da hakikatin tıpkı bir ışık taneciği gibi olduğunu anlar, ikiliğin işin özü olduğunu, doğası olduğunu kabul eder, işte akıl o zaman özgür kalır, yürek ikisini birbirine yapıştırır ve “tek”e ulaşır,,,
lust (şehvet) hayat ağacı’nın yeraltını temsil eder, ancak tekamül gökyüzüne uzanan dalların, o yaprak ve çiçeklerin güneşle öpüşmesiyle tamamlanır; aşkla,,,
zaman; hele ki “post” zamanın içinde arttırdığı hızıyla kendini iyiden iyiye hissettiren zaman en büyük bilmecelerden biri,,,
Osho’yu seviyorum,,, Zekasına hayranım, metaforik anlatımlarına hayranım,,,
Zamanı İsa’nın haçıyla metaforlaştırmıştır, yatay zaman; bir an, bir evre; onu takip eden bir an, bir evre daha,,, dikey zaman ise zamanın derinliğini temsil eder,,, bir anın ve bir evre’nin kendi kapsadığı sabitliğin göreceliğe dönmesi,,, öyle ki bir “an’da, ki bir “an’ sıfırdır aslında, sonsuzluğun göz kırpması,,,
madem ki kendimizi basitçe gelişkin bir primat olmanın ötesinde görüyoruz; o zaman aklımız da, yüreğimiz de bu sonsuzluğun attığı çelmeye takılıyor, o dipsiz kuyuyu merak ediyor; bunun potansiyel olasılığına,,, bu durumda vuslat kinetiğimizin potansiyeline kavuşmasıdır,,, bu bir hak ihlali de değil, tam tersine tüm varoluşu, tüm evreni varlığımızla onurlandırmaktır,,,
Aşk domestic,,,
Aşk,,,
ister vahşi olsun, ister evcil,,, ki bir insanda da saklı değildir sadece,,, ama her insana o hakkı tanırcasına, bir insanda bile olabilmektedir,,, ve bu kapıdan nihai özleme adım atılır: Özgürlüğe,,,
Uygarlık için her zaman bir uyarı yapılmıştır, kültürle, onun ilk zigotu olan sözcüklerle insan evrenden ayrıldı, bir dolayımlamaya, bir şahsiyete sahip olmaya başladı,,, Evrenden kopuşu da temsil ediyordu bu,,, Paganlığın kaybı,,, Uygarlık bu yüzden hep o kayıp Altın çağı; Paganlığı gördü düşünde; bu gerçeğe uyanmaya çalıştı,,,
Sokrattan başladı, Hegelden ve Marxtan geçti, ancak tüm bu kültürel pırıltılara rağmen istediği vuslata ulaşamadı,,,
bir başka damar, doğulu bir damar keşfetmişti bunu,,, Taoculuğu da, Budizmi de, Sufizmi de,,,
Batı düşüncesi bu ayrışmayı son noktasına vardırdı; sen, ben buna şahit olduk,,, Deleuze tüm gerçeklikler için Batının ide odağı olan Analizi son durağına vardırdı; Yapısöküm,,, Bu anlamda insanın da doğası yoktur dedi batı düşüncesi,,,
doğu düşüncesi ise kimyayla değil, simyayla ilgileniyordu,,, insanın doğasıyla değil, fıtratıyla,,, benliğiyle ayrışan insanın fıtratına aykırı davrandığının, bedelini de nevroz olarak ödediğinin altını çizdi,,, ego’yu deşifre etti; ergenlikte tamamlanıp olgunluğa dönüşmesi gereken bir aşama olarak,,,
olgunluk, insan-ı kamil; alacağını çocukken, ergenken almıştır; artık tekamülünün nitelik olarak farklı bir aşamasına varmıştır,,, bilincinin meyvesine; Kozmosa “tanık” olmaya,,, o bütünün parçası olmaya,,,
kibirini bırakmış, evrenin insan dışında da harikulade mucizeler taşıdığını idrak etmiştir,,,
bilim, bilmek, kendi kapasitesiyle yaratabildiği bir yenilik olmakla beraber, eğer egosantrik, insan merkezli olursa bunun akışı itmek demek olduğunu, bir baraj inşa etmenin masum sonuçlar yaratmadığını, aklının tüm potansiyeline rağmen, bir kral değil, bir arkadaş olması gerektiğini görmüştür,,,
bunu Obama bile biliyor, ama sistem bir ağ ve tüm dünyayı kapladı,,,
İnsan aklıyla sıçtı domestik,,, haddini, haddimizi bilmenin; impossible is impossible demenin zamanı geldi,,,
eğer evimizle, dünyayla, bu evin diğer sakinleriyle, diğer canlılarla barışabilirsek, o zaman gönül rahatlığıyla, aklımızı dünyaya, evrime arkadaş kılar, belki de, evrime bilinçle burnumuzu sokarız,,,
altıncı büyük yokoluşun faliyiz hepimiz,,, hayat kudretli,,, her seferinde başka bir yol açtı kendine,,,
hidrojen bizsiz de yolculuğuna devam edebilir,,,
ama bu, evrimin pik noktalarından biri olan bilişsel farkındalığa yakışmayacak,,,
derdim gücüm bu benim,,, şık olmalıyız,,, yakışık olmalıyız,,,
benden de böyle aktı,,,
olgun bir meyve arıyorum anlıyorsun di mi; doymuşum çağlaya, çıkmışım aya, düşersem, bir kerede bitsin istiyorum.
f.e
cüretkarlık sanırım, msn üzerinden yazmayı istemek…
şu ara meşgulum,,, seninle seve seve sohbet ederim,,, kerdenoff@hotmail.com
MAALESEF BEN:
Çığlığımdır denize ulaşan,
fısıltılarımdır kulaklarınızda patlayan…
DİL:
Ve kelamımızdır dertlere derman,
ya da ölümümüze ferman.
GERÇEK:
Sabırla olur ham üzüm şarap,
ya da sabırla olur bir ömür harap.
BİLİYORUM:
Ya çöplükte zümrüt bir hançerdir hayat,
ya da sarayda teneke bir mızrak.
SOS GEREKLİDİR:
Sabırla ekşi koruk helva olur derler
ama bazen de ekşidikçe koruk salataya sos olur bilmezler.
BEDDUA:
Dilerim kapılar açılır önünde, çıkarsın aydınlığa,
ya da dilerim boğulursun bir avuç göz yaşında.
KARMA:
Çiçeği, otu, … sevmek, yada miş gibi yapmak
kendini bile sevememek.
KUTSAL BİR HAYVAN:
Yola çıkmak, çıkamamak, elinde hayat kalakalmak,
trene bakar gibi bakmak geçerken hayat…
ismini yaz bana, açık ismini,,,
belki üstüme değil vazife ama merakları tatmin etme isteği doğdu içime.
bir m. blog buldum. domestic.
belli ki ruh ailemden birisin,,, koyacağım yazının adı Kaf – ka,,,
m. blog nedir,,,
benim m.den anladığım; matrix,,,
msn’ye ekle beni,,, ciddi ciddi matrixin içindeyim,,, onüzeriyirmide bir bir olasılıkla yaşıyorum,,, tesadüf olamaz bu,,,
beş tane sihirli kısaltmam var,,, Ay kitabımın adı,,, ka ise anıldan sonra ki imzam,,, kitabında imzası olacak,,, ikisi de bu sokakta var,,,
dün gece yarısı sigara almaya çıktım,,, geri dönerken tek bir araba geçti,,, plakası ka’ydı,,,
ismini şunun için sordum,,, yazını feelozofa dalıntı olarak koymak için,,,
msn’ye gel,,, desteğe ihtiyacım var bu metafizik için,,, bu ne domestic,,, tanrı değilse ne peki,,, bunu bir ateist soruyor, bilesin,,,
belki aynı ruh ailesindensinizdir bilmem.
siz.
domestic ve feelozof.
ankafka değil.
ben sadece seyirci olarak yazılan yorumları okumaktayım.
arada karışmak istedim sanırım olmadı. yazdığım yorum domestic içindi.
m. ifadesini anlayacak olan o’ydu.
sanırım artık gelmesi gereken de o.
söz söylemesi gereken de.
sen domestic değilsin yani,,, tamam bunu anladım,,, ankafka nereden çıktı,,, bu seni ne kadar ifade eder bilmiyorum,,, ankafka yüzde yüz bana ait,,, aydınlatsana beni,,, kimsin,,, ankafka benim ruh ailemden çünkü,,, şu kullandığın isimle iki yazı yazdım,,, iki “ka’ çaktım imza olarak,,,
sen kimsin,,, mühim bi soru benim için,,,
sen kimsin?
neye göre, kime göre kim?
benim için anlamı ankafka’nın;
sadece bir kelime olsun istedim.
anka
kaf
kafka
.
senin için çağrıştırdıkları belki benden farklıdır.
bilmiyorum.
bilemem.
heyyyy (((: o yazdığın üç kelimede benim iki imzam var,,, anlamdan bahsetmiyorum ben sana,,, kişisel bir şeyden bahsediyorum,,, sebebine gelince,,, korkunç bir metafizik yağış altındayım,,, bunu başka bi bloga yazsan eyvallah,,, ama burada benim metafiziğime dokunuyor,,,
senin bu bağlamda kafka’yı kullanman bir bağlama oturmuyor,,, kafkanın, anka kuşuyla da, kaf dağıyla da metaforik bir örtüşmesi yok,,, hatta zıddını temsil ediyor,,, -düşümle demiyorum- gerçekliğimle çakışıyor, bende bir bağlama sahip yani,,,
burası domestic’in misafir olduğu bir yer,,, evsahibi benim,,, yanlış anlama domesticle kurmak istediğin diyaloğa kapım açık,,, domestic de nevrotik,,, Buddha nevrozuna yakalanmış benim gibi,,, m.yi benle de paylaşır mısın,,, domestic msn’ye ekledi beni,,, ondan da öğrenebilirim,,, sen bilirsin,,,
Kafka sağlıksız biriydi,,, beden sağlığından bahsediyorum,,, bireysel sızısı, modernizmin sızısına dönüştü onun kaleminden,,, dehadır, sanatkardır,,, doğada da mucize var, tarihte de,,, nasıl desem, bireysel travmaları sosyal travmalarla çakışan insanlar tahlil edebildi, buhranları ve bunalımları,,, sağlıklı olsaydı, o metinler bizim elimizde olmazdı,,, niçe de aşk hastalığından doğdu,,, çok ağır bir hastalıktır,,, ondan sağalmak başlıbaşına büyük bir zaferdir,,, cioran bireysel olarak kapkaranlık yaşadı,,, çürümeyi de o yazdı,,,
bla! bla! bla!
bana göre kimsin,,, yorumlarda mail adresim var,,, ya beni ekle,,, ya da buraya ismini yazsana,,, benim doğaüstü güçlerim var,,, isminden tanırım seni,,,
inan bana şaşırtırsa seni benliğim ancak sıradanlığındandır.
merhaba
ben nuriye.
m. ne?
merhaba,,, beni benlikler şaşırtmıyor,,, o bi halisinasyon zaten, sıradan olsa ne olur, sıradışı olsa ne olur,,, şunu da ekleyeyim de söz otursun yerine,,, Us and them,,, and after all we are only ordinary man,,, pink floyd,,, çömleğini kırarsan, bak buna şaşırırım işte,,, ben de sıradan biriyim,,, onun için götümü yırtıyorum burada,,, sıradan birinin potansiyeli,,,
sadece bunun için bekledim.
istediğim sadece metafizik bağışın sürmesiydi.
öğrenmenin, anlamanın, anlamın bunu örtmesiydi korkum.
m. domestic ‘i bulduğum sitenin ismiydi.
m. blog;
milliyet blog
.
üzgünüm.
pek sıradan birisine benzemiyorsun, hadi o kelimeyi geçelim,,, yavan birine benzemiyorsun,,,
kimin sözüydü,,, wittgenstein’ın sanırım,,, bir yer var,,, bütün büyük ruhlar için bir zirve var,,, onun merdiveni sözcükler,,, ama bir kere vardın mı oraya, ilk yaptığın iş o merdivene tekmeyi sallamaktır,,,
benim yazgım gümüş,,, söz yani,,, au gösteriyor şu ara tanrı bana,,, susma zamanı,,, da nasıl susacağım bir de bunu bilebilsem,,,
mevlananın babası hal adamıydı,,, mevlana ise kal (söz) adamı,,, babasının mezarı ayağa kalktı mevlananın karşısında,,, mevlana aşka vardı,,, aşk oldu,,, işte bu yüzden, sırf bu yüzden,,, kişiler, ben dahil bir figür,,, elde kalan metaforlar,,,
üzgün olmana lüzum yok,,, burada aradığım yegane şey samimiyet,,,
peki.
her an devam edecek gibi
virgüller aklımı çeliyor sonu yok gibi.
buralardayım.
wittgenstein’ı sevdim.
onlar virgül değil,,, anıl için bozkırın ortasına bir deniz serdim,,, onlar da dalga,,, prensesim dansetsin diye onlarla,,,
ama ne demiştin,,,
senin için çağrıştırdıkları belki benden farklıdır.
bilmiyorum.
bilemem.
kime göre, neye göre ne?
burası bir dergah,,, hoş geldin,,, ister kendini kaybet,,, ister kendini bul,,,
öyle ya
göründüğünden farklı dönüyor dünya sana ve bana.
istediğim sabır o halde sadece..
Feelozof, buraya yazabilir miyim?
Utku
ne yazacağına bağlı (.(((:
urza.urza.urza; jackpot’u tutturmuşsun,,,
fizika,,, free,,,
metafizika,,, free,,,
freedom,,, free,,,
istersen bu jackpot ne verdi, onu yazarak başla,,,
başlangıç var mı gerçekten,,,
ka—
Jackpot’u 1994′de tutturdum, bana ilkbahar ekinoksunda Ateş ve Su verdi, 6 ay sonra 3 yaşına girecekler, sana getireceğim onları kokla, öp ve konuş onlarla. Daha önce İstanbul’a gelirsen evdeyiz.
Başlangıç’ı sorgulamak ise zamanı sorgulamak olur ki ben bunu yapabilecek biri değilim, neticede ölümlüyüm.
Seni anlatmak istiyorum biraz, bu metafizika oluyor galiba.
buna çok sevinirim de,,, memnun da olurum,,,
bi öncazz etmeden duramıycam,,,
bu benim kuzenimdir,,, bebekliğini net hatırlıyorum,,, kafadan onbir numaraydı,,,
boncuktu zaten adı,,,
300 gr çocuktur hep,,, oyunu, dallı budaklı, köklü yapraklı, sihirli elmalı oyunu sever,,, 300 gr sevgilisidir nurcanının,,, urza ondan doğdu da,,, hem söyleyip, hem söylemiyor,,, 600 gr babalık kattı hayat ona,,, ateş ve su ikizleridir,,,
hepimiz ölümlüyüz ya,,,
ölümsüzlüğü gerçekleştirmek için ölümlüyüz ya,,,
latin ateşi,,, ateş suyu,,,
JaJaJa,,,
top sende,,, istersen bana at,,,
ve
ki
önce havaya dik,,, yükselebildiği kadar yükselsin,,,
(.(:
Ben seni yazmak istemiştim, sen beni yazmışsın.
Blog’unun tamamını okudum. Farklı kişiler için farklı kıymetlere sahip olabilecek verilere sahip, kategorizasyon talebini ifade eden (kendini ifade etmekte sıkıntı yaşasa da) kişiye katılıyorum. Bu sitenin teknik özellikleri yeterli olmayabilir ama en azından daha fazla tag kullanman faydalı olur.
Blog’un neredeyse her iletisi için yorum yapmak istedim. Ama ikiz bebeklerim ve yoğun yurt içi/dışı projelerim sebebiyle zamanı yönetmekte sıkıntı yaşıyorum.
9 yaşındaydım, benden dört yaş büyük kuzenim ile denize giriyoruk. Çok eğlendiğimi hatırlıyorum. Denizden çıkınca ikimizde üşüyorduk. Aramızda bende neredeyse travma etkisi yaratacak şu monolog oluştu.
Kök: Utku, üşüyoruz.
Utk: ??
Kök: Neden üşüyoruz?
Utk: ??
Kök: Hmmm. Çünkü rüzgarla tenimizin üzerindeki su damlacıkları buharlaşırken alttan ve üstten ısı alıyorlar, vucüt ısımız böylece düşüyor ve üşüyoruz.
Utk: ?!?!??
Kök: Çok basit
Yazlığa yürürken hiç konuşmadım, söylediklerinin tamamı bile aklımda kalmamıştı, hani çok basitti.
Anlayana kadar defalarca anlattırdım, yine de o yaşımla tam olarak anlayamadım.
Aynı günün gecesi ve bir sonraki öğlene kadar aralıksız kuralları değiştire değiştire borsa (aka monopoly) oynadık. Benim uzman olduğum bir konuydu ve çok güzel ayak uyduruyordu.
Herşey onun için çok basitti. Yıllar sonra bazı şeylerin onun için çok zor olduğunu anladım. Benim bunu anlamam düşünce hızıyla oldu ama o bunu en zor ve en uzun yoldan öğrendi.
Kuzenimin bir blogu olduğunu öğrenince tabi ki hemen okumaya başladım. Sanırım yazdıklarım da Hakkımda bölümüne uygun oldu.
başka üşümeler de varmış,,, üstelik de yazgı,,, üşüşen,,, başını eğmen gereken,,, ve sonra dik tutmasını öğrenmen gereken,,, yine bir ısı sorunu ama dili, fizik, kimya değil,,, simya,,, bu hem sihirli hem de dibine kadar insana dair bir şey,,, o insanın boynuzlu ve kanatlı halleri,,, ikinin ikiden başka olduğu haller,,, boncuk,,, içime de dokundun,,, senle çocuk olup bi an o şekilde de üşüdüm,,, tüy halleri : )))
bu kelimeleri dizerken algınız ve iletişiminiz gayet net..
yani o kadar da kaoslu bir ortam yok..
şimdiye kadar bu kadar kaliteli bir bloga ulaşmadım..
teşekürler-spas
en demişsin,,, bu teşekkürü özel olarak alayım o zaman,,, bi sihir de senin ismine bulaşmış,,, serden de,,, demden de vazgeçmemiş ismin,,, burası da demli bi yer,,, içinde insan var,,, insanlık var,,, demlenmek için gereken zaman var,,, çayı,,, ıhlamuru ben seçtim,,, gurmesiyim onların,,, quality of course,,, hikayem de şöyle gelişti,,, çok da ereksel değil,,, bi tanrı düşün,,, hadi ayakları yere bassın,,, bi komşun olduğunu düşün,,, her gün gelip sana bi şarap tattırıyor,,, sıfırsın,,, geriye bi bakıyosun, iki-üçbin şarap tatmışsın,,, dedikleri kadar varmış,,, bazı şaraplar “harbiden’ güzel,,, bazıları sofra şarabı,,, bazıları kırmızı,,, bazıları beyaz,,, gazozu bile var,,, şampanya,,, tadını geç,,, patlıyor .):)
” Bu kelimeleri dizerken algınız ve iletişiminiz gayet net.” kesinlikle öyle, katılıyorum. feelozof sen nasıl bir insansın gerçekten çözemedim. yazdıklarını okudum. aşırı bilgilisin. şu an hayretler içerisindeyim.
hayret makamındasın,,, bir adım daha atarsan,,, orası hayranlık makamı,,, bana değil,,, possibilite’ye,,, bir insan tekine,,, ne kadar mı,,, bir ipucu vereyim,,, yakın bir arkadaşımla msn’de konuşuyordum,,, ikimiz de bir dipten vurgun yemiş insanlarız,,, o kafanın sersemliğinde,,, na-aşk sonrası o boşlukta,,, o karmaşada,,, o anlamsızlığın kan halinde sormuştum ona,,,
son demlerimizdeydik,,, süzülmüş şeyler kalmıştı geriye,,,
ke: anlam var mı,,, yok mu,,, uyduruk mu,,, değil mi,,,
deniz: var kadar var,,,
ayarı, ölçüyü anladın sanırım,,,
altın değilim ben ama gümüşüm,,, sükut değil,,, sözüm,,,
ayarı gümüşe ayarla,,, ona göre ayarla,,,
.):)
aşırı demeyelim,,, yeteri kadar diyelim,,, part-time ermişlik yapıyorum,,, işim gereği,,,
: ))) bilge dersem ferrari geliyor akla,,, üstelik ben ferrari almak isteyen bir bilgeyim,,, the saint diyelim,,, insanın yerelliğini biliyorum,,, ama insana dair düşünüyorum,,, özü sevgi diyorlar,,, özüne,,, sözü akıl diyorlar,,, sözüne,,, sevgiyi şöyle öğrendim ben,,, bir fil kadar,,, bi tondan fazlaydı,,, 3-5 ton nefret içerek,,, bu cehennemdi işte,,, berbattı,,,
küllerim nerede diye sorsanıza,,, cehennemde,,,
ka—
(.(.(
bu küllerin yarısı,,, diğer yarısı aşkla yandı,,, dumanı venüse kadar gitti düşün artık,,, o duman o ışıkla dans etti bir gece,,, kimse görmedi ben gördüm,,, düşün artık,,, bir kutuya koydum külleri,,, kime, kimlere göstersem Buddha’nın külleri sanıyorlar,,, tapmaya kalkıyorlar,,, aşkın külüdür diyorum,,, inanmıyorlar,,, Buddha için gerçek vardı,,, benim içinse aşk var,,, gerçeküstü var,,, işte buna inanmıyorlar,,, niye altına inanıyorlar da,,, üstüne inanmıyorlar,,, tek bir kelime söylesene gerçekle ilgili,,, ben sana söyleyeyim,,, bilinç,,,
.):)
Baya demlenmissin sen
ser üst dem bilindigi an .
Dünyanin bütün sihirbazcilarina bulasan bir an.
Ama yinede içinde insan olan yer siğ bir yerdir.
Az önce bilinç altima girip her bir tarafima komsu falan yetistirdin:)
Daha derin uykularin daha derin rüyalar kurdurduguna dair ne kadar çabalassada insan. Ben bilinçim açikken daha net renklendirebiliyorum hayallerimi.
Ama elimde hakikaten kaliteli bir yokluk var.
Eger varligi yirtabilirsen sen tutunabilirsin belki..
bu duvar da
aşağı da
yukarı da
aşağı
yukarı denkleminde
sen bir nesillik umut çürütmüşsün
bur da bu köşe de..
çoğuları hakkını yiyor fakat öyle olması seni böyle yapmış..
hep daha derine gitmişsin çaktırmadan:)
burda mısın,,,
bur damısın,,,
evet,,,
burdum,,,
buruk oldu,,,
dediğin gibi oldu,,,
.):)
sen güzel yazıyosun,,, bi şey güzel yazılıyosa güzeldir,,, demek güzelliği bi şekilde biliyosun,,, bi şekilde bağımız olsun,,,
kerdenoff@hotmail.com (msn varsa eklersin))
evet orda bir yerdeyim..
bütün mesele orda denge de kalmak galiba..
kale kaleden görünürmüş..
ama senin bayrağın yok sloganında yok..
benimde yok ama..
ama senin surların daha kalın..
sanırsam sen daha iyi çerceveden taşıyorsun:)
ekledim artık bağımsız bir bağımız var:)
zaman geçirmekle ilgili,,, damlaya damlaya göl oldu,,, böyle göl olur da, zaman gerekir,,, 3 yılda da oldu işte,,, memnun oldum,,, msn açınca alırım ekleme talebini bir iş üzerindeyim, meşgulum şu ara,,, konuşuruz:)
peki:)
Biz de zamanı dondurmakla ilgiydi ..
Çünkü damlaya damlaya yok oluyordu …
Fazla kelime harcayıp aklınızın mabedini meşgu etmek istemem çünkü meşguliyet çağındayiz..
Onların hepsi dışarıya tıkılinca biz içeride bir yerde konuşuruz..
Blogunuza bol kaoslu zamanlar dileyip; geceye uçuruma giden bir kafile bulup katılıyorum..
Kolay gele:)
yüreğimi ezdi aşk, sığındım sana,,
dört izmarit dikine ve yan yana. duvara bantlanmış gibi dinlerken Erik Satie- gnossienne Nr1…
teşekkürler dostum.
ne desem bilemedim. eyvallah diyeyim .):)
Öğrendim dün gece, yaşamın ve düşüncelerin ateşe gitmeye yeterliymiş, aceleciliğim ondandır, su yolları açmaya başladım, ordaki ateşi söndürüp suyun özgürlüğü içinde yaşamak olmalıymış asıl tanrıyı bulmak, hemen başla su yolları açmaya, ortak ol bana, belki feelozof’un söylediği hap bu sularda erimiştir çok önce…
baksana,,, artistik olarak alma,,, ya da artistik olarak al,,, ben o yolları Ay’a açtım,,, oraya da baksana,,,
merak ettim yolunu,,, sanki bana xöyle geliyor,,, ateş bi miktar sönmeli,,, bi miktar duman çıksın ve o duman dansetsin diye,,,
rüzgar da lazım,,, toprak da,,,
merhaba (:
feelozof abi adamımsın ((:
aynı kafadanız yorumlarına ve yazılarına bayılıyorum.bitirdiğim yerden sen başlıyorsun gibi.anksiyete bozukluğu olan yazılımcı ve alkolik olan ben seni selamlarım ((:
kerdenoff@hotmail.com; ekler misin, bloga bi kaç atraksiyon yapabilir miyiz biraz merak ediyorum.
(((:)))
kendim hariç bütün delilerle aram iyi… tek sorunum kendimle… dopamin, seratonin… evet, gerekli… akıl hastaneleri bunun için var değil mi? gerçek bir deli miyim yoksa part-time deliliği meslek mi edinmişim henüz çözemedim. cevapsız kalan sorular ve obsesif kompülsiv bozukluklar… kasıklarımda hala o garip ağrı… hislerimi ameliyatla aldırdım, narkoz gerekmedi zira donuk bir bedeni kesip biçmek zor olmamış olmalı… katatonik şizofreni… adı bu, evet… acaba kahve ile şarabı karıştırsak manik depresyon etkisi yaratır mı? kahve manik bir içecek ne de olsa, şarap da sağlıklı akıllar tarafından sadece şato biryan eşliğinde tüketilen güzide içki… akıl hastanelerinde ne zaman fransız mutfağı konulacak o aptal metal tabaklara? verdikleri plastik bardaklarla da bileklerimizi kesmenin bir yolunu bulamayacak mıyız zamanla? mavi haplar sabahları ve köpük köpük kodein yanında hediyesi… 2 doz ve ağrı sızı yok… sabahtan akşama kadar porno film izlemek istiyorum, manasız gidiş gelişlerinden başka bir şey düşünmemek için ve cehennemin dibinden aşağı atlamak istiyorum… adrenalin olsun, maksat bu… saat 3 olmuş, zırva dolu hayattan bir gün daha gitmiş ve part-time deliliğimin mesai saati bitmiş… şimdi uyku zamanı ve güneş bize doğmuyor usta, hala doğmuyor ve hiç doğmayacak…
kimse zorlamadı onu bir öncekinin izinden,
geçmişin geleceğe taşınacağına inanmaya.
günler ve gecelerin içinde,
duman çağında
Bukovski okuyarak ayık kalmaya..
ağladığında bile bir kadeh Bourbon,
kimse zorlamadı onu,
ortaçağın post-modern kahramanı olmaya.
.):)
bir öneriyle tamamlayabilirim sanırım,,, hep tam olmuyor, bazen eksik oluyor onu da sen tamamlıyorsun zaten,,,
Foucault Sarkacı – Umberto Eco
inziva derdim ben post-insana, çok parçalandın, bir toparla kendini derdim,,,
dar zamanlı kurgularına boğuldu geniş zamanlı kurguların,,,
katı değilim anlıyorsun,,,
evrim kadar, evrim gibi olmalı insan, bu bana yeter,,,
ben kendime yetmeyeni almaya gelmedim,,,
(yalan bunu da alacağım)))
tanrıya yetmeyeni vermeye geldim,,,
o,,,
bade:
mi?,,,
light mi! (yak beni ya da aydınlat!)))
beng:
-im,,,
irreal olarak okunabilen bir metin,,, bu bana yeter .):)
ortaçağı yakayım mı, aydınlatayım mı,,,
post desen kuzu mu, kurt mu,,,
esnek olmalıyız bu doğru yine de doğadan alalım mesajımızı,,,
hayata kut katalım,,,
memeli sınıfına dahiliz,,,
bir iskeletimiz,
bir omurgamız olmalı,,,
(:
ben ki cehennemde bir allah gibi yalnızım
Sessizliğin kulak çınlatmalarıyım, kör bir yıldızın yarattığı gerilimde.
bu duanın sadece adı vardır:
nihayat!
ka—
Gidişin ve gidemeyişin duası bu;
yolun başladığı yerde duran ruhların ritüeli..
luna parklarda
ay döner
yıldızlar döner
biri öndekini yakalar
biri öndekine tekmeyi koyar
boş sandalyeler döner en güzel
ay gibi
yıldızlar gibi
içi hiç
sufiler gibi,,,
çarpmadan
çarparak!
tanrı olsaydım
onla
yüzle
binle değil
sıfırla çarpardım
tanrı da bunu yapıyor sanırım
ölüm dediğimiz de bu sanırım,,,
E=mc2
yok edebilene Tanrı denir,,,
ritüel bu,,,
ritüel: bu!
Bir kere nefes aldıktan sonra, sıfırla çarpılamazsın. Sıfıra denk düşüremezsin etkilediğin dünyayı. Yok olmadan önceki etkin, sıfıra indirgenemez.
pi sayısını bilmiyoruz biliyor musun, ama o dairelerin alanını tam hesaplayabiliyoruz, önermen benim nezdimde doğru, bir de Tanrıya sorman gerek,,,
santimetreküpte, güneşten bin kat daha fazla enerji kullanıyormuş memeli bedenimiz,,,
göreliliğe mi geldik ne .):)
nefesle de değil de,,,
şöyledir yani hukuken şahsi etki,,,
tam ve sağ doğmak kaydıyla ana rahmine düştüğün zaman,,,
…zigot olduktan sonra…
I believe that is one of the most important information for me. And i am glad studying your article. However should commentary on few common issues, The website style is wonderful, the articles are actually great : ) Good activity, cheers
feelozof… sen seni tanıyosan bana seni tanıt ama sen değil sen tanıt?
Ölümden Değil Ölümsüzlükten Korkuyorum.Herkes Öldükten sonra Yanlız Kalmaktan Korkuyorum…
ünlü biri olmak istiyosan…Basit…Allahın kamerası heryerde seni izliyo sende oyununu oyna Yıldız ol…
AO,,, ben buyum,,, anladın mı,,, ben ben değilim; ben buyum .):)
seninle konuşmak güzel..yazışmak…senin yazdıklarını da okumak güzel değere alınır ya da alınmaz inanılır ya da inanılmaz.. belki de biz etrafımızda böyle konuşan insanları.. ya da biz bunları konuşan insanların olduğu bi dünyada mı yaşamak istiyoruz…belki de öledirr
aslında,,, ne sıfır ne birdir,,, insan dediğin belkidir,,, (.(.(
bugün bir jeep gördüm içinde uzaylı bi kadın vardı kesin uzaydan gelmişti ama insan gibiydi…kimbilir